Caz tarihinde dokunulmaz sayılan iki albümü tek bir projede yeniden yorumlamak cesaret midir, yoksa pervasızlık mı? Miles Davis’in Kind of Blue‘su ile John Coltrane’in A Love Supreme‘i, caz dinlemeyenlerin bile adını bildiği, adeta çağdaş sanat müzesinin caz bölümünün tam ortasına yerleştirilmiş iki doruk, iki başyapıt. İki büyücünün de yüzüncü doğum yılının kutlandığı 2026’da Nicholas Payton ile Butcher Brown, bu iki yapıtla yüzleşiyorlar ve bugün icra edilselerdi ne ifade ederlerdi sorusuna kendilerince bir yanıt arıyorlar: A Supreme Blue (2026 Concord Jazz Records).
Proje, planlı bir “tribute” fikrinden değil, bir sahne anından doğmuş. Payton, bir Butcher Brown konserinde grubun house tınılı groove’una katılıp Coltrane’in “Acknowledgement” temasını çalmaya başlamış ve her şey böyle şekillenmiş. Albümün yolunu şu motto açıklıyor sanki: Saygı, müzeyi ve müzelik olanı korumaktan değil, müziğin gitmek istediği yere gitmesine izin vermekten geçiyor. Hal böyle olunca Davis ve Coltrane kendi müziklerinin 1959 ya da 1960’ların başındaki gibi çalınmasını istemezlerdi kuşkusuz, 2026’ya taşınmasını isterlerdi. Ama nasıl?
Payton, New Orleans doğumlu, Grammy ödüllü bir trompetçi, prodüktör ve aranjör. Allen Toussaint, Herbie Hancock, Ray Charles, Elvin Jones ve Dr. John gibi çok geniş bir isim listesiyle çalışan biri. Geleneği içeriden bilen ama etiketlerle de kolay kolay yetinmeyen bir müzisyen. Bu yüzden böyle bir projeye girmesi hiç de şaşırtıcı değil.
Butcher Brown ise Virginia’nın Richmond kentinden çıkan beşli bir topluluk. Prodüktör-klavyeci DJ Harrison, davulcu Corey Fonville, basçı Andrew Randazzo, trompet ve saksafoncu MC Marcus “Tennishu” Tenney ve gitarist Morgan Burrs‘tan oluşuyorlar; “caz/hip-hop” etiketi onları anlatmaya yetmiyor yani karşımızda geleneğe kulağı açık, ama ritim hafızası hip-hop, funk ve elektronik müzikle örülmüş, yeniliğe sonuna kadar yakın duran bir kadro. Bu iki farklı elementin karışımından başka bir şeylerin çıkması kuvvete muhtemel tabi…
Albümün mimarisi çok açık seçik: İlk beş parça Kind of Blue‘nun, son dört parça A Love Supreme sıralamasını birebir izliyor. Dokuz parçalık bu iskelet üzerine kurulan ses örgüsü ise bambaşka: senkoplu soul-funk damarları, dub yankıları, sentezleyici baslar ve elektronik dokular. “So What” bunun en net örneği; Davis’in bas ile piyano arasındaki tanıdık soru-cevabı gitmiş, yerine soru ve cevapların birbirleri içinde yankılandığı, baş sallatan bir groove gelmiş. “Freddie Freeloader” blues iskeletini korurken swing’den groove’a doğru yol alıyor ve gitar soloları gösterişten çok ritim duygusuyla konuşuyor; Tenney’nin saksafonu ise kattığı yoğunlukla dengeyi ayakta tutarken, davulla birlikte kol kola, tok bir edayla parçayı sürüklüyor. “Blue in Green” ambient havasıyla, geniş bir alanda soluklanırken, yavaşlatılmış hissi uyandıran “Flamenco Sketches” Coltrane’e geçişte köprü görevi görüyor. Randazzo’nun bas solosu bu geçişin en güzel anlarından biri.
Coltrane’in A Love Supreme‘inden parçalarla albümün ‘ikinci perde’si açılıyor deyim yerindeyse: “Acknowledgement“ın ünlü dört notalık motifi bir synth bas ile duyuluyor ve hemen ardından “Resolution“da Tenney’nin tenoru ile Payton’ın sürdinli trompeti, Fonville’in sert davuluyla Coltrane’in manevi güdülerini modern bir ritme dönüştürmekle kalmıyor, “Pursuance“le giderek artan, yoğunlaşan Afro-Latin hissiyatı, tempolu vuruşları ve elektronik dokunuşlarıyla albümün en hareketli ve enerjik anlarına tanık oluyoruz. Kapanışta “Psalm“, neo-soul bir bas, gospel esintili bir piyano, Payton’ın katmanlı vokalleriyle bir tür minnettarlık duasına dönüşüyor. Enstrümanlar ve sesler burada gerçekten birbirine yanıt veriyor.
Bu albümün en büyük başarısı, orijinallerin gölgesinde ezilmemesi ve bambaşka lezzetlere açılıyor olması. Jazzwise; ‘projeyi ucuz bir saygı duruşu ya da soluk bir taklit değil, kaynak malzemeyle oyunbaz ve yaratıcı biçimde ilişki kuran taze bir kayıt olarak nitelendiriyor.’ Özgüvenli bir yaklaşımı barındırıyor bu çalışma; yeniden yaratımın izinden giderek, bir tür yapı bozuma kaynaklık eden notalara değil, yaratıcılarının ruhuna saygı ve bağlılık gösterisi Nicholas Payton ve Butcher Brown’ın yaptığı.
Ama bunun bir de bedeli var. Davis’in kayıtlarındaki nefes alan boşluklar, Coltrane’in kıvrılan, yükselen tekrarlarındaki yalın, saf ve çıplak inanç, bu yoğun prodüksiyonla yer yer perdelenmiyor değil. Hatta zaman zaman bozguna bile uğruyor. Ama dokuz parça boyunca dinleyiciden istenen şey, özgün icraları unutmak değil, onları hatırlayarak başka bir kulakla dinlemek. Buna hazır olmayan kulaklar için bu bir “kutsal hazineyi talan etme” operasyonu olarak algılanabilir ya da öyle hissedilebilir. Yine de albüm, iki büyük eserle diyalog kurmaktan çok, onları bugünün ve geleceğin diline çevirmeyi hedefleyen, bunu tutarlı biçimde yapmaya yolunda bir çaba. Bu tür denemelere karşı durmak çok zor açıkçası. Çünkü insanoğlu sadece var olanla yetinmiyor, var olanla oynamayı, eğip bükmeyi, yeni biçim ve biçemler vermeyi durmaksızın deniyor.
Sonuçta A Supreme Blue, ne bir müzelik iki albümün parçalarından oluşan bir tekrar, ne de bir dans pisti albümü; ikisinin arasında bir yerde, kurulmuş bir köprü. Bu köprüden geçmek bize ne sağlıyor; bu da yanıt aranan sorulardan biri.
■
Dark Blue Notes’ta Vitrin
Turgay Kantürk’ün diğer yazıları
A Supreme Blue, Concord Jazz Records



