Nezih Yeşilnil’in müzik hikâyesi, Ankara’da hava lojmanlarında, annesi Nevin Hanım’ın mandoliniyle başlıyor. Henüz okula bile başlamamış bir çocuğun, mutfakta yemek yapan annesinin eteğini çekip “Anne bak…” diyerek çaldığı küçük melodiler, yıllar sonra Türkiye caz sahnesinin en zarif, en çalışkan ve en mütevazı bas hikâyelerinden birine dönüşüyor. Mandolinden gitara, gitardan bas gitara, oradan kontrbasa uzanan bu yolculuk; tesadüflerle, sahnelerle, ustalarla ve kulaktan kulağa aktarılan bir müzik terbiyesiyle ve elbette çok çalışarak şekilleniyor.
Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olan Yeşilnil, 1974’te Grup Doğuş’un kuruluşuna öncülük etti. 1980’de kontrbasla tanışması ise onun için gerçek bir milat oldu. Emin Fındıkoğlu ile başlayan caz yolculuğu; Erol Pekcan, Muvaffak Falay, Tuna Ötenel, Neşet Ruacan, Nükhet Ruacan, Önder Focan, Ali Perret ve daha nice değerli müzisyenle aynı sahneyi paylaşarak büyüdü. Çin’den Avrupa turnelerine, Eurovision sahnesinden Dünya Caz Günü kutlamalarına uzanan bu uzun yolda Yeşilnil, hem Türkiye’yi uluslararası platformlarda temsil etti hem de genç müzisyenlere bilgisini aktaran bir eğitmen olarak iz bıraktı.
Bugün, İKSV tarafından “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” ile onurlandırılmış bir müzik emekçisi olarak hâlâ sahnede. Yeni albümü On The Jazz Stage ise onun yıllar boyunca sahnede biriktirdiği anların, canlı kayıtlar aracılığıyla dinleyiciyle buluşması.
Bu röportajda Nezih Yeşilnil’le çocukluğundaki ilk mandolin sesinden kontrbasın büyüsüne, ustalarla geçen yıllardan Ayşegül Yeşilnil’le kurduğu hayat ve sahne ortaklığına, cazda doğaçlamanın özgürlüğünden yeni albümünün “yalansız dolansız” ruhuna uzanan samimi bir yolculuğa çıkıyoruz.
■
Mine Gürevin: Müziğe çok küçük yaşta mandolinle başlıyorsunuz. Bugün dönüp baktığınızda, o ilk temasın sizde bıraktığı duygu hâlâ sizinle mi?
Nezih Yeşilnil: Tabii ki hâlâ benimle. O yaşlarda müzik bir “meslek” ya da “kariyer” gibi görünmüyor insana. Daha çok insanın içine yerleşen bir his gibi. Mandolinle başlayan o ilk temasın bende bıraktığı şey galiba hâlâ aynı heyecan. Müziğin içine girdiğiniz zaman, o seslerin dünyası sizi bırakmıyor. Yıllar geçse de bırakmıyor.
Evde tek başıma kaldığım zamanları hatırlıyorum. İki abim, bir ablam vardı; onlar okula giderdi, babam işe giderdi. Annem ev hanımıydı ama çok güzel mandolin çalardı. Nevin Yeşilnil…
Babam TSK ‘da bir pilottu. Ankara, Etimesgut Hava Lojmanlarında yaşıyoruz. Ben daha okula bile başlamamışım. Mandolinimi alıp kendi kendime bir şeyler çalıyorum. Sonra annemin eteğini çekiyorum: “Anne, anne, bak…”
O da dönüp dinliyor. “Şurasını şöyle yap, orası olmamış” diyor. Tekrar çalıyorum. Sonra “Hah, aferin olmuş” diyor.
İşte o duygu beni bugünlere getiren duygu aslında.
Evde herkes müzikle ilgileniyordu. Ablam mandolin çalıyordu, abilerim gitar çalıyordu, babam armonika çalıyordu. Çok müzik seven bir aileydik. Ama annemin yönlendirmesi benim için çok önemliydi.
Hatta ilk çaldığım parçalardan biri bir pasodoble’ydi. Ankara Radyosu’ndaki çocuk programında çalardı. Yıllar sonra Tuna Ötenel ile sohbet ederken bana dedi ki: “Ben o programda piyano çalıyordum.”
Birbirimize baktık sadece. Başka bir şey söylemeye gerek yoktu zaten.
Annemin bana söylediği bir cümleyi de hiç unutmuyorum. Ben iktisat fakültesinde okuyorum o yıllarda. Bir gün dedi ki: “Bu okul bitecek ama müziği bırakma.”
Gerçekten bırakmamı hiç istemedi. Babam da öyleydi. Biz çok şanslıydık. O dönemde yeteneklerimize saygı duyan, bizi destekleyen anne babalarımız vardı.
Yıllar sonra, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından bana “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” takdim edileceği haberi verildi. Bunu hasta yatağındaki anneme söylediğimde ise, küçükken duyduğum o çok duygusal kelimeyi, gurur dolu bakışı ve kısık sesiyle yine söyledi: “Aferin!”
