Konservatuvarın ilk gününde meraklı gözlerle etrafı seyredip hiç tanımadığı insanlardan bile o sıcacık gülümsemesini esirgemeyen; bahçede kâh birileriyle heyecanlı sohbetlere yelken açıp kâh devrimci ruhunun coşkusuyla hararetli tartışmalara tutuşan; bir taraftan şaşmaz bir disiplin ve ciddiyetle derslere girip bir taraftan da dışarıda arkadaşlarıyla muzipliği elden bırakmayarak talebelik yıllarının sonuna kadar tadını çıkaran; sürekli yeni bir şeyler öğrenme, daima iyiye ve güzele yönelme tutkusuyla dolup taşan gencecik bir fidan…
Konservatuvardayken tarif ettiğim gibi bir talebe miydi bilemiyorum doğrusu. Paylaştığımız sayısız konu arasında konservatuvar yıllarından bahsettiğini pek hatırlamıyorum. Yine de hayal ettiğimde böyle bir genç geliyor gözlerimin önüne. Tanımayanlara tuhaf gelebilir. Tanıyanların beni anlayacaklarından ve onların da zihinlerinde benzer sahnelerin canlanacağından eminim.

Müzik bilgimin en az yarısını borçlu olduğum; yalnızca derste öğrettikleriyle değil, mesleki duruşu, disiplini, adalet ve dürüstlükten ödün vermeyişi, ilkelerine bağlılığı, doğallığı, özgüveni ve nezaketiyle de bende çok özel bir yeri olan kıymetli hocam Sarper Özsan’dan bahsediyorum.
1944 yılında Bandırma’da doğup çocukken mandolinle başladığı müzik öğrenimine 1962’de girdiği Ankara Devlet Konservatuvarı Kompozisyon Bölümü’nde devam eden Özsan, Ahmed Adnan Saygun, Necil Kâzım Akses ve İlhan Usmanbaş ile kompozisyon, Gülay Uğurata, Tulga Cetiz ve Selçuk Gündemir ile piyano çalışarak 1969’da mezun olmuş. 1970’te uzman sıfatıyla TRT’de radyo ve televizyon müzik yayınlarının planlarını hazırlamış; 1977-80 yılları arasında Aydınlık Korosu’nu çalıştırmış. 1973 yılında İstanbul Devlet Konservatuvarı’nda öğretmenliğe atanan Özsan, ne var ki 1982’de sıkıyönetim tarafından görevden alınmış ve sekiz yıl gibi uzun bir zaman konservatuvardan uzak kaldıktan sonra Danıştay kararıyla görevine dönebilmiş.
Çeşitli çalgı müziklerinden çocuk şarkılarına ve marşlara, çoksesli türkü düzenlemelerinden tiyatro ve film müziklerine kadar pek çok farklı türde müzikler bestelemiş. 1983’te Ulusal Gitar Beste Yarışması’nda birincilik ödülünü, 1989’da Av Zamanı filmi için yazdığı müziklerle de en iyi müzik ödülünü almış. Besteci ve eğitimci kimliğinin yanında edebiyat, felsefe, tarih, eskrim gibi farklı alanlarla da ilgilenen Özsan, eğitim, kültür, sanat, estetik ve müzik konularında çeşitli konferanslar vermiş, gazete ve dergilerde müzik yazıları yazmış.
Eserlerinde ağırlıklı olarak halk müziği öğelerine yer veren Özsan, bir süre birlikte çalıştığı Kemal İlerici’nin dörtlü armoni dizgesinden etkilenmiş ve bazı müziklerinde kendince organize ettiği disonans aralıklarla beraber dörtlü armoniyi de kullanmıştır. Yanısıra kontrpuan, poliritim ve polimodalite gibi farklı tekniklerle de ilgilenmiştir. Müzikle doğrudan ilişkisi olmayan geniş kitlelere kendisini tanıtan başlıca eseriyse şüphesiz ki 1 Mayıs Marşı olmuştur. Aslında Bertolt Brecht’in, Maksim Gorki’nin Ana adlı romanından uyarladığı, 1970’li yılların ortasında Ankara Sanat Tiyatrosu’nda sahnelenen oyunun bir sahnesi için yazılan marş, çok geçmeden tiyatronun dışına taşmış ve dönemin politik atmosferi içinde büyük ses getirerek adeta 1 Mayıs’ın sembolü hâline gelmiştir.
Yukarıdaki bilgilere çoğu kaynaktan ulaşmak mümkün. Nitekim bu tarz yazılarda bestecinin kariyerine ilişkin özetin özeti denebilecek bilgiler vermenin bir gereklilik olduğu da muhakkak. Fakat bu yazının amacı ansiklopedik bilgiler sunmak değil, tüm bu icraatların ardındaki insanın duygu ve düşüncelerine dair fikir verebilecek, yaşadığımız yozlaşmış toplumda artık hayal dahi edemediğimiz değerli hasletleri hakkında kişisel deneyimlerden hareketle birkaç kelâm etmek.

Müziğe âşık bir yeni yetme olarak kendisiyle tanışıp öğrencisi olduğum ilk zamanlarda, her ne kadar deneyimli bir hoca olduğunu anlayıp saygıda kusur etmesem de hiç esnemeyen ilkeleri gözümü korkutmuş, “oğlum Uğur, senin bu adamla işin var” demiştim. Gel zaman git zaman o keskin fikirlerin ve birçok öğrenciye katı gelen disiplinin ardındaki idealistliği görmüş; müzikle ciddi bir ilişki kurduğunu, yalnızca eliyle, diliyle değil, tüm ruhuyla müziği hissedebilen gerçek bir müzisyen, yıllarca biriktirdiği bilgi ve deneyimi son zerresine kadar öğrencilerine aktarmak için çırpınan fedakâr ve mütevazı bir eğitimci olduğunu anlamıştım.
Bach’ın füg’lerinden birini incelediğimiz bir müzikal analiz dersinde, büyük bir hayranlıkla dinlediği eserin sonuna doğru “nakış gibi işlemiş, öyle güzel ki!” diye mırıldanırken gözlerinden birkaç damlanın süzüldüğü o ânı unutamıyorum. Yüzyıllar önce yaşamış bir sanatçının emeğine gönülden saygı duyan, müziğe ruhunun kapılarını ardına kadar açıp duygularını böylesine doğal ve samimi şekilde dışa vurabilen bir hocam olduğu için kendisiyle gurur duymuştum. Ne zaman aklıma gelse, müziğin bir gönül, bir ruh meselesi olduğunu hatırlatır bana.

Bir taraftan da zor ikna olan muhalif ve inatçı bir öğrenci olmanın bütün gereklerini hakkıyla yerine getiriyor, özellikle armoni derslerimizde sürekli bir şeylere itiraz ederek hocamın sabrını ziyadesiyle zorluyordum. Buna rağmen kendisi hiçbir zaman beni susturmuyor, öne sürdüğüm gerekçelere tek tek cevap vererek büyük bir anlayış ve sabırla yaklaşıyordu. Bir keresinde yine böyle bir ders çıkışı, “canım, sorgulamanı ve seninle tartışmayı ben de seviyorum. Senden ricam bunu ders dışı bir zamanda yapalım ki hem işlememiz gereken konular yarıda kalmasın hem de arkadaşlarına haksızlık olmasın” demişti. Mahcup hissetmiş, en çok da yerden göğe kadar haklı olduğu hâlde nezaketi elden bırakmayan, böylesine adil ve dürüst bir insanın sabrını zorladığım için kendime kızmıştım.
O günden sonra sohbetlerimizi dersin dışına taşımıştık. Yeni yerimiz de hocanın Beşiktaş’ta hemen okulun yakınındaki evi olmuştu artık. Derslerden fazla vakit kalmasa da mezun olduktan sonraki dönemde sık sık kendisini ziyaret ediyor, tüm günü birlikte geçireceğimizi bildiğim için o güne başka bir iş koymuyordum. Yıllarca kendisinden solfej, teori, armoni, kontrpuan, form bilgisi gibi birçok konuda istifade etsem de birlikte geçirdiğimiz saatler boyunca sadece müziğe değil, hayata dair de birçok şey öğrendim.

Bugün yirmi iki yıllık bir eğitimci olarak geriye dönüp baktığımda, üzerimde emeği olup da yüzü gözlerimin önüne gelen çok az kişi olduğunu görüyorum. Coşkusu, heyecanı, iyimserliği, doğallığı, disiplini, mükemmeliyetçiliği ve dürüstlüğüyle bana ve bütün öğrencilerine rol model olan Sarper Özsan, kesinlikle bu kişilerin başında geliyor.
Konuşurken gözlerinde çocukluğunu görebildiğim, güldüğünde yüzündeki sevecen ifade bir anda silinmeyen insanlardan kolayına zarar gelmeyeceğine inanmışımdır hep. Sarper Hoca’yla ne zaman konuşsak içindeki o heyecanlı afacan çocuğu gözlerinde görür, içten gülümsemesiyle kendimi güvende hissederdim. Bugüne kadar çok az kişiyle derinlemesine ilişki kurabilmiş biri olarak, en çok özlediğim şeylerden birinin bu olduğunu söyleyebilirim.
Mesleki kimliğimin oluşmasında ve bulunduğum noktaya gelmemde ne kadar büyük emeği olduğunu birkaç sayfalık yazıda anlatmaya imkân yok elbette. Şu kadarını söyleyebilirim ki her şeye rağmen idealistliğimi koruyabilmemi sağlayan başlıca dayanaklardan biri onun öğrencisi olmam, eğitimci olarak kendisini örnek almamdır. Bir konuyu anlatırken yahut bir öğrencimin sorusuna cevap verirken kendimi onun cümlelerini kurarken bulmam da, bir durum karşısında “acaba şu an Sarper Hoca’m buna nasıl tepki verir, ne yapardı?” diye sormam da hep bundan. Hâlâ ikna olmadığım, farklı düşündüğüm konularda kendi bildiğimi okumaya ve öğrencilerime de bu şekilde aktarmaya devam etsem de (eminim ki kendisi de bunu isterdi), ders notlarından fikirlerine, dürüstlüğünden disiplinine kadar geride bıraktığı manevi mirası kendimce koruyup yaşatmaya gayret ettiğimi söyleyebilirim.

Anadolu Yakası’na taşındıktan sonraki dönemde ara ara telefonda konuşsak da eskisi kadar görüşemedik ve ne yazık ki son günlerinde yanında olamadım. O yüzden kısa bir zaman içinde zihnini ele geçirmeye başlayan hastalığın ayrıntılarına hâkim olamadığım gibi, son hâline bizzat tanıklık etme imkânım da olmadı.
Bugün 19 Aralık 2025… Sarper Hoca’m bu dar-ı dünyadan göçeli tam üç sene oldu. Aslında anlatacak çok şey var. Yine de mazideki güzellikleri zihnimizde yad etmek onları yaşatmanın hâlâ en eşsiz yolu bence.
Derslerde yaptığımız bitmeyen tartışmalar; her gelişimde kocaman bir gülümsemeyle kapıda durup içtenlikle bana sarıldığınız o sıcak karşılamalar; Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın tazecik tuzlu pastalarının eşlik ettiği, zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan öğlenden geceyi ettiğimiz keyifli sohbetler; fikir ve inanç ayrılıklarımıza karşın iyiye, güzele, emeğe ve sevgiye olan inancımızda birleştiğimiz onca güzel yıl ve bana kattığınız her şey için size minnettarım hocam.
Allah burada yaptığınız iyilikleri ve yaşama kattığınız bütün güzellikleri karşınıza çıkarsın, mekânınız cennet olsun…
■
Dark Blue Notes’da yayınlanmış diğer portre yazıları.
Uğur Küçükkaplan’ın diğer yazıları


