Dark Blue Notes, müzik dostlarıyla beraber yılı uğurluyor. Akademisyen, hevesli bir okur, müzik tutkunu ve yazar ALPER KALİBER 2025’de müziğin yaşamındaki yerini, yılın müzikal açıdan nasıl geçtiğini yazdı, bizi Latin Amerika’ya götürdü.
■
Müzik tutkunları için seyyahlık, doğal bir var oluş halidir. Müzikle tanışılan ilk andan itibaren ömür boyu sürecek bir seyyahlığa gönülden razı olunmuş olur. Öncelikle zihinsel/duygusal ama zamanla belki bir o kadar da fiziksel yolculuklara çıkma niyetidir müzik tutkunluğu. Bu seyyahlığı reddedenler için müzikle kendini sürekli yenileyen, daima canlı kalan bir ilişki kurmak mümkün olmaz. Çünkü müzik, insanı daima öğrenmeye, anlamaya, değişmeye açık olmaya çağırır; gerekirse yerleşik zevklerden, köklü alışkanlıklardan vazgeçmeyi talep eder. Her yaratıcı eylem gibi müzik de yıkıcıdır; konfor alanlarını zorlar, muhafazakârlığa, önyargılara ve peşin hükümlere tahammül göstermez. Seyyah olmayı reddedenler için müzik, zamanla yavanlaşır; sıradan bir tüketime, bir eğlence unsuruna dönüşür.
Oysa kendini yoklamaya, dönüştürmeye ve her an öğrenmeye gönüllü olanlar için müzik, bir yenilikler, yıkıp yapmalar ve imkânlar dünyasıdır. Tinsel, duygusal ve coğrafi sınırları sürekli genişleyen bir ses küredir artık. Her yeni ses, her yeni kayıt, her uzak sahne ya da küçük kulüp, bu kürenin yeni coğrafyalarını açar insana. Yeni derken önceden defalarca dinlenmiş bir 1955 Jimmy Raney kaydı da olabilir bu. Yıllar içinde demlenmiş, değişmiş, dönüşmüş müzik kulağıyla bir albüm, bir müzisyen yahut cazda bir dönem yepyeni olabilir, bambaşka şekillerde duyulabilir ve yepyeni anlamlara kavuşabilir. Müzik seyyahlığının en güzel yanlarından biri de budur: eskinin de yeni olabilme, yeni kalabilme imkanı. Daha da mucizevi ve nadir olanı ise hiç bilinmeyen dünyaların eşiğine geldiğin hissidir; Tanburi Cemil Bey’i, Tim Buckley’i, Mulatu Astatke’yi, John Coltrane’i ve Kohsuke Mine’yi ilk dinlediğimde tam da böyle hissetmiştim.




Öte yandan zihinsel ve duygusal haritalarımızı sürekli altüst eden müzik seyyahlığı, gayet fiziksel yolculuklara da itiverir insanı. Yeni bir ülkeye, yeni bir şehre gidecekseniz önce plak dükkanlarını, müzik mekanlarını ve o tarihlerdeki konserleri araştırırken bulursunuz kendinizi. Hatta bu yolculukları biraz da bunlar için yapar, gitmek istediğiniz coğrafyaları buna göre seçer hale gelirsiniz. Turist rehberlerinin mabetlerine gitmek yerine yarı karanlık bir plak dükkanında saatlerinizi geçirebilirsiniz. Ama çoğunlukla meyvelerini da toplarsınız bunun; müzik küreyi dolaştıkça içimizdeki dünyanın kapıları da açılır, bilgimiz görgümüz çoğalır, duyuşlarımız kavrayışlarımız zenginleşir. İsimleri bir yerlerden kulağımıza şöyle bir çalınmış albümler, müzisyenler, akımlar ve hatta plak şirketleri ete kemiğe bürünür, tanıdıklar alemine katılır.
Bu yazıda seyyahlığın beni ulaştırdığı uzak bir coğrafyadaki, Güney Amerika’daki müzik hallerinden söz edeceğim. Onlarca ülkesi, yüzlerce farklı etnik grubu ve kültürel kimlikleriyle Güney yahut Latin Amerika başlı başına bir evren. O evren içinde Brezilya tek başına bir kıta. Bu evreni tüm coğrafyaları ve tarihsel dönemleriyle bir makaleyle kapsamak mümkün değil. O nedenle bu yazının uğradığı duraklar, yaklaşık 10 ay yaşadığım São Paulo ve birkaç gün kaldırımlarında taban eskittiğim Rio de Janeiro (Brezilyalıların söyleşiyle Hiyu ci Cineyru) ve Salvador gibi şehirler olacaktır. Ama bunlar da başka yaşama ve müzikle bağ kurma biçimleri hakkında ip uçları vermeye, merak uyandırmaya yetebilir. Ne de olsa o Hollandalı küçük kız Amalia’nın günlüğüne yazdığı gibi Brezilya “ülke değil müzik”tir.
São Paulo’da bir devlet üniversitesi bana geçici süreyle ders verme teklifi yaptığında 20. yüzyıl müziğinin ana vatanlarından birine erişebilme heyecanı beni sardı. 200 milyonu aşan nüfusu, Türkiye’nin neredeyse 12 katına varan coğrafi büyüklüğüyle Atlantik Okyanusu’ndan ekvator çizgisine uzanan bu ülke, yerel ve ulusal bir çok müziğin ve onlara eşlik eden dansların, ruh hallerinin ve politik tavırların hayat bulduğu devasa bir sahnedir. Müziği icra edenlerle onu yaşayanların hiç boş bırakmadıkları bir sahne. Ülke coğrafyasının, etnik çeşitliliğinin, sömürge ve göç tarihinin, yoksulluğun, eşitsizliklerin ve sönümlenmeyen karnaval ruhunun şekillendirdiği çok çeşitli müziklerle her an nefes alan bir sahne.
Bugün artık Batıda müzik genellikle müzisyenlerden fiziksel ve duygusal mesafelenerek ve biraz da analitik bir kavrayışla dinleniyor. Müzik evcilleşiyor, kabına sığmaz coşkusunu çoğu kez yitiriyor, müzisyenin enstrümanına teknik hakimiyeti temel ölçüt haline geliyor ve müziği anlama ve yaşama biçimlerimizi kısırlaştırabiliyor. İcra edeni müziğin öznesi, dinleyeni nesnesi olarak kuran ikilik katılaşıyor. Oysa Brezilya parklarında, restoranlarında ve konser salonlarında değişen ölçülerde de olsa müzikle ilgili başka bir toplumsallık yaşanıyor. Buralarda müzisyenlerle, onlara söyleyerek, dans ederek, ritim tutarak eşlik edenler arasındaki ayrımların muğlaklaştığına çokça şahit oldum. Bu muğlaklık, müziği dinlenilen bir şey olmaktan çıkararak birlikte yaşanılan bir ruh haline, zihinsel ve fiziksel bir beraberliğe dönüştürüyor. Yerinde öylece dururken, dans ederken, şarkı söylerken ve aynı eslerde nefes alırken müziğin kollektif fizikselliği ortaya çıkıyor. Bağlar güçleniyor, duyuşlar ortaklaşıyor, müzik insanların içinde ve etrafında çoğalıyor.


Brezilya’da müzikle ilgili her deneyimin böyle yaşandığını iddia etmek gerçekçi olmasa da sıkça tekrarlanan bu pratikler, müziğin ülke insanının hayatındaki belirleyiciliğine işaret ediyor. Gündelik hayat bu durumun başka tezahürlerini sıkça karşınıza çıkarıyor. Örneğin, ucuzluğu, pratikliği ve daha güvenli oluşu yüzünden yüzlerce kez bindiğimiz taksilerin hemen hepsinde mutlaka müzik dinlendiğine tanık oluyoruz. İrili ufaklı hemen her restoranda ve barda haftanın birkaç günü bazen gitarını kapan bir müzisyen bazen de vurmalılarıyla, nefeslileriyle koca bir grup müzik yapıyor. Haftasonları parklarda, türlü çeşit festivallerde, bit pazarlarında canlı performanslar mutlaka oluyor. Paraty gibi küçük kentlerde bile bir köşeyi dönünce birdenbire karşınıza birlikte söyleyen, dans eden çıplak ayaklı çocuklar çıkabiliyor. São Paulo’nun ve Rio’nun kulüpleri sabaha dek türlü müziklerle çalkalanıyor. Bu iki şehir de Brezilyalı ve uluslararası müzisyenlerin sürekli sahne aldıkları birer Blue Note kulübüne ev sahipliği yapıyor. Parklarda ve meydanlarda kurulan bit pazarlarında plakçı sergileri uzayıp gidiyor. Plaklar hele de az bulunanlar Brezilyalıların ortalama gelirlerine göre oldukça pahalı olsalar da plakçı dükkanları hiç boşalmıyor.
