Dark Blue Notes, müzik ve sanat dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Halka ilişkiler uzmanı, yazar Sümeyra Gümrah Teltik, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Bir yılın “z raporu”nu aldığımız o ay geldi çattı. Dark Blue Notes yayın yönetmeni Turgay Yalçın arayıp “Sende 2025’ten geriye ne kaldı?” diye sorduğunda cevap; önce avuç içlerimde tatlı bir karıncalanmayla başladı, sonra sanki sol lobuma kademeli olarak fazladan kan pompalanıyormuşçasına kafamın içinde bir şimşek çaktı. Çünkü 2025’ten geriye kalan şey… insanoğlunun soldan soldan getirdiği bir sinirdi. Evet, gayet bildiğimiz türden; gıdım gıdım yükselen, hafif çeneye vuran, ara sıra kulak arkası zonklayan türden.
Uzun süre düşündüm. Belki de sorun bendedir dedim. Bu çağa adaptasyon için gerekli yazılım güncellemesini mi kaçırmıştım? Olabilir. Sonra tekrar düşündüm: Madem yeni sürüm, eskisinden kötü, niye güncelleneyim? Bir kez daha düşündüm! Belki de benim gibi insanların kodlamasında “hassasiyet” default (varsayılan) ayardır ve olması gereken de budur… Neyse. Ateşliyken görülen tuhaf kabuslara benzeyen bir paradoksun içinde debeleniyorum. Ne diyeyim Allah başka dert vermesin!
Şu anki durumumun yaşla paralel ilerleyen sinir zafiyetiyle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Zira bende bu durum yirmili yaşlarımda da vardı. Mest olarak çalıştığım bir konser salonunda dinleyicilerin kapıdan girişlerini izlemek bile ayrı bir zevkti. Birkaç dakika sonra içeride büyülü bir an yaşanacak; sahnede parıldayan dünyaca ünlü sanatçılar, sahne arkasında görünmeyen onlarcası, hepsi o akşam için emek vermiş, prova yapmış, ter dökmüş…
Ve ne büyük rastlantıdır ki, bu büyülü anı yaşamak için kapıdan giren yüzlerce insan da kendi cephesinde bir savaş vermiş: günler öncesinden bilet almış, bütçe ayırmış, işten çıkmış, trafikte debelenmiş. Kimisi şık, kimisi olması gerektiği kadar; herkes kendince hazırlanmış.
Derken… Biri girmiş içeri ama belli ki yataktan zorla kaldırılmış. Öyle bir hal ki… insana istemsizce “Acaba bu kişiye işkence mi ediliyor?” dedirtiyor. Saçlar hüzünlü, kıyafetler yorgun; dizleri artık varlığına şahitlik etmekten bıkmış bir eşofman altı… Lastiği, iki adım sonra kendini yere bırakmak için fırsat kolluyor. O seviyede bir fatalizm.
Onlara göre (hatta belki bu satırları okuyan size göre bile) bu bir “tarz” olabilir. Olabilir elbette. Ama insan “tarz” sahibiyken de özenli olabilir. (Hey sen! Tarz sahibi kardeşim! Bizim çocukluğumuzda bakkala ekmek almaya bile pijamayla çıkılmazdı. Çocuklar bile sokağa atlamadan önce yüzünü eliyle bir yoklardı.)
Sahnede Schubert, salonda ise çantasından bir buçuk litrelik su şişesi çıkarıp çölde iki gün susuz kalmışçasına tüm hücreleriyle şişenin kendisini de içen bir hanımefendi… Yan koltukta çantasından meyve çıkarıp kendine göre sessizce ama bize göre tiktok videolarında yemeğin sesini mikrofona alan uzak doğulu videolarındaki gibi yiyen bir başkası…
İstisna durum mu? Kan şekeri düşmüş, gerçekten susuz ve gerçekten yataktan kaldırılıp zorla konser salonuna getirtilmiş olabilir ki hepimiz insanız. (Otuz yıllık sanat takipçiliği kariyerimde, huysuz ayak sendromuyla koltuklara sığamadığım için üç kez konserin ortasında sıvıştığım olmuştur. Geçen ay tiyatroya girerken az önce yediği şey yanındakine kokmasın diye ağzına attığım sakızı unutup, oyun esnasında onu çıkarmak için çantasında haşur huşur bir şey arayan da bendim… Sanırım otuz yıllık süreçte bunlar mazur görülebilir.)
