Akbank Caz Festivali: Kim Gitmeli, Kime Gitmeli?

Bu yazıya başladığım andan itibaren içimi telaş kapladı. Birazdan detaylandırdıkça anlayacaksınız, bu yıl 33’ncüsü düzenlenecek Akbank Caz Festivali cazseverleri ve müzik tutkunlarını heyecanlandıracak bir program sunuyor.

İçine gömüldüğümüz ekonomik bataklıkta sanatsal etkinliklerin maliyetinin tahammül edilebilir eşiği çoktan geçtiğini düşünürsek bu denli zengin bir içeriği önümüzdeki yıllarda görebileceğimizden şüphe etmiyor değilim. Bu nedenle festivalin gerçekleşmesini sağlayanlara müteşekkir olduğumu söylemeyi bir borç görüyorum.

Tamamına katılabilir miyim bilmiyorum ama kendimi, zamanı olan ve maddi külfetini karşılayabilecek bir müzikseverin yerine koyup hangi konsere neden gitmemin şart olduğunu, dinleyiciyi nasıl bir müziğin karşılayacağını yazmak istedim.

Immanuel Wilkins TrioAl Di Meola Acoustic TrioTerence BlanchardZoe RahmanWayne Shorter AnısınaTribute Ella & LouisYumi ItoLakecia BenjaminNeşet Ruacan Cem Tuncer Yarkın TuncerGabi Hartmann


New York’a uzansam; Manhattan’da bir caz bara gitsem…

Immanuel Wilkins Trio

Immanuel Wilkins tam size göre. Üstelik, Festival’e, ilk albümü Omega‘da (2020 UMG) ve ikinci albümü The 7th Hand‘de (2022 UMG) çalan müzisyenlerle birlikte geliyor. Micah Thomas son yıllarda dinlediğim en heyecan verici piyanistlerden biri. İlk defa Billy Drummond’un Valse Sinistre albümünde işitmiş ve yazdığım yazıda yere göğe koyamamıştım. İstanbul’da çalar mı bilmem ama Kweku Sumbry klasik davul setinin yanı sıra Batı Afrika’nın kadim vurmalılarını da çalıyor ve son dönemde cazın Afrika köklerine dönüşünü kutsayan akımın genç ama önemli müzisyenlerinden. Basçı Daryl Jones ise -T.S. Monk’un ifadesiyle- ‘cazla ilgili her şeyi temsil ediyor, tarihe ve geleneğe olan saygısı gençliğini yalanlıyor’. Lidere gelirsem, sadece caz geleneğinden değil, aynı zamanda gospelden de beslenen yuvarlak, sıcak, duygusal açıdan güçlü bir tona sahip. Alto esas enstrumanı olsa da, soprano ve tenorda da usta. Yaptığı müzik geleneğe yaslanıyorsa da, düne aitmiş gibi ses vermiyor, aksine çağının cazını çalıyor. Dolayısıyla temcit pilavı gibi önümüze konan palavranın yanlışlığına, bildiğimiz anlamda cazın gayet sağlıklı şekilde yaşadığına ve geliştiğine şahit olmak istiyorsanız, evet, Immanuel Wilkins tam size göre.


Flamencoya bayılıyorum. Gitar delisiyim. Şaşırayım istiyorum…

Al Di Meola Acoustic Trio

Öyleyse Al Di Meola! Alışıldık nitelikte bir müzisyen değil; müzikal yolculuğunu, farklı coğrafyaların müzikleri üzerinden yaşamı ve dünyayı tanımaya adamış; hayranlık uyandırıcı enstrumental hakimiyetinin yanı sıra, ritmik çeşitliliğe, sofistike armonik yapıya, insanı hızlıca kavrayan melodik zenginliğe sahip bestelerini, dünyanın farklı köşelerinde yetişmiş müzisyenlerin katkısıyla zenginleştiren modern bir Rönesans ustası. Al Di Meola, şeytanla dans eden gitarının tanığı olmak isteyenleri festivalin müzikal doygunluk açısından en zengin konserlerinden birisine davet ediyor. Hele de elektrik değil akustik bir konser olacağını düşününce şöyle demeden edemeyeceğim: Kaçıranın aklına şaşayım!


Gelenekselin sınırlarını zorlayan caz olsa…

Terence Blanchard featuring the E-Collective with Turtle Island Quartet

Klasik cazla başladığı kariyerini eşit derecede başarıyla, fusion, film müziği ve hatta klasik müziğe doğru genişleten besteci, piyanist, trompet ustası ve NEA Jazz Master Terence Blanchard, Zorlu PSM, Turkcell Platinum Sahnesi’ne son albümü Absence’ı (2021) kaydettiği ekiple, yani, çağdaş müziğin en revaçta oda orkestrası Turtle Island Quartet ve 2015’de kurduğu The E-Collective ile konuk oluyor. Terence Blanchard, 40 yıl önce Art Blakey’den yola çıktı, Miles ve Shorter’ın izlerini takip etti, kendi müziğini yaptı; atalarının ayakları zincirli halde adım attıkları zamandan bu yana yürüdükleri yoldan yürüdü, eşine az rastlanır bir müzikal miras inşa etti. Yolculuğu esnasında Afro Amerikan kültürünün ürettiği tüm müzikal türleri kucakladı. Zaman değiştikçe kendisini değiştirdi, kendisi değiştikçe müziği değiştirdi; sadece kendisinin müziğini değil, cazı da değiştirdi. Art, Miles ve Duke, eminim, kuruldukları köşede torunları ile gurur duyuyordur.


İlle de piyano üçlüsü!

Zoe Rahman Trio

Adını duymamış olabilirsiniz ama çalışını bir kez işittikten sonra unutmayacağınızın garantisini verebilirim. Yılın en iyileri arasına girmeye aday son albümünü (Colour of Sound) nefeslilerle birlikte kaydetmişse de Zoe Rahman‘ın enstrümental ustalığı üçlü formatta daha da belirgin. Her daim kendinden emin şekilde çalıyor; geriye yaslandığında klasik eğitiminin izlerini yansıtıyor, öne çıktığında alışıldık caz piyanistlerininkine benzemeyen izleklerden yürüyerek doğaçlıyor. Genelde kendi bestelerini yorumluyor olması sizi ürkütmesin. Bu hususta, İngiltere’nin en güçlü bestecilerinden biri övgüsünü alacak denli başarılı. Parçaları, standartları aratmayacak denli kulak okşayıcı melodik karaktere sahip; hatta yer yer babasından miras Bengal müziğinin motiflerini de yerleştiriyor. Konseri cazip kılan diğer bir husus ise, Rahman’ın eşlikçileri: Amerikalı davul ustası Gene Calderazzo (evet, piyanist Joey Calderazzo’nun kardeşi) ve İngiltere’nin en çalışkan ve revaçta basçılarından Alec Dankworth. (Doğrudur, efsanevi İngiliz büyük orkestra şefi John Dankworth ve unutulmaz Cleo Laine’nin oğlu.) Geleneksel piyano üçlüsünün vardığı yeri merak edenlere hararetle tavsiye edilir.


Benim favorim akustik çalınan postbop!

Wayne Shorter Anısına

Bu yılın Mart ayında 90 yaşında hayata gözlerini yuman Wayne Shorter uzun kariyeri boyunca cömertçe sergilediği, kendine has tenor ve soprano çalışıyla üyesi olduğu grupların stilistik karakterini etkiledi; liderliğini yaptıklarıyla da cazın ilerleyişini belirleyenler arasında oldu. Ama bana kalırsa, Shorter’ı unutulamayacaklar arasına dahil etmemizin önemli bir başka nedeni de besteciliği. Art Blakey’s Jazz Messengers grubundayken hard bop stilinde mücevherler yazdı. Besteleri Miles Davis‘in ikinci beşlisinin kontrollü serbestlik yaklaşımının sınırlarını çizdi; çığır açan Weather Report‘ta yazdıklarıyla fusion cazın estetik harikalarına imza attı. Besteleriyle günümüz cazının hakimi postbop estetiğinin temellerini attı. Saksofonda Engin Recepoğulları, piyanoda Can Çankaya, basta Alper Yılmaz ve davulda Ediz Hafızoğlu‘ndan oluşan Wayne Shorter Tribute Band büyük üstadın bestelerini yorumlayacak. Böylesine yetkin ve tecrübeli bir ritm bölümünün önünde Recepoğulları’nın, Shorter’ın tenoruna öykünmeden kendi kıvrak ve elastik çalışıyla seyirciyi mest edeceğine eminim. Ana akım cazseverler bu denli rafine bir sahneye sık tanık olamayabilir.


Caz şarkıdır!

Tribute Ella & Louis

Hayatını sevdiği müziği yaşatmaya adamış büyük emprezaryo Norman Granz, o dönem menejerliğini de yaptığı Ella Fitzgerald‘ı kaydetmek için Verve Records şirketini kurmuştu. Amerikan şarkı kitabının büyük bestecilerinin repertuvarlarını yorumladığı albümlerle Ella’nın dokunulmaz statüye kavuşmasını sağlamıştı. Louis Armstrong için ise söylenebilecek birincil yorum onun cazın kurucu babası olduğudur. Satchmo, enstrumanın, eşlikçi ve ensembl üyesi konumlarının dışına çıkmasını sağlamanın yanı sıra, caz vokalinin de temellerini atmış hakiki bir dehaydı. Satchmo ve Ella daha önce birlikte sahne almamış değillerdi ama 1956’da Granz’ın inisiyatifi ile stüdyoya girmeleri her ikisinin de görkemli kariyerlerinde eşsiz bir zirveye çıkmalarını sağlamıştı. Düşünsenize, scat tekniğini caza sokmuş Satchmo ve bu tekniği sanat mertebesine çıkarmış Ella yan yana. Ella’nın kadife sesi, Satchmo’nun pürüzlü sesine karışıyor. Yin ve Yang! Vokalde Cemre Necefbaş, trompet ve vokalde Şenova Ülker, gitarda Önder Focan, basta Aydın Balpınar ve davulda Mert Can Bilgin‘den kurulu beşli, caz tarihinin en önemli düet albümlerine imza atmış bu ikilinin müziğini anmak üzere Nardis sahnesine çıkıyor. Geleneksel cazı ve vokal müziğini sevenleri mest edeceğine emin olduğum bu geceyi daha da anlamlı kılan, cazımızın kalifiye işçisi Şenova Ülker’in de şarkı söyleyecek olması. Bu projeye sık denk gelmeyebilirsiniz, onu da yazmış olayım. Fırsat, bu fırsat!


Cazı seviyorum sevmesine ama şarkıcı/besteci geleneğinin çağdaş bir örneği olsa da…

Yumi Ito

Yumi Ito İsviçre’de doğmuş. Annesi Leh asıllı bir opera sanatçısı, babası Japon asıllı bir piyanist. Çocukluğu turnelerde geçmiş. Lehçe ve Japonca ana dilleri; İngilizce de üçüncü dili. Çok-dilli hatta çok-kökenli bir kültürün içinde yetişmiş. Tahmin edersiniz, Yumi Ito hakiki evi olarak müziği görüyor. Eğitimine klasikle başlamış, gençliğinde punk ve metal müzikle tanışmış; Bobby McFerrin’in atölyelerine katılmış. Gretchen Parlato aracılığıyla modern vokal caz teknikleriyle tanışmış. Theo Bleckman, avangart üsluba yakınlaşmasını, Becca Stevens, folk müziğin inceliklerinin farkına varmasını sağlamış. Montreux Caz Akademisi’nde, Al Jarreau, Kurt Rosenwinkel, Ziv Ravitz ve Nil Petter Molvaer gibi ustaların da teşvikiyle kendi şarkılarını yazmaya yönelmiş. Durduğu yerden hayat(ın)a bakıyor Yumi Ito; izlemeyi seviyor, izlediklerinin kendinde bıraktığı tortuyu şarkı sözleriyle ifade etmeye bayılıyor; kendi dünyasını damıtıyor. Güzel olan şu ki, iyi şarkıcı/şarkı yazarı payesini almanın uzağında değil. Tüm bunların farkında olduğu şu zamanda İstanbul’a geliyor. Bir zaman sonra unutulacak ya da unutulamayacaklar arasına katılacak. Anahtar onun ellerinde, karar sizde. Birinci sınıf bir şarkıcı/besteci konserini ıskalamış olmayın da


John Coltrane’e öykünen, Afrika kökleri belirgin, tutkulu cazı seviyorum…

Lakecia Benjamin

O halde Lakecia Benjamin aklınızı başınızdan alabilir. Son albümü Phoenix’in adı şimdiden yılın en iyileri arasında anılıyor ki buna biz de dahiliz. Benjamin, siyahilerin ABD’deki özgürleşme hareketinin ve eşitlik arayışının günümüzdeki önemli seslerinden biri. Albümlerinde ve konserlerinde meramını tavizsiz bir üslupla dile getiriyor. Cazda Afrika köklerine geri dönüşü önemsemenin yanı sıra, Afro-Amerikan kültürünün yakın geçmişindeki ve günümüzdeki yansımalarını da müziğine organik şekilde eklemliyor. John Coltrane’nin özellikle son döneminde ulaştığı özgürlük ve sınırsızlık Benjamin’in en önemli esin kaynaklarından. Müziğinin omurgasında -son tahlilde- post bop olduğunu söyleyebilirim ancak dışadönük, yer yer agresif yaklaşımıyla ve siyahilerin müzikal mirasını ve geleceğini kucaklayan tavrıyla, en önemlisi, geniş hayal gücü ve tutkusuyla cazı yeni menzillere eriştirebilecek kudrette olduğunu çoktan kanıtladı. Günümüzün en orijinal seslerinden biri. Piyanoda Zaccai Curtis, basta Ivan Taylor ve davulda E.J. Strickland‘den kurulu dörtlüyle sahne alacak olan Lakecia Benjamin, tartışmasız, Akbank Caz Festivali’nin yıldızlarından.


Gitar! Daha fazla gitar! Eh bir de kontrabas. O halde tel cambazlarının konseri…

Neşet Ruacan, Cem Tuncer, Yarkın Tuncer

Akbank Caz Festivali, daha önceki yıllarda olduğu gibi, bu sene de yabancı müzisyenlerle yerli caz sahnemizin usta isimleri arasında bir denge göz etmiş. Gitarlarda Neşet Ruacan ve Cem Tuncer, kontrabasta Yarkın Tuncer‘den oluşan üçlünün konseri de Festival’in en özel performanslarından biri olmaya aday. Tümüyle telli çalgılardan oluşan bir üçlüden oda müziği kıvamında bir müzik beklemeyin. Vurmalıların olmaması da sizi yanıltmasın, farklı kuşaklara ait olsalar da, her üçü de swing etmeyi çok iyi bilen ve müzikte ritmik çeşitliliği önemseyen müzisyenler. Yarkın Tuncer, dünya cazının en önemli isimlerinden NHØP’in ekolünü sürdürmeyi ilke edinmiş bir basçı. Cem Tuncer, sadece müzisyen olarak değil besteci olarak da dikkati çeken işler imza atmış bir gitarist. Neşet Ruacan -tarife gerek yok- Türk cazının anıtsal ismi; çalışındaki letafetin eşi benzeri yok. Müzik frekansları açısından oldukça geniş bir aralığı kapsayan iki gitar ve bir kontrabas olarak sahneye çıkacaklar; özgün besteler ve standartlardan oluşan bir repertuvarı, tecrübelerini ve üstün yeteneklerini kullanarak anında verecekleri kararlara bağlı olarak icra edecekler. Yani, özetle, her haliyle doğaçlayarak çalacaklar. İlk ve aynı ile tekrarı olamayacak bir performans!


Caz eksende olmasa da Akdeniz müziğine caz dokunsa…

Gabi Hartmann

Casual bir caz dinleyicisiyseniz, ilginizi çeken saf halde damardan caz değil de, cazı, müziğinin unsurlarından sadece biri olarak gören yeni kuşak müzisyenler ise, Gabi Hartmann aradığınız isim olabilir. Daha da net ifade edeyim; Madeleine Peyroux ya da Melody Gardot usülü, cazın insanı etkileyen unsurlarını en konsantre halde sunan müziği seviyorsanız, aşağıdaki bağlantıyı tıklayın; Fransız besteci, vokalist Gabi Hartman, Norah Jones’un tahmin edilemez yükselişinin ardındaki isim Jesse Harris’in prodüktörlüğünü yaptığı ve kendi adını taşıyan ilk albümünün tanıtım turnesi kapsamında geliyor. Karşı konulmaz film noir atmosferi, geçmiş yüzyılın ilk yarısını fetheden swing, tropik kuşağın keyifli uyuşukluğu, Fransızlara özgü şairane ifade üslubu, Brezilya’nın insanın kanını kaynatan sambası, Akdeniz ülkelerinin gevşek sıcağı, Afrika’nın ritmik zenginliği… birbirine geçmiş halde ve Hartmann, yaşama ve aşka dair şarkılarını, Fransızca, İngilizce ve Portekizce olmak üzere, üç farklı dilde söylüyor. Keyif garantili!

Turgay Yalçın

Yayın Yönetmeni, Kurucu Ortak, Yazar, Radyo Programcısı.

Turgay Yalçın 'in 171 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Turgay Yalçın ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir