2025’i başka türlü uğurlayalım istedik, müziği hayatının merkezine koyanlara, müzisyenlere, yazarlara, organizatörlere, işletmecilere, dinleyicilere, söyleyeceklerinin muteber olacağına inandığımız kişilere başvurduk; bitmek üzere olan yıldan kendilerine kalanı, kendilerinden başkalarına kalanları, 2025’i müzikal açıdan nasıl geçirdiklerini yazmalarını rica ettik. Fotoğrafçı, şair, eğitmen, küratör ve müzik yazarı MERİH AKOĞUL bizi kırmadı, 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Şöyle bir -saklı, özel, tuhaf ve yazılması gereken kavruk- tarihime bakıyorum da “Her şey olması gerektiği gibi mi?” diye soruyorum kendime. Ve devam ediyor, “de”ler “da”lar ayrı yazılmış mı diye göz atıyorum eski defterlerime. Yalnızlık kelimesini ağzıma bile almıyorum, yoldaşlar, arkadaşlar, dostlar ve müzik varken: “İch lieb dich nicht / Du liebst mich nicht / Da Da Da”. Eğleniyorum, bir delikanlı bir başınayken ne kadar eğlenebilirse.
Geriye dönüyorum… Müzik hep yoldaştı, kız enstitüsünün kural tanımaz inatçı kızları uyandırırken çocuk yuvasında hiç göz kırpılmamış öğle uykularından gasp edilmiş bedenimi -ki ilk rolümdür sahnedeki- dinliyorum her oturumda Bach’ı, Rodrigo’yu, Vivaldi’yi. Tanrısal bir romantizmi aşırıyoruz mevsimlerin heybesinden. Vahşi bir yavru kedi gibiyim ve henüz kendimi sevdirmesini bilmiyorum. ‘Mi Majör’le ilk kucaklaşmam böyle oluyor. Daha sonraydı minörlere yolculuk. Şimdi altı yaşındayım. Klasik bir geçmişim olmuştu radyonun orta dalgasından, her acayip çocuk gibi benim de…

Yer, eski Bakırköy, semt Zuhuratbaba. Dansözleri azize yapan bir yatırın dibinde dikkatle büyüyoruz. Yasin ve Gökmen Özdenak Kardeşler dört apartman ilerimizde oturuyorlar. “Re re re Ra ra ra” ya hazırdık zaten “Da da da” ile nereye kadar gidecektik. Kardeşleri Mustafa, arkadaşım olmasaydı yine Galatasaraylı olur muydum acaba? Olurdum sanırım, zira babam Fenerbahçeli’ydi. Ve çocukken bana kaç para verirse takımının formasını giyerim diye sormuştu. Hiç dönmedim.
Babam bazen ney üflerdi, Niyazi Sayın’ın hatıra neyi olurdu, 60’lı yılların TRT İstanbul Radyosu günlerinden. Durur hâlâ evin bir yerlerinde. Marşlar vardı fonda ve çocuk şarkılarından çok başkaydı. “Yaşa varol Harbiye” ve Radyoevi ile aynı semtte. Hayatımda bir kez Galatasaray maçına gitmiştim üstelik, o da adı değişmiş İnönü Stadı’ndaydı. Niyazi Sayın da bizleri bırakıp gitmişti. Herkes, vazgeçip gidiyordu bir yerlere. Bacanoslar, Şençalarlar, Kutbaylar… Radyo anonslarından, unutmuyorum. Önce isimlerini sonra da müziklerini.

Lunaparkta Orhan Baba çalıyor, şarkılarında bir yandan dünyayı batıracak mitolojik tanrıyı beklerken, diğer yandan da kendisinin nasıl sevileceğinin anahtarını veriyor eşiğinden içeri girme ihtimali olan bir sevdaya. Baba’nın melodilerine, langırt oynayanların kalelerinde patlayan şimşir topların aksak ritimleri eşlik ediyor. Tilt makinelerinin rüyalarımıza kadar giren Kraftwerk esintili kozmik seslerini de unutmayalım. Ördek sobadan üstümüze sinmiş kömürün kokusu da ikramiyesiydi.
2023 ile Barış Manço da başka âlemlere taşımıştı bizleri. Cem Karaca, Edip Akbayram, (Kavramsal) Erkin Koray, ara ara İlhan İrem, uzaktan gelen ve paylaşılamayan devşirme bir şarkı, elbette yine “Her Yerde Kar Var” saz gibi çalınan gitarla girizgâhı yapılan Ajda yorumundan çok Nilüfer’in sesiydi benim için. Ortaokula gelmiştik, bize “Adam ol” diyorlardı ve kalbimiz hâlâ kimin söylediğini bilmediğimiz başka dillerdeki şarkılarda esirdi. Ve Fecri Ebcioğlu’ydu, o sıra dışı sakalıyla bizi Adamo ile kucaklaştıran. Zihnimizde hep kar vardı ve yaz günleri güneşinin altında bile üşümeyi becerirdik. Büyürken, bize yabancı aşklara da hep Türkçe sözler yazmıştık.
İnci Çayırlı ona buna bakan kara kara gözlerden söz açardı. Emel Sayın’ın sesindeki kıvrımları da İstanbul’un semtlerini bir bir sayarken çok severdim. Türk Sanat Müziğine yatay geçişim kadın sesleriyle olmuştur. Oysa, çocukluğumdan bu yana kulaklarımdan gitmeyen bir ses daha vardı: Karacaoğlan ne demişti ondan bildim, yolun yarısı sayılan otuz beş yaşa gelmeden çeyrek ekmek arasında zaten koca bir hayatı yemiştim. Evet Hümeyra idi yüreklerimizi görünmez bir bıçakla söken o özel sesli kadın. Öyle uzaktı yerimiz, nerede olduğumuzu hiç bilememiştik ve içimizde doymayan bir kördüğümü emzirirdik. Sonra ne mi oldu, eski bir sevgiliyi yarım gün uzakta Ankara’da unutmuştuk. Ortaçgil girip hayatımıza deniz kokusu getirmişti. Kara ve deniz gel-gitsiz birbiriyle kucaklaşmıştı. Ah, o yarım aşklar… Ah, Bülent Ağabey!

Beatles’ı, Elvis’i çok sevemiyordum (ama plakları vardı yine de). Frank Sinatra ve Louis Armstrong uzaklardan sesleniyorlardı, annelerin çocuklarını erkenden eve çağırması gibi. Kulak veriyorum. Biri rotamı çizip haritada yollarımı işaretliyor, diğeri dünyanın ne güzel olduğunun altını çiziyor şarkısında. Beatles, “Love Me Do” diyerek ne kadar şımarık bir tonla duygularını dile getiriyordu parçasında. John, Paul, George, Ringo; kız “Evet” derse eğer, hanginiz önden yürüyecektiniz? Ben, Yoko’nun ölüme hazırladığı John’dan çok, Linda’nın aşkla fotoğrafladığı Paul’u izleyerek “Wings” ile uçmayı yeğlemiştim.
Pop dergisine sevdalanmıştım. Bir de Bravo vardı. O zamanlarda -1970’ler- müziğin nabzını Almanlar tutardı. Yılbaşı gecesi çılgın eğlencelerinde Schaub Lorenz televizyonumuzdan içeri dolarlardı. Dansözden sonra ruhumuza iyi gelirdi. Benimki Grundig, seninki Philips, diğerinin Nordmende; mono teyplerimizi alır, herkesi susturup kullanılmış kasetlerin üzerine açıktan yeni kayıtlar yapardık. James Last, Boney M., ABBA, Rafaella Cara ve Baccara, hepimizi etkilemişti açık ara.
Bay City Rollers vardı. Biz çocuktuk, onlar gençti. Ardından Sweet geldi rüzgârlı şehirleri bize hatırlatıp. Sonra sınıf mı atlamıştık; Billy Joel de güzel sesleniyordu, Bee Gees de. Rod Stewart’ı da seviyorduk Smokie’yi de. Doktor Jivago, Love Story, Godfather, The Way We Were, Children of Sanchez, Siesta da filmlerden ark yapan müzikler olarak hayatımızı değiştirmeye ant içmişlerdi. Romantizmimizin kökenlerinde görüntüye eşlik eden müziklerinin de önemli bir yeri vardı.

