Dark Blue Notes, müzik ve sanat dostlarıyla birlikte yılı uğurluyor. Akademisyen, yazar Alper Kumcu, 2025’te müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı.
■
2025, kişisel tarihim açısından bol yolculuklu, bol çalışmalı, bol okuyup yazmalı ve tabii bol müzikli bir yıldı. Bu yılın müzikal anılarından üç tanesi, aradan geçen aylara karşın, hala olanca tazeliği ile aklımda.
İlk sırada, ocağın son günü, (neyse ki hâlâ) oldukça soğuk bir Prag gecesinde Reduta Jazz Club’ta dinlediğim performans var. Dinletinin kendisinden ziyade, Reduta’nın bende bıraktığı izlenimleri biraz anlatmak isterim.
Kentin ünlü tarihi bulvarı Národní üzerinde yer alan ve Avrupa’nın en eskilerinden biri olan bu mekân, aslında dışarıdan bakıldığında hiç de gösterişli sayılmaz. Merdivenlerden aşağı doğru indiğimde bedenimi bir sıcaklık sarıyor ve yavaş yavaş ruhu olan bir yerde bulunduğumu anlıyorum. Ne de olsa burası, Kadife Devrim’in bile merkezi noktalarından biri olmuş; ünlü müzisyenlerin Çekya ziyaretlerinde kimi zaman dinleyici olarak, kimi zaman da sahnede yer aldıkları önemli bir merkez.
Gözüme ilk çarpan şey kırmızı… Halılar, duvarlar, beklerken oturacağınız tabureler; her şey kıpkırmızı… O gece biraz geç kalmışız, saat gece yarısına oldukça yakın. Eh, iyi bir caz kulübünde olması gerektiği gibi Reduta’nın da küçük ve samimi bir salonu olunca, içerisi tıklım tıklım ve maalesef ayakta duracak yer bile yok. Bize biraz beklememiz söyleniyor. Soğuk caddeye tekrar çıkmaya hiç niyetimiz yok; çaresiz bekliyoruz. Derken içeriden iyi haber geliyor, bir yer açılmış. O anda, ucundan da olsa, Reduta dünyasına adım atıyorum ve bu adımla başka bir zamana ışınlanıyorum.
Dinleyici kitlesi oldukça renkli. Her zaman yaptığım gibi, müziği dinlerken salonu da inceliyorum. Önlerinde küçük ahşap masaların bulunduğu kırmızı kanepeler, duvardaki siyah beyaz fotoğraflar, afişler, posterler… Her şey hem çok göz alıcı hem de çok sıcak. Yer açıldıkça salonun kalbine doğru ilerlerken, oturduğum yerlerden daha önce kimlerin geçtiğini düşünüyorum. Dünyanın çeşitli yerlerinden, farklı dilleri konuşan insanlar. Hepimizin bambaşka bir hayatı oldu. Kimi hayatta kimiyse çoktan bu diyarlardan göçtü. Ama önce müzik, sonra da bir mekân sayesinde, aslında kocaman bir ailenin parçasıyız…

Diğer müzik-mekân anım ise bu kez Amsterdam’dan, meraklılarının çok çok iyi bildiği bir plakçı: Concerto.
Takvimler 11 Ağustos’u gösteriyor. Bir süredir devam eden yağmurlu ve serin hava sona ermiş; güneş nihayet bizlere yüzünü göstermiş. O gün için planımız başka ama yol üzerinde adını daha önce pek çok kez duyduğumuz bu efsanevi plakçıyı görmüşken girmemek olmaz… Aslında Concerto’ya sadece plakçı deyip geçmek büyük haksızlık olur. Burası; plak dışında DVD, kaset, kitap ve konser afişi gibi diğer fiziksel medyalarla etiket, tişört, poster ve bez çanta gibi koleksiyonluk merch ürünlerini satan; analog müzikseverleri bir araya getiren tatlı bir kafesi bulunan; almayı düşündüğünüz plağı kulaklıkla dinleyebileceğiniz dinleme setlerine sahip ve hatta bir dönem Concertofest adında kendi mini festivalini bile düzenlemiş, hayli köklü bir mekân.
Concerto, kapılarını Reduta Jazz Club’tan tam iki yıl önce, 1955’te açmış. Böylesine ikonik bir yerin, analog ve fiziksel müzik kültürünü yaşatan müdavimlere sahip olması elbette kaçınılmaz. Zaten içeri girince de onlarla karşılaşmamak olanaksız. Gençliğinden beri buraya geldiğini tahmin ettiğim, altmışlarında bir adam, bir pikap setinin başında, gözleri kapalı ve huşu içinde bir Witch albümü dinliyor. Bir diğer rafın başında ise yirmili yaşlarındaki iki genci klasik rock albümlerini karıştırırken ve hararetli biçimde bir şeyler tartışırken görmek nedense hoşuma gidiyor. Burada deneyimlenen şey yalnızca basit bir nostalji hissi değil; dahası, bu müziğin de ötesinde. İçeride, plaklardan insanlara yayılan bir enerji var. Bu seyahatten aklımda kalan ise Witch’in Home Town parçası oluyor.