İstanbul’dan 10.000 kilometre uzaklıktaki São Paulo’da da en belirgin cumartesi rutinimiz plakçı dükkanlarını ve sergilerini dolaşmaktı. Şehrin en güzel semtlerinden ve kültürel atardamarlarından Pinheiros’ta her cumartesi günü bir açık hava pazarı (feira) kurulur. Bu pazar, giysicileri, eski para, pul, antika ve el yapımı eşya tezgahları, plak sergileri ve türlü çeşit yiyecek satıcılarıyla görülmeye değer bir yerdi. Çok gün görmüş, yaşlı başlı amcalar nasıl genç kaldıklarını cümle aleme gösterircesine kurulan sahnede yerlerini alırlar ve saatlerce konuşup nefis müzikler yaparlardı. Sonradan sonradan anlıyorum ki müzisyenlerin kendi aralarında veya onları dinleyenlerle uzun uzun konuşmaları müzik ritüelinin bir parçasıydı bu topraklarda. Komşu bardan biralarımızı, bir masasına sıkıştığımız her zamanki tezgahtan churrasco’muzu (bir çeşit mangal) alarak onlardan yükselen müziği yaşamak tam bir şölendi.


Modern AVM’lerle dolu São Paulo, tüm diğer Brezilya şehirleri gibi pasajların ve pasaj kültürünün hala canlı olduğu bir şehir. Birçok plakçının toplandığı Galeria Do Rock ve Galeria Nova Barão da bilhassa cumartesilerimizin vazgeçilmez duraklarındandı. Bunların her birinde bazıları farklı tarzlara odaklanmış ondan fazla plakçı bulunurdu. Galeria Do Rock’ta Loja 314’teki Baratos Afins plakçısında Brezilya’ya gelmeden de dinlediğim ve çok sevdiğim gitarist ve şarkıcı Rosinha De Valença’nın “Um Violao Em Primeiro Plano” plağına rastladığımdaki sevincimi hala hatırlarım.
Artık bir arkadaşımız olan Quebrada Discos’tan João Pedro, yaşlarının imlediğinin çok ötesindeki müzik bilgileriyle Sonzera Discos’taki genç kadınlar, ender caz albümleri bulduğum Supernova’nın mensupları, hostes ablasının ABD uçuşlarından getirdiği nadir plakları abartılı fiyatlarla satan o genç adam ve dünyanın ilk görmeyen plakçısı olma umudumu yerle bir eden Celsom Discos’un sahibi, müzik tutkunluğunun hayatımıza kattığı kişilerden birkaçı yalnızca.
Bir de Bahia’nın o dehşetengiz nemli sıcağında ben, bir taburenin üstünde o küçük vantilatör yardımıyla nefes almaya çalışırken bana dinlettiği her plakla ayrı ayrı dans eden, hepsine bağıra çağıra eşlik eden o adamcağızı ve enerjisini unutamam. Ama João ile sohbetlerimizin tadı bambaşkaydı. Dükkanın köşesinde çalan kısık sesli bir Jobim melodisi eşliğinde Antonio Carlos Jobim ve João Gilberto’nun tuhaf alışkanlıklarını, 1970’lerin Brezilya müzik ortamını, Elis & Tom gibi kült MPB albümlerinin hiçbir kitapta rastlayamayacağım hikayelerini anlatırdı. O, Corinthians’ın, ben Fenerbahçe’nin bitmeyen çilesinden yakınırdık.


Bir de her ayın ikinci ya da üçüncü hafta sonunda São Paulo’nun her sefer başka bir köşesinde plak sergileri düzenleniyordu. Sergi dediysem Türkiye’de olsa buna festival derler. Kültür merkezlerinin ya da pasajların geniş salonlarında onlarca plakçı tezgâh açar, gün boyu sürecek muhabbet, alışveriş ve tatlı bir yorgunluk başlardı. Bu etkinliklerin başka Brezilya şehirlerinde de olduğunu tahmin etmek zor değil. Buralarda hiç duymadığım bir sürü albüm ve müzisyenle tanıştım ve nice güzel plağı hayatıma kattım. Brezilya’da herkes gibi plakçılarla da hemen muhabbet koyulaşabilir; tabii dil bariyeri biraz olsun aşılabiliyorsa. Brezilya’da üniversitedeki meslektaşlarım dahil en iyi İngilizce konuşanlar plakçılardır. Ülke müziğine gittikçe artan uluslararası ilgi, plak fiyatlarıyla birlikte plakçıların İngilizcesini de epey geliştirmiş görünüyor.

