Tarifsiz üzgünüm. Dolly Parton’ı yitirdik. Üstelik geçmişini anlatıp kenara çekilmiş bir ismi değil; seksen yaşında hâlâ yeni şarkılar yazan, yeni projeler kuran ve kendi hayat hikâyesini Broadway’e taşımaya hazırlanan Dolly’yi.
Adını taşıyan Dolly: A True Original Musical için hazırlıklar çoktan başlamıştı. Ön gösterimleri Aralık 2026’da New York’taki St. James Theatre’da başlayacak, resmî açılışı ise özellikle Dolly’nin 81. doğum günü olan 19 Ocak 2027’de yapılacaktı.
Bu tarih rastlantı değildi. Dolly Parton kendi hayat hikâyesinin açılış gecesini doğum gününe yerleştirmişti.
Üstelik gösteri, dışarıdan birilerinin Dolly Parton üzerine hazırladığı sıradan bir biyografik yapım olarak tasarlanmamıştı. Metnini Dolly, Maria S. Schlatter ile birlikte yazmıştı. Yıllardır bildiğimiz şarkılarının yanına gösteri için yazdığı yeni parçalar da eklenecekti. Yönetmen koltuğunda Bartlett Sher oturacaktı.
Dolly bunu kendi cümlesiyle de çok güzel tarif etmişti: Hayatının zaten başlı başına bir gösteri olduğunu söylüyor, onu Broadway’de seyirciye anlatacağı günü bekliyordu.
O gösterinin ilk sahnesini Broadway’den çok uzakta aramak gerekir.
19 Ocak 1946’da Tennessee’nin Great Smoky Mountains eteklerindeki Locust Ridge’de, on iki çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Sonradan pırıltılarla, taşlarla, dev saçlarla ve yüksek topuklarla özdeşleşecek Dolly Parton’ın hikâyesi, kalabalık bir evde, kilisenin ve dağların sesinin iç içe geçtiği yoksul bir çocuklukta başladı.
Daha küçücük bir kızken şarkılar yazmaya koyulmuştu.
Dolly’nin sonraki hayatını anlamak için çocukluğundan kalma küçücük bir ayrıntı bile yeterli aslında.
Annesi, kendilerine verilmiş kumaş parçalarını bir araya getirerek küçük Dolly’ye bir palto dikmişti. Evde sevgiyle hazırlanmış bu renkli palto, okulda yoksulluğuyla alay edilmesine yol açtı. Yıllar sonra Dolly o günü Coat of Many Colors’a dönüştürdü. Şarkı, yoksulluğu romantikleştirmeden mahcubiyeti, anne sevgisini ve çocukluk gururunu birkaç dakikanın içine yerleştiren mücevher değerinde bir anlatıya dönüştü. Dolly Parton’ın şarkı yazarlığının özü de biraz bu hikâyede saklıydı.
Büyük olayların peşinden gitmesine gerek kalmıyordu. Bir palto, başka bir kadın, sona yaklaşan bir ortaklık, sabah dokuzda başlayıp akşam beşte biten bir iş günü… Gündelik hayatın içinde yakaladığı ayrıntıları son derece yalın sözlerle büyük hikâyelere dönüştürebiliyordu.
Jolene bunun en güzel örneklerinden biri.
Öfke yoktu, tehdit de… Şarkının merkezinde gerçekleşmiş bir aldatmadan çok, bir kadının başka bir kadına bakarak kendi korkusunu itiraf edişi duruyordu. Dolly anlatıcısını güçlü göstermeye çalışmıyor; tam tersine kırılganlığını açık ediyordu. Jolene’in güzelliğini kabul ediyor, sevdiği adamı ondan almamasını istiyordu. Korku, hayranlık ve çaresizlik birkaç dakikalık bir şarkının içinde birbirine karışıyordu.
Jolene’in yarım yüzyıldan fazla zaman sonra hâlâ bu kadar güçlü duyulmasının nedenlerinden biri de buydu.
Dolly Parton insan duygularını süslemiyordu. Süsü kendisine saklıyordu. Peruklar, payetler, yapay kirpikler, yüksek topuklar ve bilinçli biçimde abartılmış bir görüntünün arkasında son derece ciddi bir şarkı yazarı duruyordu.
Daha da önemlisi, Dolly bu görüntüyü başkalarının eline bırakmadı. Kendi imgesini kendisi kurdu. İnsanların onun görüntüsüyle dalga geçmesine de rahatlıkla karşılık verebildi; çünkü kendisine gülmeyi zaten biliyordu. Belki özgürlüğünün önemli bir bölümü burada yatıyordu.
Başkalarının kendisini nasıl tarif edeceğini beklemedi. Kendisini kendisi tarif etti. Aynı bağımsızlığı kariyerinde de gösterdi.
1967’de The Porter Wagoner Show kadrosuna katılması hayatındaki büyük dönüm noktalarından birine dönüştü. Wagoner’la birlikte country dünyasının en sevilen ikilileri arasına girdiler. Fakat Dolly bir süre sonra kendi yolunda yürümek istedi.
Ayrılık kolay gerçekleşmedi. Sonunda söylemekte zorlandığını bir şarkıyla anlattı: “I Will Always Love You.”
Bugün birçok insanın zihninde Whitney Houston’ın olağanüstü yorumuyla yaşayan bu şarkı bir aşk ilişkisinin bitişinden doğmadı. Dolly’nin Porter Wagoner’a vedasıydı. Wagoner şarkıyı dinlediğinde ağladı. Dolly ise gitti.
Bu hikâye Dolly Parton’ı anlatmak için neredeyse kusursuz. Kavga etmek yerine şarkı yazdı. Ama şarkının bütün zarafetine rağmen kararından dönmedi. I Will Always Love You’daki sevgi de gerçekti, gidiş de.
Yıllar sonra Whitney Houston’ın sesiyle şarkı bambaşka bir hayata kavuştu ve popüler kültür tarihinin en büyük kayıtlarından birine dönüştü. Bütün o görkemli yorumun altında ise hâlâ Dolly Parton’ın son derece yalın birkaç cümlesi duruyordu.
Dolly’nin gücü biraz da burada ortaya çıkıyordu. Bir şarkıyı kendisine ait olmaktan çıkarıp herkesin hayatına bırakabilmek. Sonra “9 to 5” geldi.
Daktilo sesini çağrıştıran ritmi, çalışan kadınların gündelik sıkışmışlığını anlatan sözleri ve Jane Fonda ile Lily Tomlin’in de yer aldığı filmle birlikte Dolly artık country dünyasının çok ötesine geçmişti.
Yaptığı şey yine aynı yere bağlanıyordu: Hikâye anlatmak. Bu kez kendi çocukluğunu ya da kişisel bir vedayı değil, sabah dokuzdan akşam beşe başkasının düzeni içinde yaşayan kadınları anlatıyordu.
Country’nin içindeki yeri çok büyüktü ama Dolly Parton’ı bu türün sınırları içinde tarif etmek giderek zorlaştı. Pop’a geçti. Sinemaya girdi. Emmylou Harris ve Linda Ronstadt’la Trio’da buluştu. Bluegrass’a döndü. Başka kuşaklardan isimlerle aynı kayıtlarda yer aldı.
Rock and Roll Hall of Fame’e seçildiğinde önce kendisini bu unvana layık görmediğini söyledi. Sonra meseleyi kendi yöntemince çözdü ve Rockstar albümünü yaptı. Bu da çok Dolly’ceydi.
Bir kapının kendisine açılmasını beklemek yerine o kapının içinden nasıl geçeceğine kendisi karar verdi. Hangi türün içine girerse girsin Tennessee’den getirdiği hikâye anlatıcılığı ses örgüsünün içinde kalmayı sürdürdü. Bir de nereden geldiğini hiç unutmaması…

Babası Lee Parton okuma yazma bilmiyordu. Dolly yıllar sonra bunun babasının hayatındaki olanakları nasıl sınırladığını düşündü ve 1995’te doğduğu Sevier County’de çocuklara ücretsiz kitap gönderen Imagination Library’yi kurdu. Küçük bir yerel girişim zamanla ülkeleri aşan dev bir projeye dönüştü ve yüz milyonlarca kitabı çocuklarla buluşturdu.
Dolly’nin anlattığına göre babası, çocukların kızına “Book Lady” demesinden, onun yıldız olmasından bile daha fazla gurur duyuyordu. Sanırım Dolly Parton’ın hayatındaki en güzel ayrıntılardan biri bu. Dünyanın tanıdığı o dev saçların, taşların ve sahne ışıklarının ardındaki kadın, babasının gözünde sonunda “Kitapçı Kadın” olmuştu. Bütün o pırıltının altındaki Dolly’yi anlatan çok güzel bir ayrıntı bu.
İnsanların hafızasında yarattığı görüntüyle yaşamının gerçekliği arasında gidip gelirken, bu iki dünyayı birbirinden ayırmaya hiç çalışmadı. Tam tersine ikisini aynı hikâyenin parçaları haline getirdi.
Tarifsiz üzgünüm. Çünkü hayatına baktıkça karşımıza bir kariyer çizgisinden çok daha fazlası çıkıyor. Kendi şarkılarını yazan, görüntüsünü kendi belirleyen, kararlarını kendi veren ve geldiği yeri saklamaya hiç ihtiyaç duymayan bir kadın…

Ve bütün bunların yanında Carl Dean. Dolly’nin şöhretinin ihtişamından uzak durmayı seçen, yaklaşık altmış yıl boyunca hayatını paylaştığı adam.
Carl Dean’i 2025’te kaybetti. Dolly’nin bu kayıptan sonra söylediklerini, ona duyduğu sevgiyi ve birlikte geçirdikleri yılları bugün yeniden düşünmek kolay değil.
Şimdi Dolly de gitti.
Oysa seksen yaşında hâlâ önüne bakıyordu. Broadway’de kendi hikâyesini anlatmaya hazırlanıyor, yeni şarkılar yazıyor, yeni işler düşünüyordu. Bu yüzden Dolly Parton’ın ardından geçmiş zaman kipini kullanmak bile tuhaf geliyor. Sanki hep oradaydı ve hep orada kalacakmış gibi geliyordu.
Porter Wagoner’ın yanında, “Jolene”in ilk gitar cümlesinde, “Coat of Many Colors”daki küçük kızın hikâyesinde, Linda Ronstadt ve Emmylou Harris’in arasında, “9 to 5”ın ritminde, bir rock şarkısının içinde ya da elinde bir çocuk kitabıyla… Dolly…
Onun yaşadığını bilmek çok güzeldi.
Dolly Parton’ın şarkıları yıllardır hayatımın ses örgüsünün en önemli parçalarından biri oldu. Kimi zaman bir yolculukta, kimi zaman radyoda, kimi zaman evde bir plağın ya da kaydın başında; o ses hep hayatımın bir yerindeydi.
Şimdi o ses kayıtların içinde yaşamaya devam edecek. Ama Dolly’nin hâlâ bu dünyada olduğunu bilmenin verdiği o güzel duygu artık yok.
Yazının başında söyledim; tarifsiz üzgünüm…
Ve şimdi “Jolene” bir kez daha çalsın.
Bu kez başka türlü…
■
Dark Blue Notes’da Bülent Seyitdanlıoğlu
Portreler
Dolly Parton resmi web sitesi


