Yaratıcı insanlar genellikle “üreten”, “ilhamlı”, “farklı düşünen” olarak romantize ediliyor. Oysa perde arkasında daha az konuşulan bir gerçek var. Yaratıcılık, insanı parlatmak kadar yıpratır da. Hatta çoğu zaman, tam da bu yüzden parlar.
Çabuk tükenmenin ilk nedeni basittir ama serttir de.
Yaratıcı insan, dünyayı olduğu gibi değil, olabileceği haliyle algılar. Bu bir avantaj gibi görünür; fakat aynı zamanda sürekli bir iç gerilim yaratır. Gerçeklik ile hayal edilen arasındaki fark, zihinde hiç kapanmayan bir aralık oluşturur. Bu aralık uzun süre taşınamaz. Beyin, sürekli “daha iyisi mümkün” sinyali verdiğinde, sinir sistemi gerilir.
Yaratıcı kişi Heidegger’in deyimiyle “dünyaya atılmış” olmaktan daha fazlasını yaşar; dünyayla hesaplaşır. Olanla yetinmez, yetinemediği için de huzur bulamaz. Bu huzursuzluk üretimi besler ama bedelini kişiden alır.
Mantıksal olarak da bir dengesizlik vardır.
Yaratıcı insanlar ortalamanın üzerinde duyusal ve duygusal veriye sahiptir ve de sürekli veri toplar. Bir odadaki ışığı, bir cümlenin tonunu, bir bakıştaki çelişkiyi… Beyin sürekli yüksek çözünürlükte çalışır. Bu, nörolojide “yüksek duyarlılık” olarak tanımlanır. Yani mesele sadece duygusal değil, biyolojiktir de.
Bilimsel tarafta ise tablo daha da net.
Araştırmalar, yaratıcı bireylerde dopamin sisteminin düzensiz çalışmaya daha yatkın olduğunu gösteriyor. Dopamin; motivasyon, ödül ve arzu ile ilişkiliyse; Yaratıcı süreçte dopamin yükselir, kişi kendini “akışta” hisseder. Ancak bu yükselişin ardında sert düşüşler var. Sürekli bu döngüyü yaşayan beyin, zamanla tükenmişlik belirtileri gösteriyor. Zihinsel yorgunluk, anlamsızlık hissi, hatta depresif dalgalar.
Bir başka mesele de şu:
Yaratıcı insanlar çoğu zaman kendilerini tüketerek üretir. Sınır çizmekte zorlanırlar çünkü üretim, kimliklerinin merkezindedir. “Yapmıyorum” demek, onlar için sadece mola değil, varoluşsal bir tehdittir. Bu yüzden dinlenmek suçluluk, durmak korku yaratır.
Toplumsal boyutu da atlamamak gerekir.
Yaratıcı insan genellikle geç anlaşılır, eksik desteklenir, çoğu zaman da yanlış beklentilerle sıkıştırılır. Hem özgün olması beklenir hem de kabul görmesi. Bu çelişki, insanı yorar.
Belki de asıl soruyu şöyle mi sormalıydım?
Yaratıcı insanlar neden çabuk tükeniyor değil, neden hala üretiyorlar?
Çünkü yaratmak, onlar için bir kariyer değil; bir lüks hiç değil. Yaratmak, hayatta kalmanın en zarif biçimi. Ama hiçbir sistem, sürekli yanarak ışık veren bir şeyi sonsuza kadar taşıyamaz. Bazen yaratıcılığın devam edebilmesi için, insanın kendini değil, ateşi kısmayı öğrenmesi gerekiyor. Ve belki de gerçek olgunluk; her fikri doğurmak zorunda olmadığını fark etmektir.
Peki, yaratıcı insan tükenmeden nasıl üretir? Bu da bir sonraki yazının konusu olsun.
■
Dark Blue Notes’da Görüş yazıları
Dark Blue Notes’da Gülşah Erol


