Jack London, ünlü eseri Uçurum İnsanları’nda kılık kıyafetini değiştirerek Londra’nın East End bölgesine gider. Sefalet içinde yaşayan yoksulların, işsizlerin, evsizlerin, sokak çocuklarının, gece barınaklarında kalanların hayatını gözlemler.
Yıl 1902’dir. İnsanlar, tek odalı, tuvaleti olmayan rutubetli evlerde üst üste yatmakta, bulabilirlerse günlük birkaç penny kazandıkları geçici işlerde çalışmaktadır. London, kitabın bir bölümünde kendisine sorar:
– Nasıl yaşıyor bu insanlar?
Yanıtı yine kendi verir:
– Yaşamıyorlar. Yaşamanın ne olduğunu bilmiyorlar. Ölümün merhametiyle rahata erene dek yer altında varlıklarını sürdürüp gidiyorlar.

Ozzy Osbourne’un doğduğu Birmingham’ın Aston bölgesi, işçi sınıfının mahallesiydi. Şehir, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanlarıyla ağır hasar almıştı. Birçok bina yıkılmış, evler harap olmuştu ama savaş sonrası şehir hızla yeniden sanayileşmişti.
Birmingham, özellikle ağır metal, otomotiv ve mühimmat sanayisinin kalbinde yer alıyordu. İşsizlik sık sık patlıyor, iş bulanlar ise ağır işlerde sağlıklarını hızla kaybediyordu. Toplumun genel hali, umut yerine umutsuzlukla çevriliydi. Özellikle gençler için hayat, kısa vadeli geçici işlerden ibaretti.
Yıllar geçti, İngiltere işçi sınıfının neredeyse soluğu kesildi. Metal sanayisinin yoğun olduğu bölgede, Jack London’ın kitabını yayınlamasının ardından geçen elli yıllık zaman diliminde pek de bir değişiklik olmuş gibi görünmüyordu. Kalabalık ailelerin yaşadığı tek odalı evler, yalnızca hayatta kalmaya yetecek kadar para kazandıran gündelik işler, uzun çalışma saatleri ve sonunda ortaya çıkan ruhsal çöküntü, depresyon, alkolizm…
Heavy metal sound’u bu ortamda ortaya çıktı. Tommy Iommi, metal fabrikasında iş kazası geçirerek parmak uçlarını kaybetti; Ozzy Osbourne suç işleyip hapse girdi; Bill Ward çok küçük yaşta bağımlı oldu; Geezer Butler uzun süre şiddet gördü ve kronik depresyonla mücadele etti.
Kapitalizmin soğuk ve acımasız düzeninde, Ozzy ve arkadaşları için müzik, bu cendereden çıkmanın bir yolu oldu. Belki de tek yoluydu.
Birmingham’ın karanlık sokaklarında doğup büyüyen bu genç adamlar, müzik olmasa muhtemelen dökümhane bacalarından fışkıran dumanda boğulacak, hapishane duvarları arasında çürüyecek ya da erken yaşta ölüp gideceklerdi.
Birmingham sokaklarında onlar gibi yüzlerce genç vardı fakat bu adamların farkı, yaşadıkları hayatı enstrümanlarına ve sözlerine aktarabilmeleri, yüz binlerce insanın biriktirdiği öfkeyi sert gitar sound’ları ile notalara dökebilmeleri oldu. Kısaca söylemek gerekirse, koca bir kuşağın bastırılmış öfkesini, karanlık gitar riffleriyle dünyaya haykırdılar.
Osbourne’un Black Sabbath vokalistliğini üstlendiği 70’li yıllarda yayınladığı albümler, bütünlüklü olmayan bir düzen eleştirisiydi ve dönemin gençliğinin ortak duygularını yansıtıyordu.
War Pigs’de savaşa karşı duruyorlar: (Politikacılar neden savaşıp ölsünler ki? O işi yoksullara bırakıyorlar.)
Children of the Grave’de değişim taleplerini dile getiriyorlar: (Çocuklar yürüyüşe başlıyor, devrim zihinlerinde.)
Killing Yourself to Live’de ise yabancılaştıkları düzeni sorguluyorlardı: (Hayatını çalışarak tüketiyorsun, peki onlar sana ne veriyor?)
Black Sabbath ile birlikte çalıştığı ve müzikal olarak büyük başarılara imza attığı yıllar sonrasında, solo kariyerine başladığında ise Osbourne’un şarkıları 80’lerin sound’una uygun olacak biçimde şekil değiştirdi. Eşi Sharon Osbourne’un menajerliği ile birlikte eğlence sektörüne entegre olan, sistemin öğütüp içini boşalttığı bir asi figür haline geldi.
Bir röportajında “Artık savaşı kimse umursamıyordu, insanlar eğlenmek istiyordu; ben de onları eğlendirdim,” diye bahsettiği yıllarda çılgın rock star olarak insanları eğlendiriyor, mistik şarkılar yazıyor, uyuşturucu ve alkol sorunlarıyla mücadele ediyor fakat geçmiş yılların mirası olan o sert müziğinden de taviz vermiyordu. Hesabında biriken milyonlara rağmen mikrofonunda eski günlerdeki asî ruhun külleri duruyordu.
Crazy Train, Mr. Crowley, Bark at the Moon gibi hit şarkılar yayınlıyor, Rhandy Rhoads, Zakk Wylde gibi müthiş müzisyenlerle çalışıyordu.
80’lerde yaşadığı büyük ticari başarı, 90’larda da devam etti ancak dönemin ruhu değişiyordu. Soğuk Savaş sona ermişti. Politika ve gençlik hareketleri daha da apolitikleşmiş, popüler müzik sahnesi grunge ve alternatif rock’a kaymaya başlamıştı. Heavy metal ise eski popülerliğini kısmen kaybediyordu.
Ancak Ozzy’nin yıldızı sönmedi, aksine bu değişime uyum sağlayarak ayakta kaldı. 90’ların başından itibaren, Black Sabbath’ın temsil ettiği ruhtan iyice uzaklaşmış, komik ve çılgın rock star Ozzy, 1991’de No More Tears, 1995’te Ozzmosis albümlerini yayınladı.
90’larda gözleri biraz daha pusluydu. Şarkılar biraz daha kişisel, sözler biraz daha yorgundu. Özellikle No More Tears albümü, hem eleştirel anlamda hem de ticari olarak Ozzy’nin en başarılı işlerinden biri oldu. Bu albüm, dönemin sert gitar sound’unu taşımasına rağmen daha melodik ve radyo dostu denilen şarkılar da içeriyordu.
Ancak 90’lar, Ozzy için kolay bir dönem olmadı. Alkol ve madde bağımlılığıyla mücadele etmeye devam etti. Zaman zaman turnelerde zorlandığı, sahnede unutkanlık yaşadığı anlar oldu. Sharon’ın yönlendirmesiyle rehabilitasyonlara gitti, konserlerde daha kontrollü olmaya çalıştı.
2000’li yıllara girildiğinde Ozzy Osbourne artık sadece müzik dünyasının değil, genel popüler kültürün de bir figürü haline gelmişti.
90’ların sonunda heavy metal hâlâ önemli bir müzik türüydü ama müzik endüstrisi kökten değişiyordu; internet, dijitalleşme ve genç kuşakların ilgi alanları Ozzy’nin kariyerine yeni bir yön verdi
Bu yıllarda reality şovlarla komik rock star’dan, kafası karışık, yetersiz, milyonerliğin ağırlığını taşıyamayan aile babası rock star’lığa geçiş yaptı. Kameralar evine girdi. 2000’lerde Ozzy artık sahnede değil, televizyon ekranında dünyanın gözleri önündeydi.
Ozzy, yaşlanmış, unutkan, sakar ama sevecen bir baba figürüyle izleyicilerin karşısındaydı. Gülüyordu, küfrediyordu ama gözlerindeki yorgunluğu saklayamıyordu.
Birçok eski hayran için bu durum gerçek Ozzy’yi kaybettiğimizin göstergesiydi; fakat milyonlarca yeni insan Ozzy’yi insan yönüyle tanıdı ve sevdi.
2001’de Down to Earth, 2007’de Black Rain ve 2010’da Scream albümleriyle sound’unu sürekli yenilerken, dönemin sound’u ile kendi tarzını birleştirerek müzik dünyasında sarsılmaz bir yere sahip oldu.
Ordinary Man ve Patient Number 9 albümlerinde farklı sanatçılarla kaydettiği şarkılarla eski günlere olan özlemini anlattı.
Ozzy’nin kariyeri, müzik hayatı boyunca hiç düşüşe geçmedi. Şarkıları her zaman çok dinlendi, konserleri hep tıklım tıklım doluydu.
Müzik dünyasında her zaman çok saygı gördü.
Fakat gördüğü saygı ve ilgi aslında Black Sabbath üyesiyken yaptığı işler üzerine inşa edildi. Her zaman Black Sabbath’ın elemanı olarak kaldı. Belki de bu yüzden çok tolere edildi; başka bir müzisyenin kariyerine mal olacak tavırları, sözleri ve hareketleri, hayranları tarafından Sabbath’ın hatrına her seferinde görmezden gelindi veya alttan alındı.
Otobiyografisi olan Ben, Ozzy kitabından okuduğumuz ve şarkılarından bildiğimiz kadarıyla Ozzy Osbourne, iyi niyetli ve saf biri olarak yaşadı.
Müzik, onun hayatında çok hızlı bir sınıf geçişi yaşamasını sağladı. Planlar yapabilecek halde hiç olmadı ve hep sürüklendi. Başkaları tarafından sürüklendiği yer her zaman iyi olmadı ama yeteneği sayesinde her sendelediğinde toparlanabildi. Çok iyi bir vokalist ve sahne insanıydı.
Ne yaparsa yapsın, Aston’un işçi mahallesinden çıkan, yaptıkları işin büyüklüğünü tahmin edemeyecek bir grubun üyesi, yoksul çocuk olarak kaldı. Bu yüzden çok sevildi.
O, bir sistem eleştirisinin sesi olduğu kadar, sistem tarafından yutulmuş ama yine de ayakta kalmış bir figürdü.
Kimileri için yozlaşmıştı, kimileri için kahkahası, küfürleri, şarkı sözleri hâlâ asi ruhun bir tezahürüydü.
Kitabını sonlandırdığı ve mezar taşında yazmasını istediği cümlelerle son verelim:
“Ozzy Osbourne,
Bir yarasanın kafasını kopardı.
Ve yaşadı.”
Ahmet Kaya’nın Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
Tritone ve Heavy Metal
Heavy Metal Sözlüğü
The Osbournes


