Yeni Julian Lage albümü Scenes From Above, 23 Ocak tarihinde Blue Note Records etiketiyle yayınlandı. Org ve piyanoda John Medeski, basta Jorge Roeder, davulda Kenny Wollesen ve gitarda Julian Lage’in olduğu bir quartet albümü bu.
Çeşitli zamanlarda birbirleriyle çalmış bu müzisyenler ilk sefer bir quartet oluşturuyorlar. Lage tarafından bestelenmiş parçalarda birbirleriyle nasıl bir iletişim kurduklarını keşfediyoruz.

Night Shade harici bütün parçaların uzunluğu dört dakika civarı. Çılgın sololar, acayip hareketler pek yok bu parçalarda. Hepsi incelikle ve biraz da emprovize şekilde, stüdyo ortamında örülmüş hem steril, hem de yüklü işler. Zaman zaman fazla hesaplı hissettirseler de bu hesaplılık dörtlünün birbirleriyle olan dengeli ve olgun iletişimi sayesinde sırıtmıyor. Kimse kimsenin önüne geçmeye çalışmıyor. Hepsi ötekini daha ileri, daha yukarı taşıma isteğinde. Her enstrüman, her hareket bir diğerinin söylediğini destekliyor. Hiçbir hareket boşa çıkmıyor, suya düşmüyor. Küçük yaşlarından beri birlikte büyümüş dört dostun iletişimini seyrediyor gibiyiz. Sanki insanlığa, farkında olmadan, dolayısıyla didaktik emeller gütmeden bir ders veriyor gibiler. Böyle organik bağları arar ve zaman zaman, şanslıysak, bulur haldeyiz.
Albümün genel hissiyatı, zihnimde Julian Lage ile William Eggleston arasında bir akrabalık kurulmasına sebep oluyor. Bir Americana var ortada. Amerikan yaşamının, hissiyatının ve muhteviyatının sanatsal bir formda sunulması var burada. Eggleston’ın David Zwirner Books etiketiyle yayınlanan The Last Dyes kitabındaki fotoğraflar görüldüğünde bahsettiğim şey kendini daha bir açıklıkla sunacaktır. Vogue’da üzerine yazılar yazılan bir fotoğrafçı, MoMA’da sergiler yapan ve David Zwirner tarafından temsil edilen, taşra Amerika’sına bakıyor. Julian Lage de Blue Note’tan albüm yayınlarken benzer bir konuma yaklaşıyor. Taşraya belli bir estetik ve sanatsal filtreden ama yine de yerel bir duyarlılıkla, taşranın içinden bakmak. Baktığı şeyi nesneleştirmeden, ona üstten ya da alttan bakmadan, onu izleyicinin consumerism’ine sunmadan bunu becerebilmek.
İlk parça Opal albüme yumuşak, huzurlu ve huşu dolu bir giriş sağlıyor. Kaderi önceden tayin edilmiş ve emprovizasyona yer olmayan bu parça bizi albümün genel hissiyatına hazırlıyor. Red Elm’de orgun kendini iyice gösterişiyle gospel esintileri devreye giriyor. Talking Drum’da da bu durum biraz daha mizah ve yaramazlıkla devam ediyor. Daha şen hisler hakim burada, org ve gitarın karşılıklı rolleri de bunun merkezi. Havens adının hakkını veriyor: davulun parça başlarken temellerini attığı ritminden gelen enerjisi ve org ile gitarın kurduğu melodinin huzurlu gücüyle dört dakika kırk üç saniyelik bir müzikal sığınağa dönüşüveriyor.
Night Shade’de albümün merkezine ulaştığımızı parça başlarken hissediyoruz. Daha ilk saniyelerde karşılaştığımız melodik derinlik, çağımızın tanımlayıcı parçalarından birini dinlemekte olduğumuz hissini veriyor bize. Bu da büyük bir şeyin içine süzülmekte olduğumuzu düşündürüyor. Parçanın son iki dakika otuz saniyesi bu hislerimizi haklı çıkarıyor. Ve sanki New Mexico’dayız, çöldeyiz, görüş alanımızda sadece kum tepeleri ve kaktüsler. Ya da bir kanyon. Doğayı seyrediyoruz. Ondan yalnız izlenimler edinmiyoruz, içindeyiz onun, parçasıyız, bir politika ve sosyolojinin içinde olduğumuz kadar dokunulamaz doğanın da parçasıyız.
Solid Air org ve gitarın domine ettiği kısa bir parça. Ocala ise akustik gitarın girişini yapıp hissini belirlediği. Olgun, çeşitli etnik geleneklere bağlı olduğu ve onlardan beslendiği hissedilen sakin bir parça -ki ismi eski bir yerli kabileden geliyormuş.
Storyville’de bas ve perküsyon oldukça güçlü. Birlikte ilerliyorlar. Org, piyano ve gitarın da dahliyle parça kaotikleşiyor. Albümdeki en hareketli, en yerinde duramayan, belki de en gösterişli ve gösterişçi parça bu -ki lezzetli bir kontrast yaratıyor albümün genel hissiyatıyla.
Something More’da, Medeski, diğer parçaların aksine org yerine piyanoyu daha çok kullanıyor. Davulun lineerliği, piyano ve gitarın karşılıklılığı, hepsinin birlikte inşa ettiği melodik ve ritmik kapasite ve tanınırlık dinleyenine güvende hissettiriyor. Böyle sakince sonlanıyor albüm.
Kendiyle birlikte bizi de bir sakinliğe kapatıyor, biterken.
Geri geleceği kesin.
Tekrar tekrar.
■
Dark Blue Notes’ta Vitrin
Mert Çakırcalı’nın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları


