Bir basçı olarak enstrümanının sınırlarını zorlayan müzisyenleri takip ediyorsanız, Flea’nın bende neden ayrı bir yeri olduğunu anlatmak çok da zor değil gibi. Red Hot Chili Peppers’ın müziğiyle tanıştığım ilk yıllarda, bas gitarın yalnızca ritmi taşıyan bir enstrüman olmadığını bana gösteren isimlerden biriydi. Onun çaldığı her nota, bas gitarın bir grubun karakterini ne kadar değiştirebileceğini fark ettiriyordu. Bu yüzden Flea’nin yıllardır içinde taşıdığı başka bir müzikal kimliğe, trompete, nihayet bu kadar güçlü bir alan açması benim için sıradan bir yan proje haberinden çok daha fazlası.
27 Mart 2026’da Nonesuch Records etiketiyle yayımlanan Honora, Flea’nin ilk solo caz albümü. Fakat albümü yalnızca “bir rock yıldızının caz albümü” olarak tanımlamak, bence yaptığı şeyi biraz hafife almak olur. Çünkü burada karşımızda yeni bir türe göz kırpan bir rock basçısından ziyade, müziğe başladığı yıllara geri dönen bir müzisyen var.

Onu yıllardır dinlerken sevdiğim şey sadece kullandığı teknikler ya da çalımındaki o bitmek bilmeyen enerji değildi; bir groove’un içine ne kadar doğal yerleşebildiği, birkaç notayla bile parçanın karakterini değiştirebilmesiydi. Honora’da bu yaklaşımın trompetine de yansıdığını hissediyorum; aksanları, boşlukları ve ritmik hareketi kullanarak müziğin nabzını belirliyor. Belki de bu yüzden trompetini dinlerken bile zaman zaman, karşımda bir basçının melodik düşündüğünü hissediyorum. Bütün bunları dinlerken, Flea’nin aslında yalnızca “iyi bir basçı” olmadığını bir kez daha hatırlıyorum. Onun asıl enstrümanı kendi varlığı sanki.

Flea’nin cazla ilişkisi de zaten yeni değildi. Çocukluğunda üvey babası, caz müzisyeni Walter Urban Jr.’ın etkisiyle bu müziğin içinde büyüdü. Trompet de onun müzik hayatında Red Hot Chili Peppers’tan çok daha önce vardı. Dolayısıyla Honora’yı bir tür geri dönüş albümü olarak dinlemek mümkün. Hatta albümün en ilginç taraflarından biri de burada yatıyor: Flea, yıllardır tanıdığımız o enerjik basçı kimliğini tamamen geride bırakmıyor; aksine, o enerjiyi başka bir enstrümanın ve başka bir müzik dilinin içine taşıyor.
Bu noktada albümün prodüksiyonunda Josh Johnson’ın rolü özellikle önemli. Jeff Parker, Anna Butterss ve Deantoni Parks’tan oluşan kadro da Flea’nin trompetini tek başına öne çıkarmak yerine, etrafında yaşayan ve sürekli hareket eden bir müzikal alan yaratıyor. Gitar, kontrbas ve davul birbirine yalnızca eşlik etmiyor; parçaların atmosferini birlikte şekillendiriyor. Bu nedenle Honora, bir trompet albümünden çok daha fazlası gibi hissettiriyor.
Albümdeki altı özgün beste, Flea’nin turneler sırasında şekillendirdiği fikirlerden doğuyor. Burada cazın doğaçlamaya dayalı yapısıyla daha modern ve deneysel düzenlemeler yan yana geliyor. Flea’nin bas gitardaki yaklaşımını düşündüğümüzde bu aslında oldukça doğal. Onun müziğinde ritim hiçbir zaman yalnızca arka planda duran bir unsur olmadı. Honora’da da ritim, melodinin kendisi kadar anlatının bir parçası gibi hissettiriyor bana.
Albümün cover seçimleri ise Flea’nin müzikal dünyasının ne kadar geniş olduğunu gösteriyor. Frank Ocean’ın “Thinkin Bout You” yorumu, parçanın R&B köklerini korurken daha atmosferik ve caz merkezli bir karakter kazanıyor. Funkadelic’in “Maggot Brain” yorumu ise Flea’nin geçmişiyle bugünü arasında daha doğrudan bir bağ kuruyor. Eddie Hazel’ın psikedelik mirası, Flea’nin caz yaklaşımıyla birleştiğinde parça tanıdık ama aynı zamanda farklı bir yerde duruyor. Ann Ronell’in klasikleşmiş bestesi de albümün geçmişle kurduğu ilişkiyi tamamlıyor.
Konuk müzisyenler de bu dünyayı genişletiyor. Thom Yorke’un “Traffic Lights” üzerindeki klavye, synth ve vokal katkısı parçaya daha karanlık ve atmosferik bir boyut kazandırırken, Nick Cave’in “Wichita Lineman” yorumundaki vokali parçayı neredeyse bir hikâye anlatısına dönüştürüyor. Bu iki ismin varlığı, albümün yalnızca caz çevresinde kalmadığını; Flea’nin yıllardır içinde bulunduğu alternatif ve deneysel müzik dünyasıyla da bağ kurduğunu gösteriyor.
Benim için Honora’nın en etkileyici tarafı ise Flea’nin kendisini yeniden tanımlamaya çalışmaması. Yıllardır bildiğimiz Flea burada yok olmuyor; sadece başka bir enstrümanın arkasından kendisini yeniden ifade ediyor. Bas gitarı elinden bırakıp trompetin başına geçtiğinde bile ritim duygusu, enerjisi ve müzikal merakı hâlâ duyuluyor.
Belki de albümün asıl hikâyesi tam olarak bu: Bir müzisyenin yıllar boyunca kendisine eşlik eden kimliğini bir kenara bırakıp, çok daha eski bir yerine geri dönmesi. Flea için bu yer caz ve trompet. Benim içinse Honora, sevdiğim bir müzisyenin başka bir enstrümanda neler yapabileceğini görmekten çok, iyi bir müzisyenin hiçbir zaman tek bir enstrümanla tanımlanamayacağını hatırlatan bir albüm oldu. Her şeyden önce, Honora’yı bu kadar özel yapan şey Flea’nin yeni bir şey keşfetmesi değil; çok uzun zaman önce bıraktığı bir ‘ukte’yi yeniden hayatına dahil etmesi. Belki de bazı yolculuklar yeni bir yere varmakla değil, insanın yıllar önce bıraktığı yere yeniden dönebilmesi ve onu bugünkü kimliğiyle yeniden dönüştürebilmesiyle ilgilidir.
■
Dark Blue Notes’ta Tuba İldeş
Dark Blue Notes’da Vitrin
Flea resmi web sitesi


