2025’i başka türlü uğurlayalım istedik, müziği hayatının merkezine koyanlara, müzisyenlere, yazarlara, organizatörlere, işletmecilere, dinleyicilere, söyleyeceklerinin muteber olacağına inandığımız kişilere başvurduk; bitmek üzere olan yıldan kendilerine kalanı, kendilerinden başkalarına kalanları, 2025’i müzikal açıdan nasıl geçirdiklerini yazmalarını rica ettik. Yazar ATİLLA AYGİNİN bizi kırmadı, 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
Her yıl olduğu gibi bu yıl da farklı heyecanlar, farklı tatlar, farklı müzikal keşifler ve farklı kültürler ile tanışma fırsatları yakalayarak hayatlarımızı daha çekilir kılmaya çalıştığımız bir yıl oldu. Her ne kadar bu işler her sene daha da zorlaşsa da biz sanat ve müzik severleri ayakta tutan şeyler bunlar. Dünyanın ve buna paralel ülkemizin de pek iyi bir yöne gitmediği şu zamanlarda sarılacak neyimiz kaldı ki sanattan başka? Ne yesek, ne içsek, ne dinlesek, ne kadar farklı kültür tanısak yanımıza kar sanki…
2025 yılı da göz açıp kapayıncaya kadar geçti geçiyor. Artık yıllar daha çabuk mu geçiyor nedir bilemiyorum. Yılbaşı geliyor, sonra yaz planları başlıyor, sonra gene kış. Dört mevsimi artık sadece Vivaldi’nin konçertolarında yaşayabiliyoruz.
Bir hayli de göçen oldu bu sene caz dünyasından. Roberta Flack, Roy Ayers, Andy Bey, Chuck Mangione, Sheila Jordan ve yakın zamanlarda Hermeto Pascoal gibi dev isimlerin yanında kim bilir belki de isimlerini bile duymadığımız daha tonla müzisyen. Hayat böyle bir şey işte, bir varsınız bir yok. Müzisyen de olsanız böyle, yazar da, doktor da… Her gidenin yerine kim bilir ileride onların yerlerini dolduracak kaç potansiyel cazcı dünyaya geliyor. Böyle de bir döngü ve evrim.

Tüm bunlar olup biterken caz nereye evriliyor acaba? Neyin caz olduğunu neyin olmadığını tartıştığımız dönemlerden geçiyoruz, belki elli yıl sonra tanımlayamadığımız her şeyi caz olarak kabul edeceğiz. Bu da cazın güzelliğini ve kapsayıcılığını tekrar tekrar vurguluyor. Aynı zamanda da ufkumuzu açmak için dinlenmesi gerekli müziklerin en önde gideni haline geliyor.
Uzun yıllardır, özellikle de gençlerin caza bakış açılarını gözlemlediğimde bu müziğin geleceği adına hafiften bir umutsuzluğa kapıldığımı itiraf etmeliyim. Kültürel yozlaşmanın tavan yaptığı, popüler dediğimiz kitlelerin müziğinin daha ne kadar dibe vurabileceğinin sınırlarının zorlandığı ve caz konserleri de dahil olmak üzere sosyal medyaya post yükleme yarışının anın keyfini çıkartmanın çok ötesine geçtiği zamanlar.
Ta ki bu yaz uzun süredir planladığımız Japonya seyahatine çıkana kadar kafamdaki düşünceler bunlardı. Japonya’nın caz konusunda Amerika ve Avrupa’daki diğer ülkeler ile kıyaslandığında farklı bir duruşu olduğundan elbette haberdardım, hatta Japon caz tarihi ve kültürü hakkında yayınlanan birkaç yazı da kaleme almıştım. Kendi gözlerimle şahit olduğumda ise işin boyutunun benim kafamda kurguladığımdan çok daha ileride olduğunu görmek beni müzikal anlamda bu yıl içerisinde en fazla memnun eden şeylerin başında geldi.
Öncelikle şunu belirtmem lazım ki bugün dünyada bir caz ülkesi var ise o ülke kesinlikle Japonya. Caz neredeyse her yerde. 7 Eleven süper market zincirlerinden, minik 3-4 kişilik barlara, çay/kahve içebileceğiniz bahçelerden, tarihi saraylara her yerde bir caz müziği hakimiyeti var.

1920’lerde modernitenin, batı ile ilişkilerin ve özgürlüğün temsilcisi olarak Japon kültürü tarafından kucaklanan caz müziği etkisini günümüze kadar hiç kaybetmemiş. Pek kaybedecek gibi de durmuyor.
Japonya’da caz konusu, bu ülkenin Kobe şehrinde dünyaya gelmiş ve gençliği boyunca orada yaşamış olan babam ile müzik sohbetlerimizin hep bir parçası olmuştu, ancak tahmin edeceğiniz üzere hiçbir fikir birliğine varamamıştık…
Caz ile ilgilenen birçok kişi Japonya’da caz müziğinin 2. Dünya Savaşı sonrasında popülerlik kazandığını düşünür. Japon halkının muhafazakarlığı ve geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olması göz önünde bulundurulursa bu çok da uzak bir tahmin değildir. Ayrıca kriter saf ve toplumsal popülerlik ise doğru bir tahmin bile sayılır. Ancak işin aslına bakacak olursak, Japon halkının caz ile tanışması 2. Dünya Savaşı’ndan kabaca 25 yıl geriye gider ve bunda Japonya’nın Kobe ve Osaka şehirlerinin o yıllarda önemli liman şehirleri olmalarının payı büyüktür. 1920’li yıllarda San Francisco veya Seattle limanlarının öne çıktığı dönemde Pasifik Okyanusu’nda yapılan gemi seyahatlerinin Asya bacağında dört büyük durak vardı. Bunlar biraz önce adlarını andığım iki Japon limanı ve onlara ek olarak Şangay ve Manila idi.
Bu lüks yolcu gemilerinde her zaman Asyalı veya Amerikalı müzisyenlerden oluşan müzik grupları bulunur ve görece uzun seyahatlerin eğlencesinden sorumlu olurlardı. Asyalı müzisyenlerin Amerikan limanlarına geldiklerinde ilk yaptıkları şey ise, en son müzik ve müzik trendlerini araştırmak, nota ve plak aramak için karaya çıkmak olurdu. Bu, caz müziğinin Japon insanına nasıl ulaştığının ilk açıklamalarından biri olarak kabul görür.

Bir başka faktör de Filipinliler idi. O zamanlar Filipinler, bölgede konuşlanmış çok sayıda Amerikan askeri birliğine ev sahipliği yapıyor ve adeta bir ABD kolonisi izlenimi veriyordu. Filipinliler caz ve blues çalmayı ABD askerlerinden öğrendiler ve bu müzisyenler otel lobilerinde ve kulüplerde çalışmak için Japonya’ya gittiler. Bu sayede de gemi seyahati yapamayan Japonlar da caz ile kendi toprakları üzerinde tanışmış oldular.
O yıllarda Osaka veya Kobe (şehirlerinde) gece hayatı, hem büyük liman olmalarından hem de 1923 depreminin izlerini silmeye çalışan Tokyo’nun ağırlığını yitirmesinden (ötürü) çok daha önemli bir yerdeydi. 1920’lerin ilk yarısında bile Osaka, birçok dans salonu ve müzik kulübü ile canlı bir gece hayatına sahipti.
“Japon Satchmo”su lakaplı, Osakalı trompetçi Fumio Nanri (daha sonra Şangay ve San Francisco’ya taşınmıştır), Japonya’nın ilk caz müzisyeni olarak kabul edilir. Nanri’nin Japon caz sahnesine katkıları ve öncü rolü gerek dönemdaşlarını gerek sonraki nesilleri fazlasıyla etkilemiştir.
Osaka gece hayatından harika bir hikaye de dans salonlarının müşterilerine şarkı başına bilet satmasıydı. Bir bilet, sadece bir şarkılık dansa izin veriyordu. Bu nedenle kulüp sahipleri, orijinal kompozisyonlara herhangi bir kişisel dokunuş eklemeyen ve doğaçlamadan uzak duran, sadece kısa parçalar çalacak müzisyenler ile çalışıyorlardı. Bu uygulama tabii ki patronlar için avantajlı bir durumdu ve aynı zamanda birçok şarkı birçok müşteri demekti… Bu da müziğin bir hayli fazla sayıda insana ulaşmasına vesile oldu. Olumsuz tarafı ise erken Japon cazının bir miktar yaratıcılıktan uzak olması şeklinde kendini gösterdi.


Bu canlı dönem maalesef çok uzun sürmedi ve Almanya örneğinde de olduğu gibi caz müziği 1930’lu yılların gelmesi ile Japon siyasi otoriteler tarafından bayağı, ülke gelenekleri ile bağdaşmayan ve ahlaki değerlere ters düşen bir müzik türü olarak damgalandı. Özellikle Osaka’da dans salonları ve kulüpler birer birer kapanmaya, müzisyenler de daha az muhafazakar olan Tokyo’ya kaçmaya başladılar. Birçok Amerikan plak şirketinde kayıt fırsatları buldular, bu sayede de bu plak şirketleri Tokyo’da şubeler kurarak Japon pazarına girdiler.
Ryoichi Hattori gibi bazı caz müzisyenleri de saf caz tartışmalarından kaçınmak ve müzik yapabilmek için Japon seslerini caz ile birleştirdiler.
Haliyle, 2. Dünya Savaşı sırasında caz müziği düşmanın müziği olarak kabul edildi ve halka açık olarak çalınması yasaklandı. Otoriteler caz sevgisinin artık yasaklanamayacak hale geldiğinin farkında değildi ve kaçınılmaz olarak müzik, farklı biçimlerde ve çoğunlukla yeraltında devam etti, bu sayede de o trajik yıllarda bile popülaritesini hiç kaybetmedi.
Savaşın sonunda ve ABD’nin Japonya’yı işgaliyle birlikte caz yeniden geniş çapta kabul görmeye başladı. O dönemde Amerikan birlikleri dans salonları, dans salonları da çalacak müzisyenler arıyordu.
Japonya’daki Müttefik İşgali (1945-1952) yılları arasında Amerikan birlikleri sayesinde caz, Batı dünyasındaki gelişmelere de paralel olarak inanılmaz derecede popüler hale geldi, ancak müzisyen sayılarında büyük bir eksiklik vardı. Amerikan ordusu, Japon caz sahnesine orada konuşlanmış birliklerini eğlendirmek için ünlü müzisyenler göndermek için her yolu kullandı. Caz müziğini Amerikan askerleri ve subayları yardımıyla öğrendiklerini söyleyen birçok önemli Japon cazcının anılarına bugün bile ulaşmak mümkün. Bu tabii ki Amerikan kültürünün sonraki soğuk savaş döneminde de sıklıkla başvuracağı yayılmacı politikasının da önemli bir gerekliliği idi. Ülkemiz de bu politikalardan fazlasıyla nasibini almıştır.
Japonya’nın önemli caz isimlerinden biri olan Toshiko Akiyoshi, bu yıllarda keşfedildi. Bebop tutkusu ile Tokyo’ya taşındığında henüz 20 yaşındaydı. Birkaç yıl sonra Oscar Peterson ile tanıştı ve böylece hayatı değişti. Burslu ve ilk Japon öğrenci olarak Berklee College of Music’e gitti ve ardından önemli bir piyanist ve grup lideri oldu.
Japon caz sahnesi işgal yıllarında çok genişlemiş, işgalin sona ermesini takiben de birçok yeni sanatçı kendi seslerini ve tarzlarını geliştirmeye başlamış ve caz müziği bugüne kadar son derece canlı tutulmuştur. Önde gelen müzisyenler arasında, saksafoncu Sadao Watanabe (kariyerine Toshiko Akiyoshi’nin grubunun bir üyesi olarak başlamıştır), trompetçi Tiger Okoshi, piyanistler Masahiko Satoh, Aki Takase ve Tsuyoshi Yamamoto vardır.
Japon cazının, özellikle de 1960’lardan sonraki temel sorunu, sanatçılarda fazla özgünlük görülememesi ve Amerikan cazının bir taklidi olarak adlandırılmasıydı. Bunun kısmen doğru olduğuna inanmak için iki önemli sebep var: cazın Japonların DNA’sında olmaması ve neredeyse tüm müzisyenlerin Amerikan materyelleri ile eğitilmiş olması. Bu eleştirilere karşıt yanıt olarak, müzisyenlerin çoğu Japon geleneksel seslerini (enstrümanlar dahil) müzikleriyle birleştirmeye çalıştı ve ortaya ilginç kayıtlar çıkardılar…
Günümüzde ise Japonya, piyanist Hiromi ve trompetçi Takuya Kuroda gibi dünya çapında üne kavuşan önemli genç müzisyenleri sayesinde bu müzik türünün en canlı olduğu coğrafyalardan biri olmaya devam ediyor.

İlgi alanıma girdiği için ek bir bilgiyi de paylaşmadan geçemeyeceğim. Büyük olasılıkla Japonya Hi-Fi meraklıları ve müzik tutkunları için de adeta kutsal bir ülkedir. Japon plak baskıları en çok aranan baskıların başında gelir. İlginç bir şekilde bu Japonya’da tam tersidir, Japon baskıları (çok daha kaliteli olmalarına rağmen) daha uygun fiyatlı, ithal plaklar daha pahalıdır. Ülke fiziki müzikal medya satış açısından hala oldukça dinamiktir ve dinleyicilerin her türlü kayıtlı müziğe ulaşabilecekleri plak ve CD dükkanlarıyla doludur. Çalışanları tarafından batmaktan kurtarılan Tower Records buna en güzel örnektir. Öte yandan Japonya Tower Records’un şirketin açtığı ilk yabancı şubesi olması da tesadüf değildir elbette.
Bu süreçler ülkenin müzik ve müzik alışverişi ile ilişkisini en güzel şekilde gözler önüne sermektedir. 1979’da faaliyetine başlayan mağaza zaman içinde irili ufaklı 85 şubeye ulaşmış, 2002’de ana şirketin finansal açıdan zorlanmaya başlamasıyla birlikte Japonya’da kurulu şirket yöneticilerinin hisseleri satın almasıyla birlikte bağımsız bir yapı haline gelmiştir. Dolayısıyla ana şirketin 2006 yılındaki iflası Japonya’yı etkilememiştir. Bu sayede de muhtemelen dünyanın en büyük müzik mağazalarından biri olan 5000 m2 ve 9 kata yayılmış Shibuya mağazası halen Japon ve dünyanın dört bir yanından Tokyo’yu ziyaret eden müzikseverlerin buluşma noktasıdır.
Peki dünyanın en büyük ikinci müzik pazarı olan (ABD’nin ardından, İngiltere ve Almanya’nın toplamından fazla) Japonya’daki bu durumu nasıl açıklayabiliriz?

Bunun başlıca sebeplerinden biri Japon halkının göreceli olarak geleneksel olmasıdır demek yanlış olmaz. Japon müzikseverlerin halen CD veya plak gibi fiziksel medyaya yakınlığı su götürmez bir gerçektir. Spotify ve benzeri platformların ülkeye geç girebilmesi (Spotify Japan 2011’de kurulmuş ama anca 5 yıl sonra, 2016’da faaliyete geçebilmiştir) ve dinleyicilerin büyük kısmını halen cezbedememiş olamamaları da buna bağlanabilir (2022 rakamlarına göre bu tip platformlar halkın sadece %12’sine ulaşabiliyor).