Derinlerden gelen Deep Purple, Pink Floyd, America, ELO, Emerson, Lake and Palmer, Eloy, Omega, geç sevdiğim Supertramp, America, King Crimson, Camel, Traffic, biraz punk Sex Pistols, Fleetwood Mac, Led Zeppelin, Marillion, Genesis, UFO ve affetsinler, unuttuklarımla beraber güzel plak/kaset seanslarımız olmuştu. Kraftwerk, Jethro Tull, Yes -ayrı bir konu başlığı olarak da Rick Wakeman- bizleri karşı kıyılara yelkensiz, motorsuz bırakma hünerine sahiptiler. Babamın “Alternate Takes” plağı Coltrane’den gelen bir mesajdı. Sonny Stitt’i, Charlie Parker’a nedense yeğledim. En erken dönemde canlı canlı gerçek AKM’de izlediğim saksofoncu, cazın önemli ustası Joe Henderson idi.
Klasikleri sayarken, Deutsche Gramophon baskısı Beethoven’in 5. Piyano Konçertosu’nun yeri önemlidir. Bu eserin hiçbir yorumu, Wilhelm Kempff’in Berlin Filarmoni ile yaptığı kayıt kadar yer tutmadı hayatımda. Her gün dinlediğim Bach’ı, iki günde bir dinlediğim Mozart’ı, üç günde bir dinlediğim Beethoven’i ve dört günde bir dinlediğim Vivaldi’yi yaşamımda başka bir yere koyarım.
Klasik müziğin denizlerinde yol alırken, cazın fırtınalarıyla karşılaşmak yine ilk gençlik günlerime denk gelir. Türk fotoğrafının efsane fotoğrafçısı ve film yönetmeni Şahin Kaygun’un -elleriyle yaptığı- kıymetli hediyesi “Porgy and Bess” kaseti, Gershwin’in dünyasını bir kara opera olarak bizlere taşır. Ella ve Louis, bizi caza bağlayan paslı bir menteşedir. Kalbimizin gıcırtısı biraz da bundandır. Oradan devam edip Miles Davis ve diğerlerine yatay geçiş yapmışızdır. Caz, ruhumuzun WD 40’ıdır.

Bir trafik kazasıyla bizi vakitsiz terk eden, mahallede müzikle ilgilenip gitar çalan yegâne arkadaşım Ercan (Balcı) ile “Şık Latife”yi geçerdik. Fikret’in gölgesinde büyüyen Şermin gibiydik. Bir şeyler söylemeye çalışırdık, boğazımıza düğümlenirdi sözcükler ve hep detoneydik. Taksitle bir Yamaha alto saksofon alıp Tahsin (Ünüvar) Hocam’dan ders almam da bu tarihlere rastlar. Bazı günler harçlıklarımı denkleştirir Kedi Bar’a saksofonumla gider YAS 62’den asla çıkaramayacağım güzel sesleri duymak için “konserlik” ödünç verirdim hocama. Ki o günlerde içerdeki adamım David Sanborn’du. Hep içimde kaldı güzel saksofon çalmak. İkimizin de hasarlı ciğerlerinin gizli kardeşliği vardı aramızda. O, bunu hiç bilmedi. 2024 yılında bırakıp gitti bizleri.
Bir Boğaz köprümüz ve televizyonda da tek kanalımız vardı. Ne yayın ne de siyasi olarak “kanal” savaşlarımız henüz başlamamıştı. Dünya o günlerde (kömür) siyah ve (tebeşir) beyazdı. Herkesin beynini televizyon yıkardı. Bir Turgut Uyar şiirindeki gibi ruhumuzun merdiveniyle bilinmeyene tırmanırdık adeta. Şiir okurduk devamlı. Harçlıklarımızın bir bölümünü makbuzsuz illegal örgüt parası gibi kitaplara yatırırdık. Şimdi kütüphanede kitap kurtlarıyla savaşı kazanmış Orhan Veliler, Andaylar, Oğuzcanlar, Brechtler olarak orta hasarlı vaziyette kapı nöbetini tutmaktalar. Kendimize yabancılaşmış epik çocuklardık. İlk sayfalarına yazmıştık, bugünleri düşünüp: Ya Kebikeç!

1985 yılında ilk kez yapılan Bilsak Caz Festivali hayatımın dönüm noktasıdır. Ardından da 1986’da ardından gelen ikincisi… Emin Hoca -Fındıkoğlu, benim güzel ağabeyim- gel çek dedi. Geldim, gördüm, çektim. Üç günde birkaç yaş büyümüştüm. Elvin Jones ile yan yanaydım. O bana siyah, ben ona beyazdım, diyaframı ayarlamakta güçlük çekmiştim. Birimiz karanlığa gömülmüş diğerimiz iyice beyazlamıştı. En güzeli, onun doğum gününü sahnede kutlamıştık. O üç günde girmişti hayatıma adını ilk kez duyduğum meşhurlar.
Ne CD icat olmuştu ne de dijital platformlar vardı o günlerde. Mekanik bir hareket olmadan müziğin sesi çıkmazdı. Müzik zevkimiz çok, akçemiz ise azdı. Belki bir plak ya da kasetini buluruz bu ustaların diye Zuhuratbaba’da muma bile durmuştuk. Sonra zaman geçti. Enrico Rava’yı, Dino Saluzzi’yi, Marc Johnson’ı, Arto Tunç’u, Steve Coleman’ı 40 yıl sonra yeniden objektifimin karşısında görme şansımız olmuştu. Hepimiz yaşlanmıştık. Bu arada kimi müzisyenler de bu dünyadaki “jam-session”larını tamamlayıp uzun bir turneye çıkmışlardı.

Madem müzik yapamamıştım, öyleyse arayı fotoğraf çekerek ve yazarak kapatacaktım. Bir ara İstanbul Caz Derneği aktifken, Neşet Ruacan Ağabey derneğin başkanı olmamı bile önermişti. 30 yaşına Londra’da girecektim. Kararlıydım ve üzülerek kabul edememiştim. Oradan da dergilere yazdım. Mektuplarla iletişimimi sürdürdüm. Üstelik klasik ve caz müziği konusunda kendimi iyice eğitmiştim. Barbara Thompson’a hayrandım. Onunla Londra’da, Royal Festival Hall’de bir öğle konserinde karşılaştım. Leonard Cohen ile yaşadığım Royal Albert Hall hikayesi de bir Paul Auster, Kırmızı Defter hikayesine benzer. Kıbrıs’ta askerken kaçırdığım Garbarek’i de Kraliçenin Adası’nda yakalamıştım. Hepsi ileride çıkacak kitabımda detaylarıyla yer alacak; şimdilik kalkış öncesi takside kulenin iznini bekliyorlar.
Caza poptan, caza rock’tan, caza klasik müzikten evrilerek geldim. Rüzgâr tünellerinden geçerek cazın aerodinamiğini aldım. Farklı müzik türlerinin benliğimi biçimlendirmesine izin verdim. Bazen mono bir teypten, bazen high end bir sistemden, bazen bir konserden bazen de açık bırakılmış bir pencereden süzülen melodileri dinledim. Kanımın farklı aktığını, yüreğimin coştuğunu, ruhumun şaha kalktığını hissettim. Kendim gibileri aradım, kendimden daha tutkunlarını buldum.
Bir de baktım ki, aradan yıllar geçmiş. 2025’i düşünürken eleğimin üzerinde bunlar kalmış. Yüksek bir binaya dik merdivenlerle adım adım çıkmışız. Yorulunca önümüzdekiler el uzatıp çekmiş, arkamızdakiler geriye kaymayalım diye yukarıya doğru itmişler bizi. İnsani bir sistemin etkili/etkisiz elemanları olmuşuz. Bugünlere kadar gelmişiz. Günümüzü anlamak ve doğru bir biçimde değerlendirmek için zamana gereksinimimiz var. 20-30 sene sonra, olup biteni daha iyi anlayacağız. Nasıl 30 yıl önce gerçekleşen konserler, yazdığımız yazılar bugün daha iyi anlaşılıyorsa… Sanat, zaman ile mayalanıyor.

Bizim bilgilerimizden beslenen yapay zekâ, fotoğraftan müziğe her şeyi eline geçiriyor. Konuyu veriyorsun, sözü yazıyor, müziği besteliyor; cahiller Shakespeare’den daha iyi şiir yazdığını savunuyor. Ve soruyorum, Shakespeare olmasaydı Macbeth olur muydu? Ya o soneler çıkar mıydı ortaya. Kolaysa bir istiridye, bir toz parçası dahi olmadan o inciyi yapsın. Okay Temiz’i bu yıl Akbank Caz Festivali’nde grubuyla izlediğimde bir kez daha hayran kaldım, kendisine. Dinmek bilmeyen enerjisi, onlarca yıl geriden bugüne taşıdığı tecrübesini, müzik mirasına gösterdiği özeni, farklı müzisyenlerle oluşturduğu sinerjisini yapay zekânın gösterdiği gün, onun hizmetine gireceğime söz veriyorum.

Ve 40 senedir sözümü tutuyorum; müzik adına çektiğim binlerce fotoğraf, yüzlerce yazı var arşivimde. İyi ki müzik var, iyi ki müzikseverler, müzisyenler, müzik üzerine yazanlar ve müzik kültürünü her şeyin üzerinde tutanlar var.
“Dinliyorum, öyleyse varım.” Sağ olun, var olun! Ben 40 sene sonra olmayacağım ama bu yazıları okuyanlar olacak. Üstelik bu kişilerin bir kısmı bugün henüz doğmamış insanların arasından çıkacak. Ne büyük fantezi ne büyük mutluluk. Hiçbir yıl bir diğerine benzemeyecek.
Devam Edecek…

■
Ardından: 2025 dosyası
Dark Blue Notes’da Merih Akoğul
Merih Akoğul İFSAK


