İçimizdeki acı sanata nasıl dönüşür? Bir duygunun, en karanlık hâlinden sıyrılıp bir şarkıya dönüşmesi neye benzer? Kalp kırılmışken, hatıralar insanın içini kemirirken, o yaralı yerden nasıl olur da bir melodi doğar? Belki de cevap cesarette saklıdır. Çünkü bazı hikâyeler vardır ki, onları anlatmak yalnızca sanat değil, aynı zamanda bir yüzleşmedir. Bunu herkes de yapamaz. Kalp karanlığın içindeyken yaralanmış duygular eşsiz bir ezgiye nasıl dönüşür? Böyle bir özel anı paylaşmak cesaret ister. Bunu anca bir aktivist ve bir kadın yapabilirdi. Tabii ki Joan Baez. Bu hafta halkın kraliçesi ile karşınızdayım.
O, bir neslin sesiydi. Yalnızca bir müzisyen değil; bir duruştu. Protest kimliğiyle özgürlüğün, direnişin ve vicdanın sesiydi. Yumuşak, insanın içini ısıtan sesi ile gönüllere taht kurmuştu.
Müziğin altın yıllarıydı. Baez, tarzı ile müzikte rönesans yaratan çağdaş bir ozanın, Bob Dylan’nın peşine takılmıştı.
Onun şarkılarını söylüyor, şiirlerini okuyordu. Ona sessizce, kaçınılmaz bir şekilde aşık oldu. Elmas gibi parlayan yıllardı. Beraber nefis şarkılar, doğaçlamalar ve ölümsüz şiirler yarattılar. Uykuda bile beraber şarkı söylüyorlardı. Sahneye çıktıklarında ise daha önce kimsenin deneyimlemediği şekilde büyülü hikayeler yaratıyorlardı. Onları seyreden nesil, yarım asır boyunca bu büyülü bağı yeni nesillere aktarmaya devam ettiler.

Büyü bozulması ile ünlüdür ya! Bir süre sonra başka başka yerlere savruldular. On uzun yıl. Pas tutmuş, ağır geçen, unutulmaya çalışılmış on yıl.
1974 yılının ortalarıydı. Bob Dylan, turnedeydi. Midwest’e gelmişti. Son zamanlarda rüyalarında onun hayaletini görüyordu. Gösteri sonrasında kendini dışarı attı. Şehrin merkezinde dolunayda biraz yürüdü. Köşede telefon kulübesi gördü. İçine girdi. Camdan dışarı uzun uzun baktı. Baez’in sesi kulaklarında yankılanıyordu. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Sonunda aramaya karar verdi. Dolunayda tatlı bir rüzgâr kurumuş otları savurdu. Gri bulutlar gökyüzünü kapladı. Camları kırık telefon kulübesinden onu aradı. Her şeyi yeniden başlatan arama aynı zamanda harika bir parçanın doğuşuna da sebep olmuştu.
Baez, Dylan’nın sesini duyduğunda sarsılmıştı. Dylan onun için bir hayaletti. Ne yapacağını şaşırdı. Bob “Yalın Ayaklı Madonna merhaba!” diye seslendi. Uzun süren bir sessizlik oldu. Sessizlik bozulduğunda Diamonds And Rust’ın sözleri çoktan müzik evrenin hafızasına yerleşmişti. Üzerinden tam elli yıl geçti. Hâlâ bize aşkın değerli ve yıpratıcı yanlarını bir ağıt gibi sunuyor. Baksanıza ilk dizelerine ne kadar sahici değil mi?
“Vay canına,
işte hayaletin yine geliyor!
Ama bu alışılmadık bir durum değil.
Sadece ay dolunay
ve sen de aradın.
Ve işte burada oturuyorum,
elim telefonda,
tanıdığım bir ses duyuyorum.
Birkaç ışık yılı önce,
tam bir düşüşe doğru gidiyor.”
– Joan Baez, Diamonds and Rust
Baez telefonda Greenwich Village’da, o berbat otel odasında birbirlerine verdikleri sözü hatırlattı. “O anda ölebiliriz, diye düşünmüştük, hatırladın mı? Dolunayda harika şarkılar yapmıştık. Çılgındık ve ne güzeldi.”
Haydi gerisini ondan dinleyelim:
“Bu süpriz arama, geçmişin hayaletini de beraberinde getirmişti. Acı dolu anları en karanlık köşelere itmiştim. Bu da neydi şimdi? O kadar etkilenmiştim ki! sonsuza dek gömdüğümü zannettiğim duygular bu dizelerle tekrar canlanmıştı. Şaşkındım. Üstelik konsere davet edilmiştim.
O akşam bir bara gittim. Geç saatlere kadar şarap içtim. Kimse kalmamıştı. Barmen bardakları temizliyordu. Duvara asılı gitarı aldım. Bar tezgahına yaklaştım, tabureye oturdum. Son bir kadeh şarap istedim. Şarkının birkaç mısrasını mırıldandım. Barmen şaşırmıştı.İşini bıraktı. Işıkları kapattı. Lambaderi açtı. Kendine bir bardak viski koydu. Gözleri ıslanmıştı.
Barmene “Beğendin mi, sözlerini?” diye sordu. Barmen “Manyaksın!” diye cevap verdi.
İşte hayaletin yine geldi. Şaşılası bir durum değil. Ne de olsa dolunay var. Ve bir de arayacağın tuttu. Gece bu dizeler ile son buldu.
Titrek sokak lambalarının altında yürüdüm. Kalbimin kırıldığı zamanları hatırladım. Heyacanımın üstünü karanlık bulutlar kapladı.

Sizi 1976 yılının ikonik olayına, Rolling Thunder Revue turnesine götürmek istiyorum. Akşam gerçekleşecek teatral gösteri için heyacanlıydım. Kuliste makyajımı yapıyordum. İçeri birden Bob girdi. Sessizce arkamda durdu. Omuzlarıma dokundu. Başını eğip yüzünü benimkine yaklaştırdı. Aynada sadece gözlerimiz vardı. Göz kırpmayı unutmuş bir çift göz, anıların bulanık ve paslı havasını dağıtttı. Göz bebeklerimiz eskiden olduğu gibi büyüdü ve parlamaya başladı. Mavi gözlerine dalıp gittim.
“Berbat şiirlerin var biliyorsun değil mi?” dedim.
Gülümsedi ve “Evet, bazıları gerçekten berbat” diye cevapladı.
Prova başlamak üzeryedi. Sahneye çağırdılar. Elele tutuştuk. Hafifçe saçlarımı okşadı. Şapkasının üstündeki çiçeklerden bir tanesini kulağımın arkasına tutturdu. İkimizin sırtında da gitarları vardı. Gitarının teline dokunmadan önce çıplak ayaklarıma baktı.
“Konsere böyle çıkmana bayılıyorum!” dedi ve ekledi: “Biliyor musun? Sen herkes için ulaşılmazdın. Bu dünyadan olmadığına yemin edebilirim. İtalyan şatolarındaki kraliçelere benziyorsun.”
Yüzümde çiçekler açtı. Sonra birkaç şarkı söyledik.
“Ardıç kuşlarının gözlerindeki elmaslardan bahsettiğin şarkıyı söylemeyecek misin?” diye sordu.
“Onu sana yazmadım ki!” dedim. Ama içimden geçen başkaydı.
Alaycı gözlerle gülümsedi. “Peki” dedi. Aslında o an içimden şu dizeler geçmişti:
“Şimdi o belirsizliği çok özlüyorsun
Hepsini ve her şeyi açık seçik anlıyorsun
Evet seni gönülden sevmiştim.”Turne boyunca gündüzleri parklarda uzun yürüyüşler yaptık. Alevlenen duygularım eskisi gibi yangına dönmüyordu. Aramızda bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Onun dünyası çok karışıktı. Zor bir insandı. Önemli konularda fikir ayrılığı yaşıyorduk. Artık yol ayrımına geldiğimizi net bir şekilde görüyordum. Dylan artık politik söylemlerle ilgilenmiyordu. Benimse aklım hep oralardaydı.
Durdum. Ve birden ona, aramızdaki farkın ne olduğunu sordum? Cevabını beklemeden, konuşmaya devam ettim.
Benim hâlâ bir şeyleri değiştirebileceğime inandığımı, onunsa kimsenin hiçbir şeyi değiştiremiyeceğine inandığını… Bir ağaca yaslanmıştık. Gerçekler üşütmüştü beni. Sevdiğim erkeğin aslında başka biri olduğunu görmüştüm. Canım çok acıdı. Hiçbir şey demeden yürümeye devam ettim. Birkaç adım arkamdan yürüyordu. O artık Rock’ın kralıydı. Bense özgürlük kraliçesi.
Her aşkta olduğu gibi, kendimizi anılar denizine atmıştık. Etrafımızı çoktan bedelini ödediğimiz imkansızlıklar sarmıştı. Her kulaçta aşktan biraz daha uzaklaşmıştık. Elimizde bir tek hatıralar kalmıştı.
Hatıralar nasıldır? Bilirsiniz, size bazen bir elmas getirir ve bazen de çok-yıllanmış bir pas…
– Joan Baez

■


