Yağmurlu bir 29 Ekim sabahında, Kerem Görsev ile konakladığı otelin lobisinde buluştuk. Yeni albümü New Chapter’da yer alan “Old Haliç”in doğuşuna ilham veren Beyoğlu’nun tarihî dokusu ve İstanbul’un kendine özgü atmosferi, buluşmamıza da ayrı bir anlam katıyordu. Yaşanmışlıkları notalara, karşılaşmaları melodilere dönüştüren Görsev’in 23. albümünün hikâyesinden Bill Evans’a duyduğu hayranlığa, yıllardır birlikte çalıştığı müzisyenlerle kurduğu müzikal ortaklıktan cazın Türkiye’deki geleceğine uzanan düşüncelerine kulak verdik. Müziğin değişen dünyasına, yapay zekânın bestecilik üzerindeki etkisine, insan duygularının bir esere kattığı değere ve kendi müzikal çizgisinden ödün vermeden sürdürdüğü yolculuğa tanıklık ettik.
■
Arif Hür: 1 Kasım’da yayımlanan 23. albümünüz New Chapter ile başlayalım. Bu albümün ortaya çıkış hikâyesini sizden dinleyebilir miyiz?
Kerem Görsev: Biliyorsun, başından beri söylerim; hiçbir zaman albüm yapmak için albüm yapmıyorum. Bu yeni albümüm, iki yıl boyunca yaşadığım olayların, hayatımda meydana gelen gelişmelerin ve heyecanların üst üste gelmesiyle ortaya çıktı. Bütün bunlar bir araya gelince bir stüdyoya girip kayıt yapalım dedik. Hiçbir zaman piyanonun başına “Hadi, ben beste yapayım.” diye oturmadım. Yaşanmış olaylar, hikâyeler, kahramanlar, tabiat olayları, dünyanın dönüşü… Bunları hissettiğimde beste yapmaya koyuluyorum. Çünkü müzik, yaşanmışlıkların hikâyesi. Bazı şeyler yazılıyor; bunların bende derin hikâyeleri var. Bir arkadaşlığın doğurduğu… Donan ve dondurucuya giren bir arkadaşlığın daha sonra çözülmesiyle yaşadığım hisler de var. Bodrum’dan İstanbul’a geleli 10-15 gün oldu, burada da iki parça yazdım mesela. Neyin ne zaman olacağı belli olmuyor.

Arif Hür: Albümünüze New Chapter adını vermeniz, hayatınızda da yeni bir sayfa açtığınızı gösteriyor sanki?
Kerem Görsev: Birebir öyle. Yeni bir sayfa açtım. 65 yaşında yeni bir sayfa açıyorum. Yeni dönem, ister istemez yeni şeyler getiriyor. Hayal bitince hayat bitiyor. Monotonluktan kaçmak için her zaman ruhumuzu, bedenimizi ve beynimizi hayallerle birlikte dinç tutmamız gerekiyor.
Arif Hür: Albümdeki dokuz bestenin her biri farklı hikâyeler barındırıyor. Bu hikâyeleri bir araya getiren ortak nokta nedir?
Kerem Görsev: Bestelerden birini Beyoğlu’nda kaldığım otelin odasında yazdım. “Old Haliç” adlı parçayı… Diğerleri, “Last Exit”, “Fingers” ve niceleri… Dokuz bestenin her biri farklı hikâyeler ve farklı insanlar barındırıyor. İçlerinde maceralar var. Az önce de söylediğim gibi son iki yılda yaşadıklarım bu albümde…
Arif Hür: Peki, bu hikâyeler zihninizde nasıl müziğe dönüşüyor? Bir bestenin ilk hâlinden stüdyoda kaydedilmesine kadar nasıl bir süreç izliyorsunuz?
Kerem Görsev: Sıfır değişim. Çünkü ben ne isem oyum. Bestemde ne hissettiysem odur. Stüdyoya girince “Şurasını değiştirelim, güncelleyelim.” diye bir şey söz konusu olamaz. Zaten besteyi yaparken kafamda melodiyi yazıyorum. Ardından bunun hangi enstrümanla çalınacağını hayal etmeye başlıyorum. Bu konuda da çok mutluyum. Bu hayalleri kurabildiğim için.
Arif Hür: Bestelerinizin diğer müzisyenlerle buluşmasında onlara nasıl bir alan açıyorsunuz? Özellikle doğaçlama bölümlerinde müzisyenlerin katkısı nasıl şekilleniyor?
Kerem Görsev: Mesela bir önceki albümüm Clear Horizon’da Barış Doğukan Yazıcı’ya flugelhorn çaldırdım. Bu albümde de kendisi yer alıyor. Engin Recepoğulları tenor saksafonda zaten her zaman kale gibi. Ferit Odman’ın süpürgeleri, Volkan Hürsever’in nitelikli sound’u… Bunlar, daha parçaları yazarken kafamda canlanıyor. Hangi parçaya nasıl bir melodi çalınacağını düşünüyorsun. Sadece doğaçlama bölümlerinde kimin ne zaman solo yapacağı önceden belli olmuyor. Bu, son günlerde netleşiyor. Parça bitince “Birinci soloyu trompet çalsın, ikinci soloya ben gireyim.” gibi kararlar alıyoruz. Değişiklik yalnızca bu noktada oluyor.
Arif Hür: Engin Recepoğulları, Barış Doğukan Yazıcı, Volkan Hürsever ve Ferit Odman’la uzun süredir birlikte çalışıyorsunuz. Yıllar içinde oluşan bu müzikal uyum, birlikte çalarken nasıl bir avantaj sağlıyor?
Kerem Görsev: Leb demeden leblebiyi anlıyoruz. (Gülüyor) Volkan’la 1994 yılında ilk albümüm Hands and Lips’i çalmıştık. Ferit çok genç bir çocuktu, o zaman tanıştık. 18 yıldır birlikte çalıyoruz. Engin’le de 18 yıl oldu. Barış Doğukan Yazıcı ile tanıştığımda kendisi 17 yaşındaydı. Bize eve gelmişti. Hepsi virtüöz ve özel müzisyenler. Türkiye’de caz müziğini gerçekten sırtında hamal gibi taşıyan müzisyenler diyebilirim. Engin Recepoğulları, Türkiye’nin bugüne kadar yetiştirdiği en iyi tenor saksofonculardan biri bence. Müzikalitesi, çalışkanlığı, disiplini ve sahne duruşuyla çok özel bir müzisyen.
Arif Hür: Uzun yıllardır birlikte çalıştığınız müzisyenlerle zaman içinde ortak bir müzikal dil geliştirdiniz. Peki, kendi müzikal yolculuğunuza dönüp baktığınızda, ilk albümünüz Hands and Lips’ten bugüne nasıl bir değişim görüyorsunuz? Eski bestelerinizi bugün yeniden çaldığınızda, o dönemki Kerem Görsev’i mi yeniden keşfediyorsunuz, yoksa bugünkü duygularınızla onlara yeni bir yorum mu katıyorsunuz?
Kerem Görsev: Örneğin ilk albümüm Hands and Lips’teki eserleri ya da Ernie Watts ile Los Angeles Filarmoni Orkestrası eşliğinde kaydettiğimiz parçaları farklı dönemlerde yeniden yorumluyorum. Sözsüz müzik yaptığım için bestelerimi farklı konseptlerde ele alabiliyorum. Hikâye aynı kalıyor ama her yorumda o gün ne hissediyorsam onu çalıyorum. Zaman değişiyor, kalbimizin atışı değişiyor; Türkiye’nin koşulları ve dünyanın ekolojik dengesi bile farklılaşıyor. Dolayısıyla beste aynı olsa da ortaya çıkan yorum, yapıldığı dönemin duygularını ve koşullarını taşıyor.
Bill Evans’a karşı büyük saygı ve hürmet duyuyorum
Arif Hür: Müzikal kimliğinizin oluşumunda Bill Evans’ın çok özel bir yeri olduğunu biliyoruz. Ona duyduğunuz hayranlığa ve müziği üzerindeki derin etkisine rağmen, bugüne kadar hiçbir Bill Evans bestesini sahnede çalmadınız veya albümlerinize kaydetmediniz. Bir sanatçıdan bu kadar derinden etkilenirken kendi müzikal kimliğinizi korumak ve özgün bir yol çizmek sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Kerem Görsev: Bill Evans hayatım boyunca kırmızı çizgim oldu. Hiçbir zaman sahnede bir Bill Evans parçası çalmadım, hiçbir plağımda da onun bestelerine yer vermedim. Ona karşı son derece büyük saygı ve hürmet duyuyorum. Evans benim hayattaki mentörüm. Çocukluğumdan beri onu dinliyorum; hayatımdaki pek çok kararın şekillenmesinde müziğinin etkisi oldu. Onu çok derinlemesine analiz ettim. Benim okulumdu kısaca. Bill Evans bir anahtardır; müzisyenin kapısını açar, sonra kapatır ve gider. Ondan sonra o kapının ardında neler olduğunu kendin keşfetmeye başlarsın. Müziği, insanın zihnini harekete geçiren bir unsur. Evans’ın yanı sıra John Coltrane, Charlie Parker, Thelonious Monk ve McCoy Tyner gibi kendine özgü bir müzikal dünyaya sahip insanlara da saygım sonsuz. Bunlar ayrı birer gezegen. Gözünüz kapalı dinleseniz bile kimin çaldığını anlayabilirsiniz. Çünkü her biri kendi kokusunu ve duygusunu müziğine aktarmıştır.
Arif Hür: Bill Evans ve onun kuşağındaki müzisyenlerin caz tarihindeki yerinden söz ettik. Peki, günümüzde çağdaş cazın kendi müzikal dilini ve kimliğini oluşturabilen isimleri kimler?
Kerem Görsev: Bill Charlap mesela çok iyi bir piyanist. Emmet Cohen ve Brad Mehldau da var. Çağdaş ve modern cazın kendine ait dokusunu yansıtan isimler bunlar. Kendi müziklerini çaldıklarında onlara özgü bir koku buluyorsunuz. Müzikleri adeta parfümleri oluyor. Hepsinin içinde bir hikâye var. Bir de eserleri kendi dokunuşunuzla yeniden yorumlayarak farklı bir lezzet oluşturmaya çalıştığınız nokta var. Bu da müzikteki ikinci yol. Amerika’ya gittiğinizde öyle piyanistler, davulcular ve basçılarla karşılaşıyorsunuz ki hepsine sarılasınız geliyor.
Arif Hür: Bir müzisyenin kendi müziğiyle var olması kadar, kendisinden sonraki kuşağa bırakacağı müzikal miras da önemli. Aileden gelen müzikal birikim, genç müzisyenlerin kendi kimliklerini oluşturmasını nasıl etkiliyor?
Kerem Görsev: Kendi müziklerini çalarak var olmak derken, ülkemizde bunu başaran isimlerden biri Aydın Esen. Daha 20’li yaşlarında Norveç’e gidiyor ve dünyada ses getiren bir isim oluyor. Şimdi oğlu Cenk Esen de çalışmalarını sürdürüyor. Baba da oğul da özel bir renk taşıyor. Cenk de zamanla kendi müzikal kimliğini bulacaktır. Böyle bir babanın oğlu olmak da zor. Benzer bir durum başka müzisyen ailelerinde de karşımıza çıkıyor. John Coltrane’in oğlu Ravi Coltrane de muhteşem çalanlardan… Tony Bennett’in kızı Antonia Bennett de babasının desteğiyle sahneye çıktı ancak müzikal kariyerinde babası kadar öne çıkamadı. Marsalis ailesi ise bu açıdan farklı örnekleri bir arada barındırıyor. Ellis Marsalis, Branford Marsalis, Wynton Marsalis, Jason Marsalis ve Delfeayo Marsalis… Bu isimlerin arasından özellikle Branford ve Wynton Marsalis o sihri yakaladı. Diğerleri kötü mü? Elbette değil.
Ben hâlâ kurşun kalemle nota kâğıdına yazıyorum
Arif Hür: Farklı kuşaklardan müzisyenlerin kendi müzikal kimliklerini oluşturmasına değindik. Peki, bugün müziğin beslendiği hikâyeler açısından nasıl bir dönemdeyiz? Sizce günümüzde yeni melodiler ve unutulmaz besteler üretmek giderek zorlaşıyor mu?
Kerem Görsev: Bence bugün melodi kıtlığı var. Dünyanın ekolojik dengesi değişti, teknoloji her şeyin içine girdi. Yapay zekâ beste yapıyor. 1950’li yıllara baktığınızda ABD’de Hoagy Carmichael’ın yazdığı “Stardust” gibi besteler görüyorsunuz. Bizde de Münir Nurettin Selçuk’un “Biz Heybeli’de Her Gece Mehtaba Çıkardık” eseri var. Yine o dönemde Karl Suessdorf “Moonlight in Vermont’u”, Irving Berlin ise “How Deep Is the Ocean?”ı yazmış. Bir de Herbert Martin’in sözlerini yazdığı “Why Did I Choose You?” gibi eserler var. O dönemde aşkları, karşılaşmaları, özlemleri anlatan binlerce şarkı yazılmış. Bir asır önce hayatın ritmi başkaydı. İnsanlar mektuplarını elle yazıyor, postaneye götürüp gönderiyordu. İlişkilerde, bekleyişlerde, özlemlerde hikâyeler oluşuyordu. Bugün ise birinden hoşlandığınızda anında buluşabiliyorsunuz. O bekleyişler, o hikâyeler başka türlü yaşanıyor. Nota kâğıtları da giderek ortadan kalktı. Herkes bilgisayar başında çalışıyor. Ben hâlâ kurşun kalemle nota kâğıdına yazıyorum. Çünkü müzik yazarken kalemi ve kâğıdı elime almam gerektiğine inanıyorum. Sahnede hikâyesi olmayan bir parça dinleyiciye ne verebilir? Bir eserin hikâyesini dinleyiciye aktarabildiğinizde, o müzikle aranızda bir bağ kuruyorsunuz. Bence dinleyiciyi kazanmanın yolu da burada yatıyor.

Arif Hür: Bestelerin arkasındaki hikâyeler kadar, bu hikâyelerin sahnede diğer müzisyenlerle nasıl paylaşıldığı da önemli. Cazda müzisyenler arasındaki etkileşim, yani birlikte çalarken birbirini dinleme ve müziği anlık olarak şekillendirme anlayışı nasıl bir yer tutuyor? İyi bir caz topluluğunu oluşturan temel unsur sizce bu paylaşım mı?
Kerem Görsev: Paylaşımdır. Caz demokrasi müziğidir. Diyelim ki sahnede dört kişiyiz. Herkesin kendisini anlatmak için yüzde 25 oranında alanı var. Kerem Görsev assolist, diğerleri de saz arkadaşları değil. Hepimiz sahnede kendi sololarımızı çalıyoruz. Buna interplay deniyor; yani müzisyenlerin birbirini dinleyerek, müziği iç içe ve karşılıklı etkileşimle şekillendirmesi. Bu anlayış 1950’lerde belirginleşmeye başladı. Bill Evans’la birlikte 1960’larda müzisyenlerin birbirleriyle daha özgür ve iç içe çaldığı bir anlayış gelişti. Özellikle Bill Evans’ın Scott LaFaro ve Paul Motian ile Village Vanguard’da gerçekleştirdiği kayıtlar bu açıdan önemli. Scott LaFaro, henüz 20’li yaşlarında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Modern kontrbasın gelişiminde çok önemli bir isimdir. Caz müziği uçsuz bucaksız bir alan. Klasik müzikle kıyaslandığında da kendine özgü bir tarihi ve gelişim çizgisi var. Ancak bugün dünya sahnelerinde ağırlıklı olarak vokalistleri ve büyük prodüksiyonları görüyoruz. Madonna, Beyoncé, Shakira, The Weeknd ve Ricky Martin gibi isimlerin konserlerinde müzisyenlerin ne yaptığını çoğu zaman bilmiyorsunuz. Çünkü orada müziğin yanı sıra büyük bir sahne gösterisi de var. İzleyici çoğu zaman sanatçının şarkılarından çok sahne prodüksiyonunu izlemeye gidiyor. Tarkan’ın konserleri, Kenan Doğulu’nun sahne prodüksiyonları da bu açıdan başarılı örnekler. Bu isimler dünyada neler olup bittiğini takip ediyor. Sıla’ya, Murat Boz’a da insanlar konserlerine gitmek için ilgi gösteriyor. Ancak cazdaki interplay, yani müzisyenlerin sahnede birbirini dinleyerek müziği birlikte oluşturması, bu konser anlayışından farklı bir şey.
Arif Hür: Caz müzisyenlerinin sahnede birbirleriyle kurduğu müzikal etkileşim kadar, bu müziğin dinleyiciyle buluşabileceği sahnelerin varlığı da önemli. Türkiye’deki caz kulüplerini, konser mekânlarını ve festivalleri düşündüğünüzde, caz müzisyenlerinin üretimlerini sürdürebilmeleri için yeterli imkâna sahip olduğunu düşünüyor musunuz?
Kerem Görsev: Sahne öncelikle çok kutsaldır. Herkes o sahneyi hak etmiyor. Sahneye çıktığınızda onun hakkını vermeniz gerekiyor. Doluluk meselesi ise biraz ticari bir konu. Caz konserlerine hiçbir zaman binlerce kişi gelmiyor. Yıllardır kulüplerde, salonlarda ve açık havada çalıyoruz. Pera 77, Touché, Gregor Caz, Biz İstanbul, Nardis Jazz Club, Bova ve Yeldeğirmeni Sanat… Bunlar çok kıymetli mekânlar. Caz müzisyenlerinin de evlerinin kirasını ödemesi, para kazanması gerekiyor. Festivallerin artması bu açıdan sevindirici. İstanbul Caz Festivali ve Akbank Caz Festivali bu işin amiral gemileri. Cemal Reşit Rey, İş Sanat ve Salon İKSV’de çok önemli sahneler.
Arif Hür: Kültür-sanat etkinliklerine gösterilen ilgi, bir toplumun gelişmişliği açısından da önemli. Konser salonlarının ve tiyatroların dolu olması size ne hissettiriyor? İyi bir kültür-sanat etkinliği sunulduğunda izleyicinin mutlaka karşılık vereceğine inanıyor musunuz?
Kerem Görsev: Klasik müzik ve caz konserleri, edebiyat buluşmaları, tiyatro oyunları… Bunların hepsi bir toplumun gelişmesine katkı sağlayan çok önemli unsurlar. Salonların dolu olması beni çok sevindiriyor. Bu yıl Zorlu PSM’de Halit Ergenç’in başrolünde yer aldığı “Satıcının Ölümü” oyununu izlemeye gittim. Salon yaklaşık iki bin kişiydi ve tamamen doluydu. Bu çok güzel bir şey. Ne ekerseniz onu biçersiniz. İnsanlara kültür ve sanat alanında iyi bir şey sunarsanız, herhangi bir konser Ağrı Dağı’nın tepesinde bile olsa izleyici gelir.
Nota, müzisyenin namusudur
Arif Hür: Salonların dolması kadar, sahnede üreten müzisyenlerin de geçimlerini sağlayabilmesi önemli. Türkiye’de genç caz müzisyenlerinin mesleklerini sürdürebilmek için farklı müzik türlerinde ve projelerde çalıştığını görüyoruz. Sizce bu durum cazın gelişimine nasıl yansıyor? Genç müzisyenlerin farklı müzik alanlarında çalışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kerem Görsev: Gençlerin bugün eğitim ve iletişim açısından her türlü imkânı var. Cazın sürdürülebilir olması için caz müzisyenlerinin düzenli olarak iş yapması, konser vermesi ve para kazanması gerekiyor. Genç jenerasyonun tamamı arkadaşım. Birçoğu pop müzisyenlerine eşlik ederek ciddi paralar kazanıyor. Sonuçta ayakta kalabilmek, geçimlerini sağlamak ve enstrümanlarını geliştirmek için bunu yapmak zorundalar. Eskiden olsa belki “Ne işin var popçularla?” denebilirdi. Ama hayır, haklılar. Zeynep Bastık gibi isimlerin arkasında çalıyorlar. Bu işlerden para biriktirip kendilerine yeni enstrümanlar alıyorlar. Bence bu çok kıymetli. Müzisyen hangi notaya basarsa bassın, hangi enstrümanı çalarsa çalsın, yaptığı işin hakkını vermek zorunda. İster pop, ister alaturka, ister caz müziği olsun… İşini namusuyla yapmalısın. Nota, müzisyenin namusudur. Bir notaya basmak bile birikim, haysiyet ve onur gerektirir. “Palavradan çalayım, paramı alıp gideyim.” diye bir düşünce müzisyende olamaz.

Arif Hür: Müzikte hikâyenin, yaşanmışlıkların ve insanın kendi duygularını aktarabilmesinin öneminden söz ettiniz. 2024 yılında da yapay zekâ ve müzik ilişkisini konuşmuştuk. Bugün geldiğimiz noktada bu tartışmaya nasıl bakıyorsunuz? Sizce bir eseri değerli kılan kusursuzluğu mu, yoksa bestecisinin yaşanmışlıklarını ve duygularını taşıması mı?
Kerem Görsev: Ben zaten bestelerimin kusurlu olmasını isteyenlerdenim. Çünkü bu kusurlar beni bir sonraki projemde daha dikkatli olmaya yönlendiriyor. Daha az hata yaparak yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Hata, insan ölünce biter. Yeni albümümde bugün dinlediğimde hoşuma gitmeyen pasajlar var. O bölümler geldiğinde sanki plağın içinden bir tokat bana vuruyor. Bir sonraki prodüksiyonumda o akor geçişlerini (change) farklı kullanırsam daha güzel bir gam oluşturabileceğimi, hikâyeyi daha iyi bağlayarak başka bir öyküye geçebileceğimi düşünüyorum. Zaten en iyisini hiçbir zaman bulamayacağız.
Hayatın da müziğin de kendine özgü bir ritmi var. Dünyanın bir dönüş hızı var; biz de şu anda onunla birlikte dönüyoruz ama çoğu zaman farkında değiliz. Müzikte bazen hızlanır, bazen yavaşlarsınız. Yapay zekâda ise bu insani değişkenliği, o anki duyguların getirdiği ritmi bulmak başka bir mesele. İnsanın kalbiyle çalması çok önemli. Hayatta ne yaşıyorsak müziğimize de onu yansıtıyoruz. Benim bütün bu çalışmalarımın arkasında kişisel bir arzu da var. Kızım Nisan Görsev’e temiz bir ad ve soyad bırakmak, yaşadığım Türkiye Cumhuriyeti’ne bir Kerem Görsev arşivi kazandırmak. En büyük arzularımdan biri de ülkemi yurt dışında tanıtmaktı. Bunu başardığım için de müsterihim.

Arif Hür: Bugüne kadar yaşadıklarınız ve müzikal yolculuğunuz size kendinizle ilgili en önemli neyi öğretti
Kerem Görsev: Doğduğum günden beri kendimle ilgili öğrendiğim bazı şeyler var. Hayatımı da hep bunların üzerine kurdum. Namuslu ve vicdanlı olmak… Bence dünyadaki en temel mesele bu. Türkiye’de bazen çok büyük, olağanüstü bir şeymiş gibi karşılanıyor ama aslında herkesin böyle olması gerekiyor. Namuslu ve vicdanlı olduğunuzda hayatta her şeyin üstesinden gelebilirsiniz. Benim kendime ait bir kulvarım var ve bundan sonra da onun dışına çıkmayı düşünmüyorum. İnanmadığım bir notaya basmam, inanmadığım bir müzisyenle çalmam. Para karşılığında da istemediğim hiçbir yerde sahneye çıkmam. Kendi projelerimle var olmaya çalışıyorum. Bugüne kadar pek çok albüm yaptım. 2011 yılında Kerem Görsev Trio olarak Mezzo TV için gerçekleştirdiğimiz konser kaydı, uluslararası müzik kanalında 100’ün üzerinde kez yayımlandı. Bu performansta piyanoda ben, çelloda Sedef Erçetin, kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ferit Odman yer almıştı. Kendi bestelerimizden oluşan repertuvarımızla gerçekleştirdiğimiz bu kaydın uluslararası dinleyiciyle buluşması benim için büyük mutluluktu.
2013 yılında efsanevi caz piyanisti Bill Evans’a ithafen 14. solo albümüm To Bill Evans’ı yayımladım. 2015 yılında ise Bill Evans’ın son davulcusu Joe LaBarbera, basçı Darek Oles ve piyanist Alan Broadbent ile Los Angeles’taki United Recording Studios’ta Spring Water albümünü kaydettim. Stüdyoya girdiğinizde Frank Sinatra, Dean Martin, Nat King Cole, Ray Charles ve Nancy Sinatra gibi isimlerin kayıt yaptığı bir geçmişle karşılaşıyorsunuz. Duvarlardaki altın plaklar arasında çalmak benim için adeta zamanda yolculuk yapmaktı. Yaylı orkestralarla gerçekleştirdiğim projeler de müzikal yolculuğumun önemli bir parçası. Dünyada bu ölçekte dört farklı orkestrayla yaylılar eşliğinde albüm yapan başka bir müzisyen olduğunu sanmıyorum. Kendi müzikal doğrularımdan vazgeçmeden üretmeye devam etmek istiyorum. Bana zorla hiçbir şey yaptıramazsınız. Kolumu keser yerim, kasaba minnet etmem.
■
Dark Blue Notes’ta Röportajlar
Dark Blue Notes’ta Arif Hür
Kerem Görsev: Bizim Caz



