Every Time We Say Goodbye, bazı şarkılar gibi dinlenmiyor bence. Daha ziyade hatırlanıyor. Kimler bu şarkıya bir veda anında denk geldi, kimler tam o sırada içinden geçirdi, kimler her tekrarında giderek eksilen anları, alıştığını sandığı ama hiçbir zaman gerçekten alışamadığı ayrılıkları hatırladı, kimbilir…
Bazı parçalar insan hayatına denk geliyor ve tanıklık ediyor. Ete kemiğe bürünmüş biri gibi duruveriyor o anın içinde, seninle birlikte. İşte Every Time We Say Goodbye, biraz öyle bir şarkı.

Derler ki, çok sevdiğimiz birine ya da hayatımızda güçlü bir bağ kurduğumuz herhangi bir şeye veda ettiğimizde, beynimiz bu ayrılığı gerçek bir kayıp, hatta çoğu zaman ölümle benzer bir tehdit olarak algılarmış. Bu nedenle ayrılık, yalnızca duygusal değil, nörobiyolojik olarak da acı verici bir deneyime dönüşürmüş. Fiziksel acıyla ilişkili beyin bölgeleri aktive olur ve psikolojide bu durum, bağ kurulan figürle ilişkinin sarsılması sonucu ortaya çıkan attachment grief (bağ kurulan bir şeyin/kişinin kaybına duyulan yas) olarak tanımlanırmış.
Kayıp net olmasa bile, beden ve zihin yas tepkisini başlatır ve kişi, ölüm sonrası yaşanan yas evrelerine benzer duygusal duraklardan geçermiş. Every Time We Say Goodbye, bana kalırsa tam olarak bu kırılgan alanın bazı duraklarında bekleyen bir parça. Büyük bir ayrılık şarkısından çok, tekrar eden vedaların yarattığı sessiz yorgunluğu hatırlatıyor. Mesela, birini sadece kaybetmekten bağımsız, her vedada kendimizden de biraz eksildiğimizi düşündüğümüz durakların yorgunluğunu..

Şimdi hep birlikte 1944 kışına ışınlanalım.
New York’un soğuk bir Aralık gecesinde, Broadway ışıkları her zamankinden biraz daha fazla parlıyor.. Cole Porter’ın Seven Lively Arts adlı yeni prodüksiyonunun gala gecesi için şehrin en zarif davetlileri tiyatro binasının kapısından içeri süzülüyor. Dali’nin çizimleri duvarlarda dans ediyor, kristal kadehlerde şampanyalar dolaşıyor, şık kıyafetler ve kahkahalar gecenin karanlığında iç içe geçiyor. Her şey kusursuz. Perde kapanıyor ve geriye kalan tablo, bu ihtişam kadar parlak olamıyor ne yazık ki. Eleştiriler beklenen coşkuyu taşıyamıyor, seyirci ilgisini hızla kaybediyor..
Başrol oyuncusu Bea Lillie’nin yıllar sonra bile söz konusu yapımı “Seven Deadly Arts” diye andığını bildiğimiz gösteri, birkaç ay içinde büyük bir zararla sahneden çekilmek zorunda kalıyor. Fakat bazen büyük prodüksiyonların arasından küçük ama kalıcı bir ses yükselir. Bu yapımdan geriye kalan en güçlü iz, Cole Porter’ın yazdığı Every Time We Say Goodbye oluyor.
Şarkının en çarpıcı anlarından biri, sözlerde geçen “from major to minor” ifadesi.. Porter’ın burada yaptığı yalnızca bir kelime oyunu değil elbet. Sözle müziği birebir örtüştüren nadir anlardan birini yaratıveriyor. Parça majör bir tonalite hissiyle başlıyor. Bu majör yapı, kısa süreli bir umut, bir arada kalmışlık ya da vedanın geçici olduğu hissini çağrıştırıyor gibi. Ancak sözlerde ayrılığın gerçekliği dile geldiği anda müzik de minör tonaliteye doğru kayıyor. Bu geçiş, sadece armonik bir değişim değil, duygusal bir kırılma anına da tanıklık ediyor.
Majörün taşıdığı açıklık ve ferahlık, minörle birlikte içe kapanan, gölgelenen bir çekingen bir renge dönüşüyor. Porter’ın ustalığı tam da burada ortaya çıkıyor işte. Dinleyici bu değişimi çoğu zaman teorik olarak fark etmese bile, duygusal olarak mutlaka hissediyor olmalı.
Dikkat ettiyseniz, şarkının sözleri öyle büyük dramatik cümleler de kurmuyor. “Goodbye” diyor ve sessiz kalıyor. Belki de bu yüzden biraz ağır. Çünkü bazı kelimeler tekrar edildikçe hafiflemek yerine, her seferinde biraz daha ağırlaşarak çöker.
Gelelim sevdiğimiz yorumlara…
Şarkı elbette yıllar boyunca pek çok müzisyen tarafından yeniden ve yeniden yorumlandı. Bazı kayıtlar parçanın ruhunu elbette bambaşka yerlere taşıdı. Dinleyenleri hikayenin içine ışınladı. Bazı kayıtlar kendi hayatımızdan kesitlerle karşılaştırdı belki de.
Ella Fitzgerald’ın 1956’da kaydettiği versiyonunu dinlediyseniz, berrak anlatımının altında, Porter’ın melodisindeki kırılganlığı hissettiği düşüncesine kapılmışsınızdır.
John Coltrane’in My Favorite Things albümündeki yorumunda ise şarkıyı başka bir evrene açtığını, melodiyi daha içsel, neredeyse meditatif bir akışa bıraktığını hissetmişsinizdir.
Kurt Elling’in yorumunun içinizde başka bir yere dokunduğunu itiraf ettiğinizi duyar gibiyim. Bence de bambaşka bir anlatı gücü taşıyor. Elling, şarkıyı yalnızca söylemekle kalmıyor, her kelimenin içinde bir hikaye kurduğunu derinden hissettiriyor. Her zamanki gibi, sahnede yaşanan bir monoloğa dönüştürüyor.
Roy Hargrove Big Band ft. Roberta Gambarini performansını henüz dinlemediyseniz öyle sanıyorum ki parçanın romantik ve klasik caz ruhunu zarif bir dengeyle yeniden hatırlatışını kaçırdınız.
Ve, sonunda yine başa dönüyoruz.
Hayat boyunca tekrar eden vedalarımızı hatırlıyoruz. Her defasında biraz daha eksildiğimiz vedalar bunlar.
Every Time We Say Goodbye, sevdiğimiz şeylerden uzaklaşmanın bazen bir son değil, bitmeyen bir yasın farklı duraklarından geçmek olduğunu düşündürüyor bana. Kuşkusuz, bazı şarkılar da bittiğinde alkış istemiyor. Sadece, veda ettikten sonra bir süre daha oralarda oyalanmanıza izin veriyor; o kadar.
■