Benim itirazım bunu adet haline getiren ve kendine sonuna kadar hak görenler…
Fakat gel gör ki sevgili okuyucu; benim bu “detay” dertlerim 2025’te zirveye ulaştı.
Hemen önümde cep telefonunun parlaklığı son seviyede tüm konseri videoya alanları kabullendim. Çağ bunu gerektiriyor diyorum, susuyorum…
Ama artık konser salonları giderek bir tür “şehir içi serbest yaşam alanına” dönüştü. O kalabalık insan güruhu içinde hakkıyla konser dinleyenler parmakla gösterilecek kadar.
Bilet fiyatlarının ROC eğrileriyle yarıştığı, konser dinlemeye gelenlerin gerçek bir ekonomik fedakârlık yaptığı o akşamlarda… karşılaştığımız şey nedir Allah aşkına?
Mikrofon efektiyle oyüksek sesle telefonla konuşan bir dinleyici. ( üstelik videolu görüşme ki o esnada telefonunun ekranına ben de giriyorum) Yanında, kırk beş dakikalık bir Mahler adagio’suna eşlik için getirdiği bir paket patlamış mısırı yiyip, ardından doymayıp cips paketi açanlar… Sanki parkta sabah yürüyüşüne çıkmışcasına konser boyunca bir oyana bir bu yana yürüyen izleyiciler… (Doktoru, sakın oturma, oturursan ölürsün falan mı dedi acaba?) Peki, yanındakiyle yıllardır tek kelime etmemiş gibi yarınlar yokmuşçasına konuşanlar?!
İnsan ister istemez Kant’ın “insanı amaç olarak görmek gerekir” sözünü hatırlıyor ama salonda gördüklerimiz karşısında Kant bile kolonya döküp “ben çıkayım” derdi.
Oysa 2025, müziğin iyi şeyler de bıraktığı bir yıldı. Fakat işte, bu iyi şeylere ulaşabilmek için önce insan faktörünü geçmek gerekiyordu. Çünkü homo sapiens konser salonunda tuhaf bir forma bürünüyordu:
Homo Distractus. (Dikkati sürekli dağılan insan)
Homo Crunch-Crunch. (Gürültülü yemek yiyen)
Homo BuKonserBanaNeKatacakŞimdi.
Bir de çok hassas başka bir konu var: Vasatlık.
Evet… o ince, dokununca ağlayan mesele.
Konser biletleri, antik çağdan kalma bir mühürlü tablet gibi: Pahalı, az bulunur ve eline alırken insan kendini önemli hissediyor. Fakat sahnede dinlediğimiz şey her zaman o paranın karşılığı mı? Bazen hiç değil gibi geliyor ve insan “Eve dönünce biraz sessizlik dinleyeyim” diyor.
Ama ne yapıyoruz? Susuyoruz. Çünkü bir konser vasatsa bunu söylemek imkânsızlaşıyor. Emek var çünkü. Öylesine bir “emek” ki, eleştirinin kendisi bile suçluluk duygusu yaratıyor. Sanırsın ki modern çağın Dostoyevski’siyiz; Raskolnikov vicdan azabı çekiyor ama sebep adam öldürmek değil, “umduğumu bulamadım” demek.
Biz artık vasatı eleştiremez hale geldik, çünkü vasatı eleştirmek “emek düşmanlığı” gibi algılanıyor.
2025 boyunca sayısız konser izledim. Vaktime yazık dediklerim oldu, iç açıcıları oldu, sürprizleri oldu. Ama ne yazık ki bir konserden çok daha çoksuz bir şey bırakan müziğe ulaşmaya çalışırken yaşadığım absürd insanlık manzaralarıydı. Hani şu “modern hayatın saçmalıkları” dediğimiz şeyler var ya işte onlar kendilerini konser salonlarında iyice gösterdi.
Sahi, konsere niye gidiyoruz? Müziği dinlemek için mi yoksa birbirimize tahammül etmek için mi? Bazen sanki herkes gizli bir sosyal deneyin parçası gibi.
Ve bütün bu karmaşanın içinde son olarak şunu not düşüyorum: Müzik (çoğunlukla) hâlâ muhteşem. İnsan ise gittikçe daha zorlaşıyor.
■
Ardından: 2025 dosyası
Dark Blue Notes’ta Sümeyra Gümrah Teltik
Sümeyra Gümrah Teltik Instagram


