Ben bir psikiyatristim. En son danışanım biraz önce muayenemden ayrıldı. Geceleri uyumaktan çok korkuyordu. Korkunç rüyalar tüm bedenini ele geçiriyordu. Odamın kapısını kilitledim. Çoktan akşam olmuştu. Jaluzileri hafifçe indirdim. Koltuğuma geçtim. Bose kulaklığımı taktım. Amacım biraz müzik dinleyip günün yorgunluğunu atmaktı, Iron Maiden biçilmiş kaftandı. Infinite Dreams ile başlayayım dedim.
Fırtınalı ve karlı gecelerde büyükannenizin anlattığı korkunç hikayeler gibi başlar şarkı. Hani göz kapaklarınız uykuya direnir ama hikâyenin devamını da duymak istersiniz ya öyle bir şey oldu o akşam. Çok direndim ama hızlıca uyku çukuruna yuvarlandım.
Kendime geldiğimde karanlık bir ormandaydım. Üstelik anestezinin verdiği hiçlik mutluluğu gibi hafızasızdım. Çok uzaklardan tanıdık bir ses geliyordu.
“Yanlış duymadım değil mi?”
Bruce Dickinson’ın davetkar, inatçı, muzip sesi gecenin sessizliğini yarıyordu. Ona eskiden hayranlarının seslendiği gibi “Bruce, Bruce” diye mırıldandığımı hatırlıyorum. Çok şaşkındım. Gözlerim karanlığa alışmıştı, rüzgârın ağaçları dövdüğü tarafa doğru Iron Maiden’ı bulmaya gidiyordum.
Şarkıda bateri sesleri iyice hissedilmeye başladı bu anda. Sanki benim vücudum baterinin ta kendisiydi ve bagetler bedenimde tepişiyordu. Biraz önceki hastam hiç uyumak istemiyordu, ben ise ömrümün geri kalanını rüyada geçirmek istiyordum.
Hikâye kısmı bitmiş, gitar cayırtıları ve gürültü artmaya başlamıştı. İçimden “işte Iron Maiden tarzı, işte bu!” dediğimi hatırlıyorum. Bol korku, gerçek dışılık, vasatlığa savaş açmış şarkı sözleri. Şarkının bu kısmında ritim bambaşka bir hal almaya başlar, tıpkı rüyalarımızın bölümleri gibi. REM uykusunun ilk bölümü çoktan başlamıştı bile; göz kaslarım da bundan nasibini almıştı. Gördüklerim karşısında beynim olan biteni algılamaya çalışıyordu ama yetişemiyordu. Titremeye başlamıştım. Hem rüyada, koltuğuna uzanan bir doktor, hem de karanlık bir ormanda konseri bulmaya çalışan biriydim.

Önümdeki tepenin ardında kırmızı bir ışık süzmesi gördüm. Ağaçların arasında yürürken garip bir inilti duydum, hemen bir meşe ağacının gövdesinin arkasına saklandım. Toprak yerinden oynuyordu. Çok korkmuştum. Biraz bekledim, sonra ağaçların arasında kırmızı gözleri sivri dişleri ile Eddie’yi gördüm. Albüm kapaklarında gördüğümden daha da korkunçtu. Saklandığım ağacın yanına kadar geldi. Ağzımı kapattım korkudan. Nefes bile almıyordum. O da Iron Maiden ritmine ayak uyduruyordu.
“Saklamana gerek yok, bütün bu yaşadığımız sonsuz bir rüya” dedi.
Saklandığım yerden çıktım. Göz göze geldik.
Tam bu sırada şarkı bir kez daha ritim değiştirdi. Acayip hızlandı her şey. Gitar riffleri havada uçuşuyordu. Birlikte koşmaya başladık. Kendimi, zamana karşı yapılan bir maraton yarışındaymışım gibi hissediyordum. Iron Maiden bayrağını, finişte başka müziksevere yetiştirmek için kaslarımı zorluyordum.

Sonunda düzlüklere ulaştığımda çok uzaklarda kalabalığı görebiliyordum. Kafamızı sağa çevirdiğimizde Bruce’un kullandığı Boeing 737-800 uçağını gördük.
“Ne manyaklık, burada pist yok. Nasıl indi?” diye sordum kendime.
Karanlığın içinde ormanda şekiller vardı çılgınca hareket ediyor eğilip bükülüyorlardı. Seyirciler hipnotizeydi. Sahneye iyice yaklaştım, tam da kalabalığı yararken baktım ki Eddie yanımda yok artık. Birden sahnede buldum kendimi. Sahneye son anda itilen biri gibi, ne yapacağımı şaşırdım. Sağa sola baktım, biraz kenara çekildim. Kalabalığın havadaki ellerini görebiliyordum.
Bruce çılgın gibi bir oraya bir buraya koşuyordu sahnede. Hoparlör üstüne tırmanıyordu. Bir ara göz göze geldik. Beni hiç yadırgamadı. Sadece grubu yönetmiyor adeta tüm enstrümanları kendisi çalıyordu.
Sona doğru kocaman bir çığlıktan sonra derinden gelen bir “Help Me, Help Me” ifadesi duyarsınız. Hastam da böyle demişti seansımızda. Bitmeye yakın bir haykırış daha gelir, bu sefer “Save me, Save me” diye seslenir: “Yardım et! Yardım et bana, gerçeklerimi bulmakta”. Şarkıyı duyuyordum ama sesi çok cılız geliyordu. Rüyasına girmeye çalışıyordum ama nafile.
Son düzlükte, şarkının son bölümünde, gitarın hızına yetişemez olursunuz. Bayrağı diğer koşucudan almış, bitiş çizgisine koşarsınız. Herkes bekliyor sizi. Bitiş çizgisini geldiğinizde “Again, and again, and again, and again” diye haykırır Bruce. Dizlerinizin üstüne kapaklanırsınız. Anlarsınız ki bu kâbus peşinizi bırakmayacak. Hafif fırlama bir gülüş dudaklarınızda, belli ki hem korkmuş hem de çok zevk almaya başlamışsınızdır.
Sonra birden ayaklarım çekildi. Kendimi koltuğuma düşerken buldum. Gözümü açtım, ter içindeydim, kafamı kaldırdım, jaluzinin arasından günün ilk ışıkları sızıyordu içeri. Kulaklığımı çıkarttım, masamdan siyah ajandamı aldım ve şu aşağıdaki cümleleri yazdım.
Size bir tavsiye; bence şimdi kafanızı yastığın altına gömün, ama tek gözünüz açık, karanlıkta. Cesaretiniz varsa kapınızın altından sızan Iron Maiden müziğini yatağınıza davet edin. Artık sonsuz rüyalarla berabersiniz. Bundan sonra siz de hastam gibi karanlık çöktüğünde uykuya dalmaktan korkacaksınız.
Oktay Gökkaya’nın diğer yazıları
Dark Blue Notes’da görüş yazıları
Spotify: Iron Maiden – Seventh Son of a Seventh Son


