Wolfgang Amadeus Mozart 1791’de öldüğünde Thelonious Monk’ın dünyaya gelmesine daha 126 yıl vardı. Aradaki zamanda hem dünya, hem de müziğin dili değişti. Blues doğdu. Gospel başka bir kimlik kazandı. Ragtime ve stride piyanonun ritmini dönüştürdü, caz ortaya çıktı, bebop geldi ve sonunda Monk oturup piyanonun başında armoninin ve ritmin sınırlarıyla oynamaya başladı. Jon Batiste, 14 Ağustos 2026’da aynı anda yayımladığı Black Mozart, Monk Meditations ve Monk Movements ile bütün bu mesafeyi tek bir piyanonun başında kapatmaya girişiyor. Üç albüm, üç ayrı dünya gibi görünse de aslında aynı sorunun peşinden gidiyor. Yüzyıllar önce yazılmış bir müzik, bugünün müzisyeni için hâlâ canlı bir yaratım alanı olabilir mi?
Üçlü, Batiste’in 2024’te Beethoven Blues ile başlattığı Batiste Piano Series’in devamı. Black Mozart serinin ikinci, Monk Meditations üçüncü, Monk Movements ise dördüncü cildi. Dahası, üçünün aynı gün yayımlanması yalnızca bir plak şirketi takvimi değil. Batiste 14 Ağustos’u, aktivist olan büyükbabasının doğum günü olduğu için seçmiş ve üç projeyi de tek bir doğaçlama ağırlıklı oturumda, bir gün içinde şekillendirmiş. Niyeti de son derece açık. Mozart ile Thelonious Monk arasında, kendisinin piyanoda aracılık ettiği bir müzikal konuşma kurmak.
İlk bakışta tuhaf bir eşleşme. Salzburg’da 18. yüzyıl Avrupa’sının içinde yetişmiş Wolfgang Amadeus Mozart ile 20. yüzyıl New York cazının en özgün bestecilerinden Thelonious Monk arasında ne gibi bir bağ olabilir? Batiste’e göre düşündüğümüzden çok daha fazla. Hatta onları iki yüz küsur yıl arayla yaşamış “spiritual brothers”, ruhani kardeşler olarak görüyor. İkisinin melodilerinde de doğrudanlık, simetri ve neredeyse çocuksu bir oyun duygusu buluyor. Ama daha önemlisi, hem Mozart’ın hem Monk’ın kendi dönemlerinin müzikal dilini çok iyi bilmesine rağmen sonunda yalnızca birkaç nota duyduğumuzda bile tanıyabileceğimiz tamamen kişisel dünyalar yaratmış olmaları.
Black Mozart
Üçlüye Black Mozart ile girdiğimizde Batiste bizi önce kendi çocukluğuna götürüyor. Louisiana’da müzisyen bir ailenin içinde büyüyen Jon için Mozart başlangıçta biraz fazla ciddi, fazla resmi bir müziktir. Onun Mozart’a başka türlü bakmasını sağlayan kişi akıl hocası, klarnetçi, besteci ve New Orleans cazının önemli eğitimcilerinden büyük kuzeni Alvin Batiste olur. Mozart’ın melodik düşüncesinden hareket eden bir fikrin 12 ölçülük blues formunun içinde yaşayabileceğini gösterir. Yıllar sonra Black Mozart’ta büyüyen düşüncenin tohumu aslında orada atılmıştır.
Batiste burada Mozart’ı basitçe “cazlaştırmıyor”. Kendi yöntemine “spontaneous composition”, yani spontan besteleme diyor. Mozart’ın eserlerine dönüyor, notaları inceliyor, kendisine dokunan bir melodiyi ya da yapıyı buluyor ve onu piyanoda doğaçlamanın içine bırakıyor. Bir fikir başka bir armoniye, armoni yeni bir ritme, ritim başka bir ölçüye ve sonunda yeni melodilere açılıyor. Batiste için Mozart’ın eseri böylece yorumlanacak kapalı bir metin olmaktan çıkıp başka müziklere açılan bir portal haline geliyor.
Facile-Batiste ile başlayan albümün çıkış noktalarından biri Mozart’ın Do majör 16. Piyano Sonatı K.545. Batiste’in bu eserde sevdiği şey, Mozart’ın olağanüstü karmaşık bir müzikal zekâyı neredeyse bir çocuğun söyleyebileceği berraklıkta melodilere dönüştürebilmesi. Fakat Mozart’ta melodik zarafet duymuyor; özellikle sol elin ritmik, vurmalı karakterine dikkat çekiyor. Mozart’ın bas register’ındaki hareketten boogie-woogie’ye, stride’a ve caz piyanistlerinin sol eline uzanan görünmez bir hat kuruyor. İlginçtir, aynı ritmik düşünceyi Monk’ta da duyuyor. Böylece Alla Blues, Alla Turc Movement ve finaldeki Gospel Andante gibi parçaların dünyasına giriyoruz. Blues, gospel, ragtime, stride ve New Orleans geleneği Mozart’la diyalog halinde. Batiste’in “Black American Classical Music” dediği gelenek ile Avrupa klasik müziği birbirlerinin içine sızıyor. Black Mozart’ta İki ayrı tarih aynı klavyede yaşamaya devam ediyor.
Monk Meditations
Mozart’tan Monk’a geçtiğimizde ise oda bir anda farklılaşıyor.
Thelonious Monk denildiğinde çoğumuzun zihnine önce o köşeli melodiler, beklenmedik akorlar, aksayan ritimler ve tuhaf boşluklar gelir. Batiste Monk Meditationsta bütün bunların arkasındaki başka bir Monk’ı arıyor. Lirik, içe dönük ve sakin Monk’ı. Albümün sekiz parçası arasında Reflections, Crepuscule With Nellie ve Monk’s Mood gibi bestelerin bulunması bu nedenle tesadüf değil. Batiste, Monk’ın müziğinin içine girip orada bulunan sessizliği büyütüyor.
Albümün başlığı bile yaklaşımı ele veriyor. Meditations. Burada amaç Monk’ın ritmik bilmecelerini çözüp, onun küçük müzikal fikirlerinin çevresinde dolaşmak. Batiste serbest doğaçlamayı kullanarak melodileri genişletiyor. Monk’ın bestelerinin altında saklanan kırılganlığı ortaya çıkarıyor. Plak şirketi Deutsche Grammophon da albümü serbest ve içe dönük doğaçlamalar üzerinden tanımlıyor.Bu noktada Black Mozart ile ilginç bir terslik oluşuyor. Mozart’ı blues, gospel ve cazın içine doğru çeken Batiste, Monk’a geldiğinde onu başka bir yöne, neredeyse çağdaş klasik solo piyano resitalinin sessizliğine doğru götürüyor. Türlerin yön tabelaları bir kez daha anlamını kaybediyor.
Monk Movements
Ama Batiste için tek bir Monk albümü yetmiyor. Kendi ifadesiyle “one wasn’t enough.” Çünkü Monk’ın müziğinde meditasyon, hareket, mizah, ritmik gerilim, mimari ve müthiş bir fiziksel enerji var. Bunun için ikinci bir kapı açıyor: Monk Movements.
In Walked Bud, Blue Monk, Ugly Beauty ve Brilliant Corners gibi Monk klasiklerinin bulunduğu albüm, Meditationsın içe dönük dünyasının neredeyse karşı kutbunda duruyor. Batiste bu kez Monk’ın bestelerini çağdaş, büyük ölçekli ve virtüöz piyano yapıları gibi ele alıyor. Albümün sonunda yaklaşık on dört dakikaya yayılan Monk Movement ise bu düşüncenin zirvesi. Monk yalnızca bebop tarihinin büyük bestecilerinden biri olmasının yanı sıra, Batiste’in ellerinde bir konser salonu bestecisi gibi yeniden okunuyor.
İşte üç albümlük paketin en güzel oyununu şöyle tanımlayabilirim. Batiste Mozart’ta cazı ararken, Monk’ta klasik besteciyi buluyor.
Bir tarafta 18. yüzyıl Avrupa müziğini blues, gospel, ragtime ve stride üzerinden bugüne taşıyor; diğer tarafta 20. yüzyılın büyük caz bestecisini alıp onun müziğindeki biçim, yapı ve kompozisyon fikrini büyütüyor. Mozart New Orleans’a doğru yürürken Monk konser salonuna doğru ilerliyor. Yolun ortasında ise Batiste oturuyor.Aslında bu yaklaşım Jon Batiste’in müzik tarihine nasıl baktığını da anlatıyor. Onun dünyasında Bach, Mozart, blues, gospel, Charlie Parker ve Monk ayrı ayrı çekmecelerde durmuyor. Bach’ın kontrpuanından bebop’a, Mozart’ın ritmik sol elinden stride’a, Monk’ın birkaç notalık melodisinden klasik kompozisyon fikrine geçilebiliyor. Batiste için gelenek korunması gereken hareketsiz bir nesne ve yeni müzisyenlerin içine girip kendi cümlelerini eklediği yaşayan bir konuşma. GBH’ye verdiği röportajda söylediği gibi:
“Beethoven ve Mozart’tan bu yana çok şey oldu. Blues, gospel, caz, soul ve dünyanın sayısız başka müzik dili doğdu. Bunları geçmişin büyük bestecileriyle buluşturmak, insan yaratıcılığının devam eden zincirine yeni bir halka eklemek anlamına geliyor.”
Bu yüzden Black Mozart, Monk Meditations ve Monk Movementsı üç ayrı albüm olarak dinlemek mümkün, ama birlikte dinlediğimizde Batiste’in kurduğu büyük resim daha belirginleşiyor. İlki geçmişle konuşuyor, ikincisi içine dönüp dinliyor, üçüncüsü ise harekete geçiyor. Mozart ile Monk arasındaki iki yüz yılı aşkın mesafe giderek küçülüyor.
Sonunda piyanonun başında Jon Batiste kalıyor. Bir elinde Mozart’ın melodik berraklığı, diğerinde Monk’ın köşeli cümleleri; gerisinde New Orleans, blues, gospel, ragtime ve cazın koca tarihi. Hiçbirini diğerine benzetmeye çalışmadan hepsini aynı konuşmanın içine çekiyor.
Mozart cümleyi başlatıyor, Monk başka bir yüzyıldan cevap veriyor. Jon Batiste ise 2026’da piyanonun başına oturup konuşmayı devam ettiriyor.
■