Dünyada tekinsizliği, emniyetsizliği, belirsizliği bir cazibeye dönüştürmüş bir şehir varsa o da kuşkusuz o ele avuca sığmaz Rio’dur. Zenginlikle acımasız yoksulluğun, gündelik sıradanlıkla gasp, hırsızlık gibi suçların, turistik yozlukla onlarca yılın kültürel dağarının iç içe geçtiği bir yeryüzü köşesidir burası. Turistik barlarındaki ucuz müzikleri, plajlar boyu uzanan onlarca prefabrik kafelerinde bağıra çağıra söylenen şarkıları, bir sokak köşesinde veya metroda ansızın bitiveren müzik icracıları, daha alımlı bossa nova ve caz barlarıyla Rio da bir şehir değil müziktir. Şehrin meydanında gene bir cumartesi günü gittiğimiz o açık hava pazarını hatırlıyorum. Birkaç olağanüstü yetenekli gencin yaptığı o şahane blues-rock müziğini duyarak tesadüfen bulmuştuk orayı. Metrelerce uzanan bir plakçı sergisinden onlarca müzik severle birlikte Brezilya ses evreninden payımıza düşeni toplamıştık.
Kuzeydeki Bahia eyaletinin Salvador şehrininse müziksiz geçirdiği neredeyse hiçbir an yok gibidir. Şehrin merkezindeki meydanda günün her saatinde, koca davulların başına geçmiş onlarca kişi capoeira ritimlerini hipnotik bir uyumla vurur. Bu hengâme bazen sabahın beş buçuğunda başlar, bazen gece boyu sürer. Meydanın restoranlarla çevrili kısmında ise her akşam samba, bossa nova, forró, caz ya da rock yapan gruplar sahne alır.
Modern Brezilya’nın ilk başkenti olan Salvador, aynı zamanda Batı Afrika’dan zorla getirilen milyonlarca insanın Brezilya’da ilk ayak bastıkları topraktır. Beyaz adamın onları mecbur ettiği uzun ve çok meşakkatli gemi yolculuklarından sağ çıkabilenler, ülkenin dört bir yanındaki pamuk, şeker kamışı, kahve ve kakao plantasyonlarına bu liman şehrinden dağılıyorlardı. Bugün nüfusunun büyük bölümünü siyahilerin oluşturduğu şehir, Afrika’dan taşınan ritimlerin, dansların, mutfakların ve gündelik hayat pratiklerinin belirgin biçimde hissedildiği; ülke içinde adeta kendi başına bir kültürel ada gibidir. Karayiplerle olan akrabalık da boşuna değildir: Samba-reggae müzisyenlerinin Portekizce söyledikleri reggae şarkılarında bu ortak damar hemen kendini belli eder.
Şehrin göbeğinde, restore edilmiş tarihi bir binaya yerleştirilmiş müzik müzesi, Salvador’un her mahallesinde başka bir müziğin filizlendiğini gösterir. Bu müzenin her bir odası, başka bir Bahia’lı müzisyene ayrılmıştır. Bu odalarda, ustaların yakınlarının ve müzisyen dostlarının yer aldığı; aynı zamanda 1930’lardan bu yana ülkenin sosyo-politik hayatına ışık tutan belgeseller döner bütün gün. Hele de Portekizce anlayan bir müzik tutkunu için ne paha biçilmez bir yerdir burası. 1960’ların ikinci yarısında Tropicália’yı başlatan ve Brezilya müziğinin seyrini değiştiren kuşağın birçok üyesinin Bahia’dan çıkmış olması da tesadüf sayılmaz. Caetano Veloso, Gilberto Gil, Gal Costa, Maria Bethânia ve Tom Zé gibi isimlerin ürettiği eserler, yalnızca Brezilya’nın değil, dünyanın dört bir yanının müzik hafızasında yer etmiş durumda.
Brezilya’da geçirdiğim aylar boyunca yaşadıklarım ve gördüklerim, müziğin haz alınan, üzerine düşünülen bir estetik alan olmanın ötesinde, bir yaşam biçimi, bir toplumsal varoluş olduğunu yeniden hatırlattı bana. Müzik seyyahlığının belki de en kıymetli yanlarından biri tam da budur: yeni coğrafyaları keşfederken kendini de müzik zevkini ve heyecanını da tazelemek. Kimbilir belki bir gün burası da sıradanlığın ve adaletsizliğin at koşturduğu bir ülke değil ‘müzik’ olur. Güney Amerikalı dostların sadaları tablada döndükçe hiç olmazsa evimiz, susmayan bir müzik oluyor.

■
Ardından: 2025 dosyası
Alper Kaliber Instagram
Alper Kaliber Medyascope


