David Bowie’nin Ziggy Stardust’a veda ettiği gece, bir fotoğraf karesi sessizce tarih yazdı. Artık Ziggy Stardust yoktu ve üç efsane isim, Lou Reed, Mick Jagger ve David Bowie bir masanın etrafında başlarını birbirine yaslayıp, kalpten gülümsüyorlardı. O an, müzikten, dostluktan, bir devrin alter egosundan ölümsüzlük hikâyesi doğdu. Artık Ziggy Stardust yoktu.
Tarihler 3 Temmuz 1973’ü gösteriyordu. O gece Londra yazı oldukça nemliydi. Şehir nefesini tutmuş, her köşede Ziggy Stardust’tan söz ediliyordu. Gerçekliğin ve geleceğin sınırlarını sarsan uzaylı rock yıldızı, artık sahneden çekilecekti. David Bowie unutulmaz sahne karakteri Ziggy’ye, Hammersmith Odeon’da son kez hayat verecekti. Hiç kimse, sahnede, kuliste ve sonrasında yaşanacakları tahmin edemezdi. Kırmızı kadife perdelerin ardından David Bowie’nin Ziggy Stardust olarak çıktığı an, seyirciler çığlığa boğuldu. Gecenin asıl şaşkınlığı, konserin sonlarına doğru geldi. Mikrofonu eline alan Bowie, karanlık salonu selamladı: “Bugün grup olarak son gösterimizi yapıyoruz. Teşekkür ederiz. İyi geceler.“
Salonda buz gibi bir sessizlik oldu. Bowie orada sadece bir konseri değil, kendi yarattığı bir evreni, bir karakteri ve belki de gençliğini gömüyordu. Ziggy ölmüştü. Ama parti şimdi başlıyordu.
Hammersmith Odeon’un sahne arkası, yıldızlar geçidi gibiydi o gece. Rock tarihinin tanrıları bir aradaydı. Lou Reed, koyu gözlüklerinin ardından etrafı süzüyor, sessiz bir asaletle köşede duruyordu. Mick Jagger beyaz işlemeli ceketinin içinde pırıl pırıl parlıyordu. Ve her zamanki gibi, kalabalığın içinde, dikkat çekmeden, sakin durmayı başaramıyordu. Bowie ise Ziggy’den arta kalan o tuhaf melankoliyle bir sigara yakmış, oradaki herkesi uzaktan izliyordu. Bowie, bir anda aklına gelen bir fikir ile irkildi. Yakınlarda bulunan London Cafe Royale’e gitmeyi önerdi. Gece uzundu. Gece kulübüne gidip, eğlenceye orada devam edecektiler. Kulüpte aynı masa etrafında, Lou Reed, Mick Jagger ve David Bowie baş başa vermiş, sarmaş dolaş gülüyorlardı. Üç dev adam, birbirlerinin kulaklarına bir şeyler fısıldıyor ve sanki tüm dünyayı dışarıda bırakmanın hazzını yaşıyorlardı. Hiç kimsenin beklemediği bir anda, rock müzisyenlerin fotoğrafçısı Mick Rock fotoğraf makinesini kaldırdı. Ardı ardına deklanşöre bastı. Bu sadece bir fotoğraf karesi değildi. Bu bir veda belgesiydi.

Ziggy: Bir Hayalden Fazlası
Ziggy Stardust, Bowie’nin yaratıcı zihninin parlak ve tehlikeli! köşesinden çıkmıştı. 1972 yılında yayınlanan The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars, salt bir albüm değildi. Bir yaşam tarzıydı. Bowie, bu karakterle birlikte başka bir gezegene gitti. Seksin, sanatın, uzayın, punk’ın, glam rock’ın bir karışımıydı Ziggy. Karakter Bowie’ye musallat olmuştu. Ziggy, yavaş yavaş Bowie’nin ruhunu ele geçiriyordu. Bowie şöyle dedi: “Ziggy’yi yarattım ama o beni tüketti.”

Uyuşturucunun, şöhretin, kimlik bulanıklığının eşiğinde sallanan Bowie için bu karakterin sahneden silinmesi gerekiyordu. Ve işte o gece, Bowie kendisini sahnede gömdü.
Lou Reed: Sessizliğin İçindeki Gürültü
Lou Reed’in Ziggy’ye gelişi başlı başına bir hikâyeydi. Velvet Underground’dan sonra kendi yolunu çizen Reed, 1972 yılında Transformer albümünü Bowie ve Mick Ronson’ın prodüktörlüğünde çıkarmıştı. Walk on the Wild Side, rock tarihine kazınmıştı bile. Hammersmith Odeon’daki Bowie’nin son Ziggy performansında, Reed’in yüzünde bir tebessüm vardı. Bowie’ye minnettardı. Reed’in New York’un karanlık, dışlanmış yüzünü anlatan müziği, Bowie’nin evrensel anlatısıyla birleşmişti. Onlar birbirlerini tamamlıyorlardı. David Bowie, Lou Reed için “karanlığın içinde yanan bir mumdu” demişti.
Reed ise Bowie’yi şöyle anlatıyordu: “O, rüya görmeyi bilen bir adamdı. Benim rüyam yoktu, onun yanında öğrendim.”
Mick Jagger: Sahnenin Sonsuz Oyuncusu
Mick Jagger, o gece partide Ziggy’ye veda etmeye gelmişti, evet… Aynı zamanda Bowie’yle olan kendi karmaşık ilişkisine de dönüp bakıyordu. The Rolling Stones’un lideri olarak Jagger, hem bir rakip, hem de bir dosttu Bowie için. İkisi de sahnede tüy gibi hafif, sokakta kaya gibi serttiler. Ve her zaman birbirlerinin karizmasına hayran olmuşlardı. Dedikodular hep dolaşmıştı. Aralarındaki ilişki bir aşk mıydı, yoksa sonsuz bir sahne arkadaşlığı mı? 1970 yılında çekilen özel bir fotoğraf albümünde Bowie ve Jagger’ın aynı yatakta sabah kahvesi içerken çekilmiş bir kare vardı. Medya çılgına dönmüştü. Ama onlar hiçbir şeyi yalanlamadı. Hiçbir şeyi doğrulamadı da. Jagger o gece Bowie’ye sarıldığında, “Beni kıskanıyorsun” demişti gülerek. Bowie ise, “Sadece ışığını ödünç alıyorum.” diye yanıtlamıştı.

Gece ilerledikçe mekânda bir sis oluşuyordu. İçilen sigaralar, kadehler, kokular, ışıltılı ceketlerin parıltılarıyla birleşiyordu. Iggy Pop köşede bağırıyor, Marianne Faithfull gülerek Bowie’ye bir şeyler fısıldıyordu. Freddie Mercury uzaktan gülümseyip başını eğiyor, Marc Bolan bir koltukta kendi başına bira içiyordu.
Ama gecenin merkezinde üç kişi vardı: Lou Reed, Mick Jagger ve David Bowie. Onlar bir masaya oturmuş, kafalarını birbirine yaklaştırmış, geçmişi, geleceği ve belki de hiç konuşulmayan şeyleri konuşuyorlardı. Fotoğraf, zamanın içinden geçip bugünlere gelen bir tanık. Lou Reed’in kıvırcık saçları, Jagger’ın teatral yüz ifadesi, Bowie’nin pırıltılı ceketi… Hepsi bir hikâye anlatıyor. O an üç adam, kendi kimliklerinden çıkıp birbirlerinin hayal dünyasına girmiş gibiydiler. Orada cinsiyet yoktu, zaman yoktu, ego yoktu. Sadece dostluk vardı. Ve müzik. Fotoğrafın ardında bir kamera vardı ama önünde bir tarih yazılıyordu. Bazen bir kare, bin şarkıdan daha fazlasını anlatır!
Ziggy’nin Ardından
Ziggy sonrası Bowie’nin hayatı hızla karanlığa gömüldü. Los Angeles’ta geçen aylar boyunca Bowie sadece süt ve biberle beslendiğini söylüyordu. Kokain bağımlılığı artmış, halüsinasyonlar görmeye başlamıştı. “Dünyayı kurtarmam gerektiğine inanıyordum” diyecekti yıllar sonra. 1976 yılında Berlin’e taşındı. Yanında kim vardı? Iggy Pop. Ama Lou Reed her zaman zihninde dolaşıyordu. Bowie, Berlin’de Reed’in Berlin albümünü tekrar tekrar dinliyordu. Reed’in o kasvetli vokalleri, Bowie’nin iç savaşında yankılanıyordu. Lou Reed ile olan bağı Berlin’de hiç kopmadı. Birbirlerine doğrudan değil, müzikle mektup yazıyorlardı. Reed’in Kill Your Sons şarkısında Bowie’nin etkileri açıkça hissediliyordu. Bowie ise Heroes’da Reed’e selam gönderiyordu.
1985 yazında, Live Aid için David Bowie ve Mick Jagger Dancing in the Street şarkısını yeniden seslendirdi. Klip, iki adamın enerjisini ve arasındaki çekimi kelimelere dökmeden anlatıyordu. Kıyafetler, danslar, bakışmalar… Video yayınlandığında, izleyenler şunu sordu: “Bunlar gerçekten arkadaş mı, yoksa sahnede tutkulu bir aşk mı yaşıyorlar?”
David Bowie bir keresinde şöyle demişti: ”Sahne bizim yatağımız gibiydi. Her şey orada mümkündü.”
Ne kadarını yaşadılar, ne kadarını oynadılar bilemiyoruz. Ama bu belirsizlik bile onların efsanesinin parçasıydı.

Lou Reed 2013 yılında hayata veda etti. Bowie ise 2016 yılında, son albümü Blackstar ile sessizce göğe süzüldü. Mick Jagger hâlâ sahnede, hâlâ dans ediyor. O fotoğrafa bakınca, zamanın en çok Bowie ve Reed’in gözlerinden çekilip gittiğini hissediyorsunuz. Ziggy Stardust sahneden indiğinde aslında o gece yıldızlar dünyaya veda etti. Ve üç adam, müziğin en karanlık, en ihtişamlı gecesinde bir araya gelip birbirlerine bir an için sonsuzluğu fısıldadılar. Bence onlar bir fotoğrafın içinde değil, bir çağın kalbinde sıkışıp kaldılar. Ziggy gitti ama gecenin ışığı hâlâ orada: Üç adam, bir dostluk ve sonsuz bir müzik.
■ The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars Spotify
■ Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
■ Dark Blue Notes’da Portreler
■ David Bowie ve Yeniden Diriliş
■ Gözlerimi Kör Eden David Bowie Sevgisi
■ Sanat Bizim İçin: Ressam Müzisyenler


