Caz, funk ve groove’un kesiştiği yerde Kinga Głyk ile karşılaşıyoruz. Kinga aslında hiçbir zaman “ben müzisyen olacağım” diye plan yapmamış biri. Çocukluğundan beri hayat onu adım adım müziğe taşımış gibi. Kimi zaman riskli, kimi zaman yıldırıcı olmuş bu yol, ama o hep açık kalmış gelişmeye de yeniliklere de. Kendi tabiriyle onun için müzik bir dil; bas gitar ise kendi sesi. “Ben çok iyi şarkı söyleyemem, bu yüzden bas çalıyorum” diyor mesela. Ve gerçekten de şarkı söylemesine gerek yok; parmaklarının tellerden çıkardığı melodiler çok daha fazlasını anlatıyor ve bence genç cazda ihtiyaç duyduğumuz bir isme dönüşmesinden dolayı işlerin böyle ilerlemesi hiç de fena olmamış.
Onu ilk defa geniş kitlelere tanıtan, 2016’da paylaştığı Eric Clapton’ın Tears in Heaven cover’ı oldu. O video kısa sürede viral oldu ve caz dünyası genç bir yetenekle tanıştı. Ardından Marcus Miller, Michael League gibi devlerle aynı sahneyi paylaştı, Avrupa’nın dört bir yanında konserler verdi. Hatta caz takipçileri ona “Avrupa genç cazının kurtarıcısı” adını bile verdi. Ama Kinga, sosyal medyadaki bu şöhreti de biraz mesafeli karşılıyor: “Bugünlerde müzik o kadar kalabalık ki, değerli şeyler bazen kaybolup gidiyor. ‘Beğeniler’ her şeyin önüne geçebiliyor” diyor.
Bu bağlamda aslında dönemin müzik anlayışına iyi bir yerden değiniyor. Artık müzik öylesine kalabalık ki, bu alanda felsefesi olan ve üreten insanlar bu kalabalığın arasına girmek istememekte haklı. Taleplerin gölgesinde kalanlara bir göz atmamız müziğin ne olmadığını anlamamızda yardımcı olabilir.

Kinga’nın diskografisine bakınca her albümün onun yolculuğunda ayrı bir iz bıraktığını görüyorsunuz. Dream (2019) mesela, onun için büyümenin bir parçasıydı. “Her prova, her sahne, her albüm beni değiştiriyor” diye anlatıyor bu o süreci.
Sonrasında gelen Feelings (2021) ise bambaşka bir yerde duruyor elbette. Głyk’in en kişisel işidir bu albüm. Çoğu parçayı tek başına yazmış, bu kez stüdyoya girmeden önce her şeyi ince ince düşünmüş ama bu titizlik, müziği daha katı bir hale getirmenin aksine, funk’tan R’n’B’ye, cazdan folk’a uzanan daha özgür, daha derin bir ses dünyası çıkarmış ortaya. Albümün merkezinde yer alan “What Is Life” parçasında sorduğu soruya kulak vermeden edemeyeceğim: “Duygular olmadan biz ne olurduk? Bazen acıtırlar, bazen mutlu ederler ama onsuz boş olurduk. Sözler her zaman anlatamaz, ama müzik anlatabilir.” Bu yüzden, müziğin eşlik ettiği her anı çok değerli buluyorum. Notalar, bazen satır aralarına sığdıramadığımız hikâyelerimize en güzel eşlikçi.

Kinga Głyk’i sahnede izleyen herkesin hemfikir olduğu bir nokta var; sahnede yalnızca bas çalmıyor aynı zamanda dinleyiciyle de iletişim kuruyor çünkü çaldığı her nota bir cümle gibi hissettiriyor ve bütün bunları yalnızca tek bir enstrümanla yapıyor. O yüzden Kinga’yı dinlemek bir konserden öte bir deneyim. Enstrümanıyla bütünleşen Kinga’yı dinlemek, müzikle içten bir sohbet ediyormuşsunuz gibi hissettiriyor ve bu bence günümüz müzik dünyasında mahrum kaldığımız bir nokta.
İşte tam da bu yüzden, 10 Ekim’de Frankhan sahnesinde onu canlı dinlemek çok özel olacak. Daha önce Kinga’yı sahnede görmediyseniz, bu konser onun hislerini ve hikâyelerini müzik aracılığıyla paylaşma biçimine tanık olmak için eşsiz bir fırsat.
Tuba İldeş’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
Turgay Yalçın’ın Kinga Głyk röportajı


