Close Menu
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Facebook X (Twitter) Instagram YouTube Spotify Bluesky
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    • ANA SAYFA
    • YENİ
    • VİTRİN
    • PORTRE
    • GÜNCEL
    • GÖRÜŞ
    • RÖPORTAJ
    • YAZARLAR
    • ENGLISH
    Dark Blue NotesDark Blue Notes
    BAŞUCU ALBÜMÜM

    Başucu Albümüm: Pink Floyd – The Division Bell

    Oktay GökkayaBy Oktay Gökkaya15 Mayıs, 2025

    O sabah duyduklarım gerçek miydi? Yoksa dün gece beni yatakta sırılsıklam yapan rüyamdan arda kalanlar mıydı? Gerçekti. Roger Waters, Pink Floyd’dan ayrılma kararı almıştı. Oysa ki yeni yeni başlamıştım Pink Floyd dinlemeye; ne şansızlık dediğimi hatırlıyorum.

    Ne kadar heyacanlıydım. Kaset doldurmuştum ve gece yatmadan önce yatağımda uyuyana kadar dinliyordum. Sonrasında çocukluk arkadaşımın evlerine davet edildiğimde hoş bir sürpriz ile karşılaştım.

    Arkadaşım Tolga’nın ailesi sıkı bir Pink Floyd hayranıymış. Evlerinin arka odasında bize gitarda Wish You Were Here çalarken dedesinin yanımıza geldiğini hatırlıyorum. Öyle güzel bir pazar gününde bize eşlik etmesi beni çok etkilemişti; sonrasında da sıkı bir Pink Floyd hayranlığı başlamış oldu.

    Roger Waters ve David Gilmour

    Ankara Gaziosmanpaşa’daki bahçeli evlerinde caddeye bakan salonda, Technics pikaplarında Pink Floyd plakları dönüyor ve lambalı amfiden çıkan melodiler benim müzik zevkimi şekillendiriyordu.

    Köşedeki konsol plaklar ile doluydu. Ahmet Amca “Syd Barrett gitti. Sonrası Wright… Hiçbir şey olmaz. Müzik akan bir nehir gibidir.” dediğini hatırlıyorum ayrılık haberi konuşulduğunda. Üç kuşak Pink Floyd hayranıydı Tolga’nın ailesi. Düşünebiliyor musunuz?

    O zamanlar köşede öylece onların harika yorumlarını dinlediğimi hatırlıyorum. Bazen bazı şeylere tesadüf deriz ama bu yazıyı hazırlarken, yaşadığım o an beni şimdi bu yazıyı yazmaya nasıl hazırlamış diyorum. Boşuna “müzik insanları birbirine bağlar” denilmemiştir.

    Rick Wright, Nick Mason, Roger Waters, David Gilmour, Brighton Dome 1972

    “Yaşam varsa müzik de devam eder” demişti Ahmet Amca; şimdi şimdi daha net anlıyorum onu. O güzel günleri hatırası hala zihnimde canlı iken dudaklarımı hafifçe yukarı kaldıran ve beni en çok etkileyen High Hopes gibi bir başyapıtı da içinde barındıran Roger’sız ikinci Pink Floyd albümü The Division Bell‘in melodileri arasında kaybolmaya ne dersiniz?

    1987 yılında Roger’sız yayınlanan ilk albüm olan A Momentary Lapse Of Reason‘dan sonra özenle planlanan ve hazırlığı yapılan ikinci Pink Floyd albümü.

    The Division Bell turnesi

    David Gilmour, The Division Bell albümünün hazırlığına başladığında The Dark Side Of the Moon albümünde de çalan saksofoncu arkadaşı Dick Parry’i ve büyük ayrılıştan sonra tercihini Gilmour’dan yana koyan efsane prodüktör Bob Ezrin’i albümde işbirliği için ikna etmiştir.

    Geri vokallerde Sam Brown ve şarkı sözlerine destek için Gilmour’un o dönemdeki nişanlısı, şimdiki eşi Polly Samson‘nın da ekibe katılması ile işin mutfağında nefis melodilerle harika bir albüm kokusu yükselmeye başlamıştı.

    Nihayet The Division Bell Mart 1994’de yayınlandı. Roger Waters’un albümdeki şarkılar için “genel olarak kötü” demesi epeyce konuşuldu.

    Polly Samson ve David Gilmour, The Division Bell kayıtları esnasında

    Albümde kullanılan çan sesleri siyasal olarak bir seçimi belirlemek için olsa da bende yaşamın devamlılığını ve yeniden bir şeylere başlamanın hatırlatıcısı etkisi yarattı.

    Albümün müzikal başarısı kadar kapak tasarımı da harikadır. Birçok metaforu üzerinde barındıran kapak tasarımını Store Thorgerson yapmıştır.

    Hatırlarsanız Ummagumma, Meddle ve The Dark Side Of The Moon albümlerinin kapağını da Thorgerson yapmıştı. Yine gizemli, nefis bir albüm kapağı ile bizleri albümün girdabına sokmayı başarmıştır. Albüm kapağını ilk gördüğünüzde birbirine bakan iki yüzün çekim alanına anında girersiniz. Arka planda yüzlerin ortasında gözüken katedral tam bir İngiliz tarzı. Sonra biraz daha geriye çekilirsiniz iki yüzün bir araya getirdiği üçüncü yüzü gördüğünüzde ise sizi izlediği hissine kapılırsınız. Bu üçüncü yüz Syd Barrett’a bir atıf mıydı acaba? Ya da insanoğlu ne yaparsa yapsın, bir yönüyle hep eksik kalacağını mı vurguluyordu?

    Siz karar verin. Aslında birbirimize nasıl bakıyorsak öyleyizdir değil mi? Yüzlerimiz birbirine dönüktür ve ne hissettiğimizi bilmeden öylece süzülüp kayboluruz evrende. Birbiri ile konuşan bu metal yüz heykelleri, insanoğlunun anlaşılmaz tarafını anımsatır bana. İmkânsız gelen şeyler gibi uzaklaşmışızdır birbirimizden sanki.

    Uzaklaşan bizlerin uzun yol albümüdür The Division Bell. Uzun yolda düşünürüz en çok aramızdaki bu iletişimsizliği ve yabancılaşmış hallerimizi. Öyleyse göğün kızıla döndüğü bir yaz akşamında benimle uzun yol yapmaya hazır mısınız? Arka koltukta siz, yanımda The Division Bell albümü; koyuluyoruz yola.

    Cluster One

    Albüm açılışı Cluster One ile başlıyor. İnce bir piyano melodisi hafif bir meltem ile buluşur. Hafiften ürperirsiniz, tüyleriniz dikleşmeye başlamıştır, durduramayacağınızı anlarsınız. 11 parçalık resitale hoş geldiniz.

    Albümde parçalar bittiğinde diğer şarkıya geçerken bir boşluk yoktur. Birbiri ardına öyle güzel geçişler ile devam eder ki yaşamın devamlılığını andırır adeta. Bir sonraki şarkı sizi başka başka yerlere götürmekle kalmaz, farklı duygu ve hisleri zihninizde canlandırır.

    What Do You Want From Me

    Chicago Blues’undan etkilenmiş bir tarz ile devam eder. Düşünürsün sonra insanları mutlu etmenin ne kadar zor olduğunu ve ne kadar çok çabaladığımızı. Albümün geneline yayılan iletişimsizlik, anlaşılmama, birbirinden kopma günümüzü ne kadar iyi anlatıyor değil mi?

    Parçanın son kısımlarındaki gitar sololarını dinlerken “ne istiyorlar” acaba diye düşünürsün. Şeritler arabanın altında kaybolurken bir daha, bu defa sesli “yetmedi mi verdiklerim” cümlesini mırıldanırız.

    Marooned

    Bu şarkı ile “en iyi rock enstrüman performansı” dalında Grammy ödülü almıştır albüm. Gilmour’un doğaçlama gitar sololarını hissedersiniz anında. Şehirden uzaklaşdıkça yollar iyice ıssızlaşır. İki yanımızda yeşil bir deniz, adeta ağaçlar. Yalnızlık hissi içimizi kaplar. Başlarda uzaklardan gelen martı sesleri dalgaları azdırır. Sonra konuşmayı keseriz, sadece gitar sesinin tuzlu sulardan çarpıp bize geri döndüğüne şahit oluruz. “Okyanus kadar büyüktür aramızdaki uzaklıklar” deriz.

    Wearing The Inside Out

    Sakin bir deniz kıyısı kasabasının arka sokaklarından gelen bir melodi, mırıldanma şeklinde. Kendin ile dertleşme gibi. Yavaş ritim ile ilerleyen şarkı, bir iç çekme ve uyurgezerlik hissi veriyor.

    Take It Back

    Dağların arasından rüzgâr gülleri belirir. O zamanlarda aşk, kafanda rüzgâr gülleri gibi döner dururdu. Artık albümün ortalarına doğru tempo iyice artmıştır. Pişmanlıklarını düşünür durursun, “Tanrı biliyor ki denedim” dersin. “God Knows I’ve tried” dizesi, kendini haklı kılsa da insanoğlunun bir sürü sözler verip yerine getirmediği gerçeğini değiştirmiyor. Gençliğinde tutamadığın sözler vermiştin, hatırlarsın kırıldığın zamanları.

    Coming Back To Life

    David Gilmour sözlerinin tamamını kendi yazmıştır. Blues tarzında gitar pasajı ile başlar. İlk kıta biraz hızlı başlasa da ikinci kısımda tempo basit şekilde ilerler. Bu şarkı çaldığında hep aklıma incindiğim ve çaresiz kaldığım zamanlar aklıma gelir. Biraz daha fazla gaza basarım böyle zamanlarda. Her bir virajın sonu gitar rifflerinin tepelerine denk gelir. David Gilmour’un eşşsiz soloları kulaklarının arasında gidip geliyordur artık. Kafanı sallar ve ritime ayak uydurursun. Parça hiç bitmesin istersin. Kitabımdaki ‘Bulutlar’ şiirimin son dizelerinde dediğim gibi.

    Neredeyse gün ağaracak 
    Ete kemiğe bürüneceğim, ne korkunç
    İçim dışım dolacak dünya dertleri ile
    İstemiyorum!

    Keep Talking

    Açılıştaki konuşma fizikçi Stephan Hawking’in sözleri ve sesidir. Gitarları kullanma biçimleri, The Wall ve Final Cut albümlerini andırır. Adeta evren ile konuşursun bu şarkıda. Yeni düşmüşsündür dünyaya. Ayak altların hala sıcak topraktan yanıyordur. Çaresizsindir, etrafı seyrediyorsundur. Şimdi bir varoluş parçası dinliyorsunuz. Evrenin kalp atışı duyuluyor.

    Lost For Words

    Başlangıçta ayak sesleri zincir gıcırtılarına karışır. Pink Floyd şarkı başlarında bu gibi ilginç ve şarkının temasına uygun sesleri kullanmayı sever, bilirsiniz. Sıkıntı içinde geçirdiğimiz onca gün, kendimizi korumaya adadığımız anların sonunda, “So I open my door to my enemies” sözü ile sona hazır olduğumuzu anlarız anlamasına ama acaba başarabilecek miyiz? Bence hayır!

    High Hopes

    Size, hayatınızın son dakikalarında tek bir şarkı dinleme hakkı verilseydi hangi şarkıyı isterdiniz?

    Benim tercihim tabi ki High Hopes olurdu. Şarkı çan sesleri eşliğinde başlar. Gilmour’un parçada çocukluğu ve gençliğine duyduğu özlem gibi ben de gençliğimi hatırlarım. Yol artık bitmek üzeredir. Hava epeyce karanlık olmuştur.

    Şöyle düşündüğümü hatırlarım, ne kadar yol alsak da, geçmişte o harika geceleri, dostlarımız ile olduğumuz o muhteşem geceleri hatırlarız. Her şey daha tatlı gelirdi bize o zamanlar. Damağımızda harika tatlar, parlak hayallerimiz gözümüzü alırdı.

    Şarkıda en çok hoşuma giden pasaj, geçmişe özlemin dile geldiği lirik bir şiir adeta:

    The grass was greener
    The Light was brighter
    With friends surrounded
    The nights of wonder
    With friends surrounded

    Son bölümünde gözümde, Gilmour’un gitarını kucağına yatırarak çaldığı o an gelir. Kafası önünde, gitarın üstünde metal parçayı kaydırarak inanılmaz bir gitar solosu ile hazırızdır artık, diğer tarafa geçmeye. Kapı açılır ve bizden uzaklaşan çan sesleri duyarız; irkiliriz birden, sonra içimizi tatlı bir huzur kaplar ve sonsuza kadar kayboluruz gözden…

    ■ Başucu Albümüm serisi
    ■ Pink Floyd resmi web sitesi

    Başucu Albümüm Bob Ezrin David Gilmour Dick Parry Pink Floyd Polly Samson Rock/Pop Roger Waters Sam Brown Store Thorgerson
    Share. Facebook Twitter LinkedIn WhatsApp Telegram Email Bluesky Copy Link
    Previous ArticleGölgelerin İçinden Geçen Nota: Mal Waldron ve Sessiz Devrimi
    Next Article O Kafanın Müziği: Aziz Azmet, Grup Bunalım, Silüetler ve Erkut Taçkın
    Avatar fotoğrafı
    Oktay Gökkaya

      Yazar, odyofil, Depeche Mode hastası, şiir ve roman peşinde. Amatör DJ. Plak dinler, rock ve caz sever.

      Related Posts

      Mike Campbell & The Dirty Knobs – Mission of Mercy

      18 Haziran, 2026

      Mavinin en güzel tonu: Kind of Blue

      24 Mayıs, 2026

      Donald Fagen ve The Nightfly: Mücevher değerinde yanılsama

      7 Mayıs, 2026
      Yazarlar
      Kimiz?

      Dark Blue Notes müziği sevenlerin, sevdiklerini neden sevdiğini anlama çabasından doğan bir oluşum. DBN, müziği yaşamlarının dekoratif bir deseni değil, aksine, yolculuklarının yoldaşı olarak görenlerin; tür farkı gözetmeksizin iyi müziğin peşinde olanların; aktüel olandan kopmadan kalıcı olanı arayanların dergisi.

      DBN, müzikle ciddi olarak ilgilenenlere özgün içerik sunmayı, bu yolla benzer bakışa sahip insanların arasındaki iletişimi arttırmayı hedefliyor. Sayfaları, sıfatları ne olursa olsun fikri olanlara, bunu paylaşmayı isteyenlere açık.

      Her türlü eleştiriniz, öneriniz ve katkılarınız için bize [email protected] adresinden erişebilirsiniz ve eğer destek olmak isterseniz bunu Patreon aracılığıyla yapabilirsiniz.

      İçeriklerden makul miktar alıntı yapabilirsiniz ama lütfen kaynağına bağlantı koyma (hatta DBN’e haber verme) nezaketini gösteriniz.

      Yazıların telifi yazanlara aittir.

      Yayın Kurulu: Burak Sülünbaz, Bülent Seyitdanlıoğlu, Mine Gürevin, Murat Küpeli, Turgay Yalçın.

      Yayın Yönetmeni: Turgay Yalçın.

      Reklam: [email protected]

      Copyright © 2026 Dark Blue Notes. All rights reserved. Powered by MOBCODES.

      Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.

      Dark Blue Notes’da yayımlanan içeriklere doğrudan erişmek için Whatsapp Kanalımıza abone olun!

      Kanalı Görüntüle