Son olarak, bu satırları yazarken bulunduğum yere hem zaman hem de mekân açısından daha yakın bir müzikal anı var aklımda. Bu dönem Bilişsel Dilbilime Giriş dersini vermek için misafir hoca olarak gittiğim ODTÜ Kampüsü’ndeyim. Dersim bitince kampüste yapmayı en sevdiğim şey kahvemi alıp, kulaklarımda müzikle serin havada yürümek. Behruz Çinici’nin Uluslararası Üslup ve Brütalizmin en iyi örneklerini verdiği binalar arasında gezinmek beni yine bir tür zaman yolculuğuna çıkarıyor. Elbette, çoğu kişi gibi benim de favorim Mimarlık Fakültesi. Süslemeden tamamen arınmış yalın beton yüzeyler; soğuk, hacimli bloklar; avlular, galeriler… Çinici’nin izlerini kampüsün her yerinde görüyorum; ama bu yürüyüşlerimde asıl peşinde olduğum şey, hiç bulunmadığım dönemlerde yaşanmış anı parçacıkları… Kimi zaman bir fakültenin beton duvarına gururla asılmış 1972-73 dönemi mezunlarının siyah-beyaz bir mezuniyet fotoğrafı, kimi zamansa bir laboratuvarın girişinde, açılış gününü gösteren gülümseyen yüzlerin yer aldığı bir fotoğraf, hatta kimi zaman kara tahtada geçen dersten kalmış bir formül bana çok yardımcı oluyor. Kurumsal bellek inşasının şahane örnekleri…
Bu anı avcılığı yürüyüşlerimden özellikle hatırladığım bir gün var. O gün, hemen eve dönmek yerine kütüphanede çalışmayı tercih ediyorum. Saat gece 11’e yaklaşırken kütüphaneden çıkıyor ve yürümeye başlıyorum. Ilık bir kasım gecesi… Bu kez eşlikçim Fleetwood Mac’ten Little Lies. Reduta’da ve Concerto’da hissettiğim enerjinin aynısını burada da hissediyorum. Bu, artık benim için adını koymakta zorlandığım bir his değil. Ruhu olan mekanların ne kadar güçlü olduğunu çok iyi biliyorum.

Yazımı, hiç de tesadüfi olmayacak biçimde, bu üç anıyla bağlantılı ama ölçeği daha geniş bir kültür-sanat Z-raporuyla sonlandırmak isterim. Bu yıl kuşkusuz çok sayıda yeni üretime tanıklık ettik; ancak hepimizin yenisi birbirinden farklıydı. Sosyal medya algoritmaları, mahir bir terzi gibi, beğeni, alışkanlık ve arzularımıza göre bireyselleştirilmiş içerikleri üzerimize boca ederken, bir yandan da toplumsal ölçekte deneyimlediğimiz ve ardından yine birlikte üzerine konuşabildiğimiz kamusal mono-kültürü sessizce ortadan kaldırdı. Zaman zaman eski modalara benzeyen akımlar ortaya çıktıysa da bunların kalıcı olduklarını söylemek zor. O dönemleri bizzat yaşamamış olsak bile gözlerimizi kapattığımızda 60’ların, 70’lerin, 80’lerin ya da 90’ların sesini, rengini, hatta kokusunu zihnimizde canlandırabiliyoruz. Asıl soru şu: Bundan elli yıl sonra, 2020’lere ait, benzer biçimde ortaklaşmış ve zamanın öğütücü değirmeni karşısında kalıcı olmayı başarabilmiş kültür-sanat eğilimleri hatırlayabilecek miyiz?
2025’te de internet, sosyal medya ve giderek daha belirleyici hâle gelen yapay zekâ, hazır olup olmadığımıza bakmaksızın kültür-sanatla kurduğumuz ilişkiyi sert biçimde dönüştürmeye devam etti. Abonelik sistemleri, platform ekonomileri ve yazılımın bir hizmete dönüşmesiyle birlikte, o ünlü ‘neredeyse hiçbir şeye sahip olmadığımız ama çok mutlu olacağımız çağ’ gelip çattı. Ancak diğer tepede giderek yükselen bir karşı-eğilim var.
Evet, hanımefendiler beyefendiler, retro teknoloji yeniden cazibe kazanıyor! Âşık olduğu kişiye açıldıktan sonra eve bulutların üzerinde yürürken Walkman’inden Kiss from a Rose dinleyen bir 90’lar insanının bugün müziği yeniden Walkman’den dinlemek istemesinde şaşırtıcı bir yan yok. Ama son yıllardaki saha araştırmaları, yeni kuşakların da retro ve analog kültüre, özellikle de 2000’lerin başından kalma teknolojik cihazlara belirgin bir ilgi duyduğunu gösteriyor. Burada yalnızca plaklardan söz etmiyorum; analog fotoğraf, basılı dergi ve kitaplar, CD’ler ve DVD’ler de bu geri dönüşün parçası. Kısacası, eski usul basılı medya ve müzik deneyimleme biçimleri hiç olmadığı kadar görünür ve yeniden havalı. Bu sessiz bir başkaldırı ve trend takipçileri için hiç de şaşırtıcı değil. Dünya çok gürültülü ve kaotik. Artık çevrimdışı olmanın yeni lüks sayıldığı, sürekli ‘paylaşım yapmanın’ demodeleştiği, tüm eleştirilere karşın Pantone’un huzurun sembolü olarak ‘cloud dancer’ rengini (evet, yani beyaz) 2026’nın rengi seçtiği, tasarım dünyasında ise şeffaflık ve akışkanlık gibi sükûnet çağrışımlı estetiklerin öne çıktığı bir dönemin içindeyiz.
Şimdi toparlama zamanı. Bu kesinlikle bir geçmişe özlem yazısı değil. Önümüzde heyecan verici yıllar ve deneyimler var. Pek çok kişi, gayet haklı sebeplerle geleceğe dair umutsuz tablolar çizse de ben oldukça umutluyum. Ne de olsa insanlık olarak tüm tahmin ve beklentileri boşa çıkarma ve bir anda herkesi şaşırtma gibi haklı bir ünümüz var. Tüm bu karmaşadan, en başta müzik ama genel olarak kültür adına, yeni filizlerin çıkacağına tüm kalbimle inanıyorum.

■


