Ellen Jewett ve Mehmet Ali Sanlıkol. Bu toprakların müziğine biri dışarıdan içeriye doğru, diğeri içeriden dışarıya doğru iki farklı bakış içeren iki albüm.
Pazar, 17 Ağustos 2025
Bu mahremiyet fikri belki doğru değildir, ama kelimelerin bir sonucudur ve öyle kabul ediyoruzdur.
Oda: Chamber. Sanatla ilk büyük karşılaşmamı sağlayan God of War oyunu geliyor aklıma. Ve Poseidon’s Chamber isimli o bölüm. Kelimeyi her düşündüğümde oyunun o bölümü de beraberinde gelir. Burada oyunu anlatacak değilim. Poseidon’un Odası denince akıllara ne geliyorsa o gelsin. Oda Müziği de bu demokratik açıklığı sağlıyor. Çağrışımsallığa ve etkileşime daha çok izin var sanki.
Bunları aklıma getiren; Amerikalı kemancı Ellen Jewett, ve Naxos’tan 2019 yılında yayınlanmış olan Turkish Music for Solo Violin albümü. Ahmet Adnan Saygun, Onur Türkmen ve Mahir Cetiz’in bestelerinin seslendirildiği bu albüme kendi kendime ulaşmam imkansız olmasa da zor olurdu -yine de sanki eninde sonunda bu albüme de varırdım. Annemin otuz küsur yıllık arkadaşı Hüsam Süleymangil’i ziyaretimiz bu varışı hızlandırmış oldu, çünkü Ellen, Hüsam’ın eşi. Ve birlikte -Oda Müziği ağırlıklı- Klasik Keyifler isimli bir klasik müzik festivali düzenliyorlar. Bu ülkede böyle gündemleri olan insanlar hâlâ var.
Ben, annem ve Hüsam abi Boğaz’a karşı oturuyoruz. Annemle turizmcilikten tanışıyorlar. Eski günlerden bahsediyorlar. Ben etrafı izliyorum. O sırada aklımda başka şeyler oluyor. Bu yazının ikinci kısmını düşünüyorum. O an içinde bulunduğum an ve mekan hakkında neler yazabilirim diye de düşünüyorum. Bir yandan Boğaz bana bir güvensizlik hissi veriyor. Bir yandan karabatakların yuvalarına girip çıkmalarını izliyorum. Hüsam abi anlatıyor: Ellen keman çalışırken bir yunus sürüsü görüyorlar, sonra bir tanesinin sürüden ayrılıp kayıkhaneye yaklaştığını fark ediyorlar, yunus kafasını çıkarıp birkaç dakika kemanı dinliyor, sonra gidiyor. Bir başka gün, öğrencileri Ellen’a en sevdiği besteciyi sorduğunda Ellen politik davranıp, hepsinin yerinin ayrı olduğunu söylüyor, Hüsam abi ise “Sen en çok Bach’ı seversin” diyor, bunun karşısında Ellen, onun bir besteci olmadığını belirtip “He is God” buyuruyor, bu laf üzerine çift günlerce tartışıyor. Lale Müldür olsam o yunusun içinde Bach’ın ruhu olduğuna gerçekten inanır, bu iki olayı birleştiren bir şiir yazardım. Bak Ellen, Bach seni duydu, sana geldi…
Cumartesi, 16 Ağustos 2025
Sabah 09:30. Üsküdar’dan vapura biniyorum. Uzun zamandır Beşiktaş’a gitmiyordum. Vapurdan inince sakinliğine şaşırıyorum Beşiktaş’ın. Akaretler’de boş bir kafede oturup bekliyorum. Az sonra Mehmet Ali Sanlıkol’u görüyorum. Yavaş yavaş yaklaşıyor. Selamlaşıyoruz, oturuyor. Berklee’nin durumunu anlatıyor, kızının eğitiminden, benim işimden, -bacak bacak üstüne atacakken yanlışlıkla dizine tekme atınca kendime kızıyorum ama tabii o bütün samimiyetiyle sorun olmadığını söylüyor- Boston ve İstanbul’da yaşamdan ve biraz da hemen önceki gün yayınlanan albümünden bahsediyoruz. Boston merkezli polifonik vokal ansambl Blue Heron’ın sipariş ettiği Lessons from Nightingales: Songs of Sufi Mysteries.
Edib Harabi’nin şiirinin bestelendiği The Triumph, ve Devran isimli iki eserden oluşuyor albüm.
“Kaf u nûn hitabı izhâr olmadan
Biz bu kâinatın ibtidasıyız”
Yani ol buyur olunmadan önce biz buradaydık diyor. Bunu Hristiyanlık deyince akla gelen birkaç şeyden biri olan çoksesli bir korodan duyunca insan afallıyor. Dünyada Mehmet Ali Sanlıkol dışında böyle bir işe kalkışıp bunu gerçekleştirebilecek biri var mı bilmiyorum. Sanki görevlerinden biri iki kültürü birleştirmek. Bunu öyle bir yapmak ki bu-zaten-bir-gelenek havasını da yaratmak. Ayrıca The Triumph’ın ilk parçasında Japon saray müziği Gagaku’dan esinlenmiş. Zamanın çok geniş olduğu, sezgiselliğin ön plana çıktığı, enstrümanlara tekil vuruş ve dokunuşların önem kazandığı bir müzik bu. İlk parçada kısa süreliğine de olsa bunlar hissediliyor.
Bütün albüm boyunca dikkat çeken bir başka şeyse bence hedeflenmeden ortaya çıkan rastlantısal bir sonuç: koronun -Theodore Vassilikos Ensemble’ı hatırlatan- erkek üyeleri sebebiyle elde edilen o koyu, karanlık, dolgun Bizans hissi. Su ve geceyle sürekli iç içe olmak. Ay ışığında çekilen kürekler, karşı kıyıda çıkan yangın, Topkapı Sarayı’nda çeşitli boğazlara urgan geçirilen bir başka gece, Ayasofya’nın henüz camii olmadığı zamanlar, Justinianus, Theodosius… Tanbur ve neyle de birleşince Orhan Pamuk ve Lale Müldür’ün düşlerini kurduğu çokkültürlü, müzikal bir Konstantinopolis doğuyor.
Kendi kıyılarıma dönüş için vapura bindiğimde bir sonraki günü düşünüp heyecanlanıyorum ve bir şeylere artık pek heyecanlanmayacağım yaşlarımı hayal edip o anki heyecanımdan bir nebze iğreniyorum.
Mert Çakırcalı’nın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Vitrin


