Florian Willeitner: What the Fugue (ACT Music 2024)

Füg. Kim olduğunu, kökünü, geçmişini unutma durumu. Kendinden çıkmak; kimliksizlikte süzülmek; hiç kimse olmak; belki de böylece varolan herhangi bir şey, hattâ her şey olmak. Ferit Edgü’nün Korkuyorum isimli kısacık kitabının alt başlığı: Bir Füg. Bu topraklarda pek de aşina olmadığımız, sûfî geleneğiyle mümkün bağı henüz keşfedilmemiş, son derece varoluşsal, gün geçtikçe yeni anlamlar kazanan bir durum, füg.

Florian Willeitner’ın yeni albümünü dinlerken bunlar aklımda uçuştu. Sanki Willeitner kendini ve yerini yurdunu unutmuş, dünyada dolaşıyor, kim ve ne olduğunu yeniden bulabilmek için. Doğu’ya, Avrupa’ya, Afrika’ya, Rusya’ya gidiyor. Belki kendini ve müziğini arıyor, belki de bunları kimliksizlikte, herkes olabilmekte buluyor. Bunları denerken de klasik müzikteki fügü yeniden canlandırma hevesinde.

Florian Willeitner (keman), Ivan Turkalj (viyolonsel) ve Alexander Wienand’dan (piyano) oluşan, New Piano Trio isimli bir üçlü karşımızda. Klasik eğitimden geçmiş üç müzisyenin teknik kusursuzluğuna iç çağrılarının matematiksizliği eşlik ediyor. Bir kompozisyona bağlı kalmıyorlar, cesurca gidiyorlar müzik tarafından götürüldükleri yerlere. Albümün ilk kısımlarında melodi bizi hem Ortaçağ köylerine götürüyor, hem de modern ve yalnız kentlere. Bu iki yolculuğu aynı parçaların içinde duyuyoruz sanki. Aklıma Kavafis’in Kent şiiri geliyor:  

“… Hep aynı kente varacaksın. Bir başka kent bekleme sakın,
ne bir gemi var, ne de bir yol sana. …”
– Herkül Millas – Özdemir İnce çevirisi

Füg boşuna diyor, ne kendini unutabilirsin ne geçmişini, köklerini. Nitekim Willeitner için de öyle oluyor. Kendinden uzak diyarlarda başladığı albümünü, gitgide kendi topraklarına yaklaşarak bitiriyor. Tüm bu yolculuktan bize kalansa, büyük sınırsızlığın, özgür ötesizliğin hazzı oluyor. 

İlk kısım: Key “Orient”

Albüm, Tigran’s Prelude isimli parçayla, piyanist Tigran Hamasyan’a bir saygı duruşu ile başlıyor. Hamasyan’ın melankolik Ermeni ezgilerini caz müziği ile harmanladığını sanki bu parçada da duyuyoruz. Neredeyse bir kemençeye dönüşüyor viyolonsel, Kayhan Kalhor sanki belirip kayboluyor. Az sonra Erdal Erzincan soloya girecek. Belki Toumani Diabate kora ile eklemlenecek melodiye. 

İkinci kısım: Key “The Super Ultra Hyper Mega Meta”

Beş parçalık Dimensions bölümü ise atmosferik, ambient-vari kısa parçalardan oluşuyor. Jonny Greenwood’un, Paul Thomas Anderson’ın filmi Phantom Thread için yaptığı, filmin başından sonuna kadar neredeyse aralıksız çalan soundtrack’i çağrıştırıyor; bizi ağır, 1950’ler İngiltere’sinde geçen, elegan ama aynı zamanda hastalıklı bir filmin içinde sanki sürüklüyor. Albümün bu bölümünde birden Avrupa’ya zıplamış oluyoruz. Müzisyenin içinde büyüdüğü topraklarda sanki biz de yüzyıllardır yaşıyormuşuz gibi hissediyoruz. Klasik müziğe gittikçe yaklaşan yapı, kendini bizde içselleştirebiliyor.

Üçüncü kısım: Key “Bach”

Sanki Willeitner, Philip Glass, John Adams ve Michael Nyman gibi minimalist bestecilerden de alabildiğini almış ve onların kaygılarını aşmakta olan bir besteci. Neticede o dünyanın -ya da Batı’nın- görece daha rahat ve özgür zamanlarında doğdu ve büyüdü. Küreselleşme çağına denk geldi üretimi. Diyeceğim o ki, albümün üçüncü bölümü adını Bach’tan almış olsa da el altından minimal müzik de duyuruluyor sanki dinleyiciye, buralardan yeni yeni geçiyoruz, yaralarımızı hâlâ sarmaktayız dercesine. 

Dördüncü ve son kısım: Key “The Twinkle”

Albümün son bölümü ise olabildiğince muzip. Bununla birlikte albümün klasik müziğe bağlılığının en fazla hissedildiği bölüm sanki. Sergey Prokofiev’den ilham alan bölüm onun ruhunu caz müziğine taşıyor, ama onun müzikal geleneğine ihanet de etmiyor. Willeitner bu bölümde, geleneksel klasik müziği sanki kurallarından sıyırıp ona yeni bir form kazandırıyor, onu daha kısa ve kompakt bir hâle büründürüyor.

Albümde neredeyse bütün küre var. Çeşitli çağlar, akımlar ve birçok müzisyenin zenginleştirici etkisi de var. Gerçek anlamda bir dünya müziği dinlediğimizi bence bize hissettirebiliyor bu üçlü. Bunu da Willeitner’ın genç yaşta dünyanın çeşitli yerlerine seyahat edip oraların müzisyenleriyle müzikal iletişimde bulunmasına, oraların havasını solumasına bağlayabiliriz belki. Ya da kendini kültürel alanlarda her geçen gün daha çok gösteren küreselliğe. Ya da her ikisine de. Hattâ müzisyenlerin aldığı klasik eğitime, caza olan ilgi ve sevgilerine, bütün bu zenginlikleri özümsemiş olmalarına… 

Florian Willeitner’ın dördüncü albümü olacak bu albüm için, klasik müzik geleneklerinden beslenen, neoklasik müziği günümüze taşıyıp yaşatan, eklektizme kaçmadan küreselleşebilen bir caz albümü diyebiliriz belki de.

What the Fugue, 26 Haziran’da ACT Music tarafından yayımlanacak.

Meraklısına:

  • Mert Çakırcalı’nın yazıları BURADA
  • ACT MUSIC web sitesi BURADA
  • 2024’de çıkan diğer caz albümleri

Mert Çakırcalı

    Işık Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi öğrencisi. Çoğunlukla caz, plastik sanatlar ve edebiyat ile ilgileniyor. İki deneme-anlatı kitabı, birkaç şiiri yayımlandı.

    Mert Çakırcalı 'in 2 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Mert Çakırcalı ait tüm yazıları gör

    Avatar photo

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir