2025’i başka türlü uğurlayalım istedik, müziği hayatının merkezine koyanlara, müzisyenlere, yazarlara, organizatörlere, işletmecilere, dinleyicilere, söyleyeceklerinin muteber olacağına inandığımız kişilere başvurduk; bitmek üzere olan yıldan kendilerine kalanı, kendilerinden başkalarına kalanları, 2025’i müzikal açıdan nasıl geçirdiklerini yazmalarını rica ettik. Gazeteci, yazar SÜREYYA İZGİ bizi kırmadı, 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Yeniliklere kapalı sayılmam. Zaman zaman yan yollara sapar, alternatif denemeler yapardım ama bu sene farklıydı. Abartmış olabilirim. Ve korkarım yıl daha da bitmiş değil. Korkmalı mıyım bilemiyorum. Bir rocksever, bir heavy metalci için Türkçe bişeyler dinlerken bi gören olur mu korkuları 20. yüzyılda kaldı artık, o kesin. Tabii yine de seçerek sapmalarda bulunagelmiştim şu yaşıma. En alternatifim “hadi bi de ben süperstar göreyim” diyerek Ajda Pekkan olmuşken yeri geldiğinde karizmasından ve cabriolet tutkusundan dolayı çoğu şarkısı vasat altı bile olsa, rakı ortamlarında Ferdi Özbeğen’e filan kayıtsız kalmamış, saygı sunmuş, hörmet etmiştim. Ama bu yıl gerçekten bir değişik oldu…

2025’e baktığımda hemen her yıl olduğu gibi heavy metal adına neredeyse kim geldiyse gittim, izledim. Lanethli çetemle beraber biralarımızı içtik, kafalarımızı salladık, coştuk mu coştuk.
Bence yılın konseri Mike Tramp’s White Lion’dı. Kaçıranlar farkında değil ama cidden çok şey kaçırdılar. Yaşlanmayan bir ses, bozulmayan duruş ve bildiğimiz şarkıların yeni yorumlarıyla 90’ların ilk yılları film şeridi gibi geçti gözümüzün önünden. IF Beşiktaş’ı dolduran veteranlar, kadayıflar, moruklar, old fartlar White Lion şarkılarını bir ağızdan söyledik; Cry for Freedom, Broken Heart, When The Children Cry, Farewell to You, Wait filan derken hislendik, keyiflendik. Gözler sadece Vito Bratta’yı arıyordu ama yeni gitarist de, virtüöz değilse bile fena sayılmazdı. Gelgelelim söz ettiğim değişiklik bu değildi. Sadece benim için yılın konseriydi. Çok iyiydi.

Değişiklikler silsilesi ise şöyle başladı. Şubat ayında Kamuran Akkor’a götürüldüm. Aslında çok da istekliydim, yani biraz yoldan gönüllü çıktım. Kariyerine 1970’lerin başında caz söyleyerek başlayan Akkor, paranın arabeskte olduğunu fark edince dümeni de doğru yöne kırıyor ve Orhan Gencebay ile kurduğu yakınlığın ardından beyefendinin hitlerinin çoğunu bir de kendisi söylüyor. Başka hitler de eklenince özellikle 1970 ve 1980’lere damgasını vuruyor ana kraliçe.
Ali Sami Yen’in yerinde gazino haline getirilmiş Das Das’da sahne aldığında böylesine bayılacağımı asla hayal edemezdim. Tam da arabesk diyemem aslında, Türk müziği eserlerini muazzam seslendirdi Kamuran Akkor. Kıyafet değişikliği için verdiği kısa arayı saymazsam iki saatten fazla nonstop şakıdı resmen, ağzımız açık kaldı. Gecenin sonunda masadaki 3 erkek, 78 yaşındaki kadına aşık olmuştuk. Bir tarihe şahitlik ettik, çok çok çok memnun ayrıldık. Hayattayken herkese görmesini öneririm. Bir kez daha anladım ki kimse boş yere bir şey olmuyor. Amaç acılı arabesk söyleyip Teşvikiye camisinden uğurlanan cenazesine gitmek değil de yaşarken değerini anlamak olmalı bence.

Hızlı başlayan yılın tuhaflıkları hız kesmiyordu; bu sefer de eşimin organizasyonuyla Aşkın Nur Yengi ve Erol Evgin‘e sürüklendim. Dinlediğim kişiler değildi ama olsundu, özellikle Erol Evgin’in sevmeyeni yoktur diye düşündüm, eğdim boynumu gittim. Hem Günay gibi bir gazino kültürünü görecektim. Belki Wembley Arena değil ama çok klas bir yer çıktı karşıma. Evgin’in bir de her BJK maçında yüz yıldır söylediğimiz “şampiyon Beşiktaşım ne istersen iste benden” uyarlamalı tezahüratımız var benliğimde. Neyse yerleştik masamıza.
Önce Aşkın Nur Yengi sökün etti sahneye biz rakıları yuvarlarken. 1990’da ilk ortaya çıktığında röportaja gitmiştik Güneş Gazetesi için, çok uyuz gelmişti. Soğuktu, belki starlığı bilmiyordu. Ama Günay’da çok güler yüzlü ve tatlıydı. Belli ki annelik de yaramıştı, biraz etlenip butlanmıştı belki ama hep genç kız sesli kadının vokali hala şırıl şırıl akıp gidiyordu.
Daima janti daima klas Erol abi ve peruğu, şahane şarkılar-arası esprileriyle tam bir best of gecesi yaptı, bütün şarkılarını biliyormuşum meğer, gülümseyerek eşlik ettim. Sadece “Şoför Mehmet” diye bi şarkısı vardı, çocukluğumdan anımsadığım, bir onu söylemedi, buruldum biraz. Keyifli bir alternatif geceydi.

Bu kadar sanıyorsanız yanılıyorsunuz tabii ki; yaz aylarında Bülent Ortaçgil’e sürüklendim cici bir arkadaşım tarafından. Enka’nın minik arenasında Ortaçgil’in “Müziğin Peşinde 50 Buçuk Yıl” gecesi için beklediğimden de fazlası sahne alıyordu. Gitarda Akın Eldes, perdesiz bass’ta Erkan Oğur, davulda Cem Aksel, klavye/piyano da Baki Duyarlar var ve konuk vokalistlere de birer şarkı söyleme hakkı tanınmış. Tontonluğunu olağanüstü sevimli hale getirmiş Kalben, bir türlü çözemediğim Ceylan Ertem, bence rocker Sena Şener ve görece seksi Jehan Barbur, Bülent Ortaçgil hitleriyle ortamı şenlendirdi. En çok da Fikret Kızılok ile yaptıkları Pencere Önü Çiçeği albümünü sevdiğim Bülent Ortaçgil’e doyduğum bir geceydi. Covercılar da hiç fena değildi.
Yazın Dream Theater konseri de, olan aklımı da başımdan aldı ama tabii mevzu o diil, onları zaten kaçırdığım yoktu. Arkadaşlarım Küçükçiftlik’te önlere ilerlemek istese de en arkaya gidip izlemek daha ferah ve panoramikti. Onları da 40. yıl dönümü turnesi münasebetiyle izliyormuşuz. Ne ara 40 sene olmuş ya? 1991’de Badluck gitaristi Levent Büyük’ün “Bakın bunlar süper bir grup” diye “Images & Words”ü dinlettiğini dün gibi hatırlıyorum. Beklendiği üzere çok iyi bir konser izledik.

Bir yandan 2025’i sıra dışı kılan eylemlerim de sürüyordu.
Yine bir ev organizasyonu, yaz sıcağında bir gece beni zoraki Harbiye Açıkhava’da Sıla konserine taşıyıverdi. Aslında Alain Delon diye bi şarkısı olan bu kadını izlemek keyifli olabilir diye düşündüm. Konserin en büyük cazibesi de vokallerde dünyanın en iyi bas gitaristlerinden biri sayılan, “David Bowie’yi David Bowie yapan (!)” multi enstrümantalist Erdal Kızılçay’ın oğlu Dünya’nın olmasıydı. Güzel bir sahne kurmuşlar ve cayır cayır rock çalıyor arkadaki popçu grup. Sıla tekerleme gibi şarkılarıyla beni pek etkilemedi ama duruşu gayet feminen bir abide gibiydi, sesi de etkileyiciydi. Dünya Kızılçay’a solo bir şarkı söyleme şansı da tanıyarak benden artı puan almayı başardı Sıla. Farkında mıydı ama bunun, hiç bilemiyorum.
Yılın şimdilik son alternatif eylemi yine Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda Murat Karahan konseriydi. İtalya’da yaşayan milli tenorumuz, yükselebileceği Sezen Aksu şarkılarını seçmişti ama şahsımı hiç açmadı doğrusu, uykum geldi. Arkamda oturan kadın, yanındakilere “bu adam Pavarotti gibi toner” deyince püskürerek uyandım. Neyse hemen linç etmeyeyim, çabaladı çocuk, bi de İtalya’da izlemeli diye bağlayayım.

Eveet, kalan kısımda başka bir çılgınlık yapar mıyım emin değilim ama kendi çizgimin dışında bir şeylerde de eğlendim diyebilirim 2025 boyunca. Kendi rotamdan IF Beşiktaş’ta Grek metalciler Septicflesh‘i seyrettim. İyi çalıyolar söylüyorlar ama doğrusu bende pek iz bırakmadılar. Radio Eksen’in 25. yılı partisinde eski Blur üyesi Dave Rawntrew’in performansı, ağzımızı açık bırakan Moğol metalciler The Hu, e pek tabii ki üçüncü kez izlediğim Manowar’ın şahane Küçükçiftlik şovu filan hep çok iyiydi.
İnönü Stadı’ndaki Guns ‘N Roses konserini farklı ruh haliyle izledim. 26 Mayıs 1993’teki konserde stada ilk giren kişi olarak mikrofonun 1.5 metre önünü kapmış, ilerleyen saatlerde Axl Rose’un bize uzattığı gülü sevgilimle kapışırken goncayı ele geçirip sapını ona bıraktığımı filan anımsadım hep. (İnanmayana 32 senedir sakladığım kupkuru, kömürleşmiş, fosil goncayı gösterebilirim!) Bu konserde ise arkadaşımla yerimiz orta yuvarlağın oralarda bir yerde mikserin yanındaydı; hatırladığım, ses düzeni çok başarısızdı. Yarısı olmadan çıktık.

Senemin en süper konserlerinden biri de kesinlikle Accept solisti Udo Dirkschneider’inkisiydi. İki saatte 1980’leri bir kez daha yaşadık; şahaneydi ne diyeyim. “Metal Heart” diye bağırdık, “Balls to the Wall” diye bağırdık. Tam bir heavy metal gecesiydi.
Dorock Heavy Metal Club’daki yerli malı Maiden Turkey konserimi de unutmamalıyım. Çocuklar Maiden’in beynimize kazınmış NWOBHM klasiklerini cayır cayır çaldılar ve yer yer sandık ki küçücük sahnede Iron Maiden var. Güzel bir geceydi ne yalan söyleyeyim.
Aklıma gelen bir konser daha var, o da alternatiflerden sayılabilir. Para verip değil, bedava bile olsa gitmezdim ama bir Porsche lansman gecesinde sürpriz olarak karşımızda belirdi Pink Martini… Tek Türkçe söylediği şarkı “Aşkım Bahardı”yı dinleyip şiştim ve son sürat evin yolunu tuttum:)

İki de küçük notum olacak izninizle. Birincisi Edip Akbayram’ın ölümüne çok üzüldüm, cenazesine bile gittim. Diğeri de Londra’da gittiğimiz bir restoranda duvarda asılı teşrif etmiş ünlülerin fotoğrafları arasında Simon Le Bon’u gördüm, çok mutlu oldum. Oralara gitmişken Freddie Mercury’nin kale gibi korunan evini de dışardan ziyaret ettiğimi ekleyebilirim.

Bereketli Londra seyahatim sırasında sen Ozzy Osbourne da taklaya gelmesin mi? Şoke filan olmadım, çok da bayıldığım bir ikon değildi ama bir sembol ben oradayken dünyaya veda etti. Bana üzülmek değilse de ertesi sabah Campden’da bir gazete bayisinde şu fotoğrafı çekmek düştü.

Böyle bir yıldı benim için 2025. Hep olduğu gibi ve kulaklarım duyduğu sürece de olacağı gibi müzikle dopdolu. Ama ek olarak bu sene alternatiflerle de doldu. Abartmamak kaydıyla sürdürülebilir.
2026 için öncelikli bikaç hedefim belli. Sahnelerdeyken, ayaktayken, hayattayken bir kez daha Kamuran Akkor’u izleyebilmek, ardından The Cure’u izlemek ve deee tabii Temmuz ayında Savatage’ı görmek.
Şimdilik amin.
■


