Besteci Simon Hanes ve albümü Gargantua; üç davul, üç bas, üç trombon, üç korno ve üç sopranodan oluşan bir ansambl ile, Pyroclastic Records etiketiyle 27 Mart tarihinde karşımızda olacak.
Eski tabirle tecimsel olmayan çağdaş sanat müziğinin bir hub’ı diyebileceğimiz Pyroclastic Records, piyanist Kris Davis tarafından kurulan bir müzik şirketi. İçinde Simon Hanes gibi yeni avangardlar diyebileceğimiz müzisyen ve besteciler özgür ve deneyci bir alan bulabiliyorlar.

Gargantua’nın içindeki parçaların çoğu, Rabelais’nin karakterinden gelen isminin hakkını verir biçimde bayağı (vulgar) da diyebileceğimiz bir humour taşıyorlar. Mesela The Number of the Beast is 666 en azından benim adından öngöremediğim bir mizaha sahip. Albüm Hildegard von Bingen’in cadımsı ve esrarlı sağaltıcılığından böyle bir mizaha, Rönesans müziğinden metale sürekli salınıyor. Bu durum müzikal bir ADHD havası yaratıp dikkatimizle oynaşıyor, eklektik kaygının yüksekliği ile oradan oraya sürükleniyoruz.
Rönesans müziği ya da metal, disko ya da caz fark etmez, hepsi aynı işlevi gören birer tarihsel referansa dönüşüyorlar, gerçek anlamda var edilmektense değinilip geçilen birer unsur olarak kalıyorlar. Albüme tat katsın, dinleyeni sürekli uyarsın diye aralara serpiştirilmiş gibi hissettiriyorlar.
Submit to the Fabulosity isimli parçada, arkada üç davul ve üç bas disko müziği yaparken üç sopranomuz, ansızın, birbirlerinden bağımsız şekilde küfretmeye başlıyorlar. Bu hoşumuza da gidiyor, gülesi geliyor insanın, ama bir şeyler de yerine oturmuyormuş gibi hissettiriyor.
Simon Hanes, albümün basın bülteninde volkanlardan, Norveç’te bir tırmanışta karşılaştığı vahşi doğadan, mitolojiden etkilenerek bu albümü yaptığını belirtiyor. Bu etki çeşitliliği dinlerken hem şaşırtıyor insanı, hem de yoruyor. Sürekli bir şaşırtma ve çeşitli referanslarla uyarma isteğiyle yoruyor.
Albümün ismi bir yandan kendini anlatıyor: Gargantua. Dev obur. Önüne çıkan, denk geldiği birçok öğeyi yiyor, birazını sindirip birazını üstümüze kusuyor.
Moirai, Lucifer/Aureum Chaos gibi birkaç parça sindirme işleminin gerçekleştiğini düşündüğüm parçalar. Özellikle Lucifer/Aureum Chaos olgun bir şekilde ilerleyen, Hanes’in deneyciliğinin işlediğini hissettiğimiz ve dinledikçe beraberinde sürükleyen on beş dakikalık bir parça. I Am isimli parça ise tek başına bir anıtı andırıyor: “I am sitting on the edge of something good” diyor ki bunun Hanes’in volkanı olduğunu tahmin ediyoruz ve onunla birlikte o volkanın kıyısında durabiliyoruz.
Müzisyen/besteci/sanatçı bazen bir obura dönüşebiliyor. Ya da avangardlara başta karşı gelme güdüsü devreye giriyor ve sonra yapıtları kültür/piyasa tarafından emilip kendi vasatlarına yaklaştırılıyorlar -ki bunun için bir kültür/piyasa varsayıyoruz, yok denecek kadar küçükse bile. Bu albüm, Simon Hanes’in obur ve cesaretli deneyciliğini gösteriyor ki ileride müzik tarihinde belirli yerini bulacak işler üretebileceğini de ima ediyor.
■
Dark Blue Notes’ta Vitrin
Mert Çakırcalı’nın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları


