It’s Always You, 1940’lı yılların başında, yüksek sesle ifade edilemeyen hislerle incecik işlenen bir caz standardı. Bu tür hislere, hayatımızın bir döneminde çoğumuzun mutlaka temas ettiğine inanıyorum. Bu yüzden, müziği Jimmy Van Heusen, sözleri ise Johnny Burke tarafından yazılan şarkı, kimilerimize uzaktan, kimilerimize ise fazlasıyla yakından göz kırpıyor olabilir.
Bu ikili, ama özellikle Jimmy Van Heusen, Hollywood ve caz dünyasında duyguyu dramatize etmeden derinleştirebilen şarkıların ustası bana kalırsa. Hem Jimmy Van Heusen, hem Johnny Burke deyince aklıma hemen But Beautiful geliyor. Aşk gibi güçlü hisleri, erişilmez bir zirveye yerleştirmek yerine, gündelik hayatın içinde yaşatmayı tercih ediyor gibiler.

Jimmy Van Heusen, kalbimi her defasında başka bir yerinden yakalayan bir besteci. Melodilerini teknik gösterişlerden çok uzak, duygusal bir kalemle yazılan satırlara benzetiyorum. Come Fly With Me, But Beautiful, I Thought About You gibi eserlerinde olduğu gibi, It’s Always You’da da yormayan ama kolay kolay da yalnız bırakmayan bir sadeliğe rastlayıp, gülümserken buluyorum kendimi her dinlediğimde.
Melodileri büyük cümleler kurmuyor, insanın aklında da ve kalbinde de uzun süre yer ediyor. Van Heusen’in bestelerinde hep aynı duygu var. Aşk anlatılıyor ve fakat fazla süslenmeden. Hüzün de var ama fazla dramatize edilmeden. Her melodi, insanın kendi hayatından bir anı hatırlatıyor gibi tanıdık.
Bana kalsa Jimmy Van Heusen ile ilgili daha söyleyecek çok fazla şeyim var ama biraz da sevgili Johnny Burke’den bahsetmek isterim. Daha Misty, But Beautiful, Like Someone in Love, Moonlight Becomes You, Polka Dots and Moonbeams diye yazmaya başlarken, kendisinden kelime büyücüsü diye bahsetmenin gayet makul olacağını düşündüm. Burke eşsiz bir yeteneğe sahip. Sözcüklerle cümleleri çoğaltmadan, hikayenin en yalın haline tanıklık etmemize olanak tanıyor. Hisleri uzun zamandır görmediğimiz birini çağırır gibi yanı başımızda biriktiriyor ve bence bu kabiliyetinin nefis bir uzantısı da It’s Always You.
Şarkı ilk kez 1941 yapımı Road to Zanzibar filmi ile kulaklarda yer etmiş. Şarkıyı Bing Crosby, Dorothy Lamour’a, ormanın içindeki bir nehirde kanoyla ilerlerken seslendiriyor. Bir ara filmde, Lamour’un canlandırdığı karakterin bir leopar tarafından öldürüldüğünün sanıldığı trajikomik bir sahne de var; işte o sahnede biraz alaycı bir ağıt olarak da seslendiriliyor. : )
It’s Always You, Burke & Van Heusen ikilisinin Crosby tarafından kaydedilen ilk bestesi. Johnny Burke, daha önce Bing Crosby için Jimmy Monaco ile şarkılar yazıyordu ve Road to Zanzibar’ın müziklerini de esasen onların yapması gerekiyordu fakat Monaco’nun hastalanması üzerine işi Van Heusen devralıyor.

Crosby, şarkıyı John Scott Trotter ve Orkestrası eşliğinde 3 Aralık 1940’ta Decca Records ile kaydeder. Şarkı ayrıca Frank Sinatra tarafından Tommy Dorsey Orkestrası ile 15 Ocak 1941’de kaydedilir ve 1943 Temmuz’unda yeniden yayımlandığında listelerde hatrı sayılır bir konuma yerleşmeyi başarır.
Glenn Miller, Chet Baker (1956) ve Vera Lynn de şarkıyı kaydeden sanatçılar arasında.
June Christy, şarkıyı Fair and Warmer! (1957) albümüne dahil eder; Frank Sinatra ise şarkıyı 3 Mayıs 1961’de bir kez daha, bu sefer kendi şirketi Reprise Records için kaydeder.
Özetle parça, filmden çok daha uzun ömürlü oldu. Sanıyorum en büyük sebebi anlattığı duyguların zamansız oluşu. Aşkı büyük itiraflarda değil; küçük, neredeyse fark edilmeden yaşanan anlarda yeniden var etmesi. Dinlerken hissettirdikleri, kapalı ama sakin bir havada, beklenmedik ama üşütmeyen bir yağmur gibi.
‘İlk görüşte aşk hikayesi’ gibi görünen ama aslında ‘birinin çoktan hayatına sızmış olduğunun fark edilme anı’na tanıklık eden nefis bir parça, It’s always you.
Alacakaranlıkta görülen bir yıldızdan bahsediliyor. Bir güle dokunma anı betimleniyor. Uzaklardan gelen bir melodinin duyulduğu anı yaşatan sözlerinin en nefis satırı: “Funny, it’s not a star I see… It’s always you.”
Tabii Chet Baker’dan dinlediğinizi varsayarak şunları söylemeliyim ki, It’s Always You’nun büyük dramatik zirveleri olabilirmiş, ama yok. Gösterişli bir itiraf hikayesine dönüştürülebilirmiş ama dönüşmemiş. Hissettirdiklerini ise, büyük harflerle yazılan, bağıran satırlardan ziyade, sayfaya özenle yerleştirilen sözcüklerin oluşturduğu satırlara benzetiyorum.
Chet Baker’ın cümle aralarında bıraktığı boşlukları, daralan nefesleri, o küçük gecikmeleri hissedebiliyor musunuz? Bana kalırsa hepsi, açıkça söylenen bir “seni seviyorum”dan çok daha güçlü. Bu hisler, seyirciye ya da dinleyiciye değil; sanki yorumcunun kendi kendine yaptığı itiraflardan oluşan açık bir mektup zarfı.

It’s Always You’yu dinlerken içimden en son şöyle geçirdim:
…Nitekim insan her zaman aşkı seçemez. Aşk, çoğunlukla zaten seçilmiş olduğunu hatırlatır ve bazen ne yaparsak yapalım, başka bir hikayede ‘yeniden’ başlamaya çalıştığımızda, her seferinde aynı yere düştüğümüzle yüzleşiriz.
“Funny, each time I fall in love
It’s always you.”