Diğer bir sebep de Japon halkının koleksiyonerliğe eskiden olduğu gibi günümüzde de önem vermesidir. Toplumun büyük kesiminin tüketim kalıpları Batı’dan oldukça farklı olup, hızlı tüketim ve her şeye aynı anda sahip olma arzusundan çok uzaktadır. Bu da bilinçsiz istifleme veya dijital dosyaları indirip bir klasöre yığma gibi aktivitelerin önüne geçer. Bunu günümüzde CD veya plakların geldiği fiyat seviyeleri bağlamında düşününce Japon müzikseverleri bir kez daha takdir etmek gerekir (Japonya’da her yıl yaklaşık 160 milyon CD ve 2 milyon adet plak satılmaktadır). Ülkelerinin refah düzeyi de bunu destekler tabii ki…
Araya belki gene koleksiyonerlik ile kol kola gidebilecek başka bir neden daha sıkıştırabiliriz. Bu da Japon müzikseverlerin sevdikleri veya takip ettikleri sanatçılara karşı takıntılı olmalarıdır. Genellikle Japon müzikseverler dinledikleri sanatçıların “Best Of” larıyla değil, her şeyleriyle ilgilenirler ve bundan gurur duyarlar. Yasal olduğu sürece kayıp albümlerden, “bootleg”lerden, demolardan vb. oluşan bir arşive sahip olmayı ve bu arşivleri teşhir etmekten çok hoşlanırlar, bu da tabii ki sadece fiziksel medya ile sağlanabilir… Örneğin dünyadaki en büyük John Coltrane koleksiyonunun sahibi bir Japon koleksiyoner olan Yasuhiro Fujioka’dır. Öte yandan buna cevap vermeye çalışan ve sayıları 6000’ı geçen müzik mağazaları nadir edisyonlar ve koleksiyonluk parçalar ile dinleyicileri her zaman cezbetmeyi kendilerine görev edinmişlerdir.
Gene bunlara ek olarak, Japonya’da cazın popülerleşmesini sağlayan unsurların başında gelen “Jazz Kissa” adı verilen kahve dükkanları veya barlar da caz sahnesinin vazgeçilmez oluşumlarındandır. Bu nispeten küçük dükkanlar, müşterilerine kahve veya bir kadeh highball (viski ve soda) eşliğinde adeta bir konser dinleme ortamında kaliteli ses sunabilen cihazlar ile caz müzik dinletileri düzenlerler. Benim de Japonya seyahatinde sıklıkla uğramaya çalıştığım bu tip yerler, Japon mükemmeliyetçiliğini ve insanların birbirlerine karşı gösterdiği saygının inanılmaz boyutlarını gözlemleyebilmek, şahane plaklar eşliğinde keyifli bir kahve veya içki içmek için eşsiz fırsatlar sunan mekanlardır. Birtakım ritüellerin halen yaşanıyor ve yaşatılıyor olması belki de bizim jenerasyon için hala kıymetli. Hele hele bu ritüellerin adeta bir çay seremonisi titizliğinde pikapların başında yürütülmesi hem gözler hem de kulaklar için bir şenlik.

Netice itibarı ile 2025 yılının kendi adıma “iyi ki”lerinin en başında Japonya seyahatimiz var. Toplumun medeniyet seviyesine, insanların birbirlerine karşı saygılarına, kendi kültürlerine ve onun yanında sahip çıktıkları caz gibi başka kültürel elementlere yaklaşımlarına şahit olmak bana çok iyi geldi. İster istemez keşke her coğrafya böyle olsa diye düşünmeden edemiyor insan…
2026 hepimize yeni tatlar, yeni keyifler getirsin. Müzikle kalın, caz ile kalın…

■