Törende ise, anlamı çok büyük olan ödülü aldığım an, tam 1 gün öncesinde uğurladığımız anneciğime ithaf ettim. Bunlar hüzünlü şeyler değil aslında. Hayatın akışı. Ve benim için çok değerli anılar…
Mine Gürevin: Gitarla başlayan yolculuğunuzun bas gitara, oradan kontrabasa evrilmesi… Bu geçişler sizin için bilinçli tercihler miydi yoksa müzik sizi mi o enstrümana götürdü?
Nezih Yeşilnil: Müzik yolculuğu mandolinle başladı öncelikle. Sonra gitar çalıyordum tabii. 14-15 yaşlarında orkestramız vardı. O dönem İzmir’in çok sevilen, çok iyi müzik yapan gruplarından Maça Beşi’nin basçısı okul nedeniyle bir süre çalamayacaktı. Bana “Haydi, sen çal” dediler. Açıkçası o yıllarda basçıları pek beğenmiyordum çünkü gitar çalıyordum. Ama “Peki!” dedim, denememizi yaptık. Sonra bana “Kendine bir bas gitar al” dediler. Gittim ilk bas gitarımı aldım; bir Framus’tu. Bas yolculuğu aslında böyle başladı.
Sonraki yıllarda çaldığım gruplarda gitaristler ayrılıyordu, ben tekrar gitara dönüyordum. Ama sonra sevgili Grup Doğuş’u kurduğumuzda artık tamamen bas gitar çalıyor oldum. O günden sonra da bas benim ana dilim hâline geldi diyebilirim. Tabii hâlâ zaman zaman gitar çalıyorum ama bugün herkesin bildiği tarafım daha çok bas gitar ve kontrbas oldu.
Mine Gürevin: 1980’de kontrabasla tanışmanız ve cazla kurduğunuz bağ bir kırılma noktası gibi görünüyor. O dönemi biraz anlatır mısınız?
Nezih Yeşilnil: Aslında kontrbas sesine vurulmuşluğum çok daha eskiye dayanıyor. Bas gitarda da o sese karşı bambaşka bir ilgim vardı. Bir gün bir Herbie Mann konserine gitmiştim. Konser boyunca Herbie Mann’i ya da gitaristi değil de, arkada çalan grubun basçısını dinliyordum. Sanırım Air grubuydu eşlik eden. O ses beni çok çekmişti, nedenini o zaman tam anlayamıyordum ama kulağım oraya gidiyordu.
Sonra yine Maça Beşi’nde çaldığım yıllarda sevgili Erol Balık bana bir John Coltrane plağı dinletti. Albümde Jimmy Garrison’ın bir bas girişi vardı. Çok etkilenmiştim. Albüm oldukça avangarttı ama o kontrbas sesi kulağımda kaldı. O sesler hep içimde dolaşıyordu zaten.
Sonra bas gitara geçtim ama hep içimde “Acaba bir kontrbas mı alsam?” düşüncesi vardı. Derken Stanley Clarke’ın solo albümü geçti elime. Aynı kuşağın insanlarıyız zaten; onu dinleyince başka bir aşk başladı. Ardından İzmir Bayraklı’da kontrbasımı buldum. Ondan sonrası artık öykü, öykü, öykü…
Mine Gürevin: Emin Fındıkoğlu üçlüsüyle çalmaya başladığınız yıllar için bir “caz okulu” diyebilir miyiz? O sahneler size ne öğretti?
Nezih Yeşilnil: Çok hızlı geçti her şey. Gerçekten çok hızlı. Hatta okul değil, sanki birkaç üniversite birden bitirmiş gibi oldum. Çünkü kontrbası ilk kez doğrudan sahnede çalmaya başladım.
1980 yazıydı, Bodrum’daydık. Emin Fındıkoğlu kontrbas aldığımı duymuş. Bir de iyi müzik dinlediğimi biliyor tabii. Rahmetli Onno Tunç ile davulcu arkadaşım Ferruh Arıç da ona “Nezih kontrbas aldı, çok iyi müzik dinliyor” demişler. Emin Abi’nin öyle çok güzel bir tarafı vardı; gençleri hep içine alır, yetiştirir, sonra uçsunlar diye bırakırdı.
Bir gün telefon etti. “Bodrum’a gidiyoruz, Norveç’ten Cankut Özgül gelecek, davul çalacak” dedi. “Peki” dedim. Benim kontrbas yolculuğum aslında 14 Mayıs 1980’de başladı. Yanlış hatırlamıyorsam 12 Mayıs’ta İzmir’den otobüse bindim; kontrbasımı ve kocaman amfimi koyup Bodrum’a doğru yola çıktım.
Her şey orada başladı. Ama gerçekten her şey…
Mine Gürevin: Erol Pekcan, Muvaffak Falay, Neşet Ruacan gibi çok önemli isimlerle çaldınız. Bu isimlerden size en çok dokunan şey neydi?
Nezih Yeşilnil: Müzikal olarak da, insan olarak da, abi olarak da… Hepsi çok dokundu bana. Çok şey öğrendim hepsinden. Aslında başlangıç noktam Emin Fındıkoğlu’dur benim. Kontrbasla ilgili miladım odur diyebilirim. Caza olan merakımın açılması, büyümesi onunla başladı.
Sonra rahmetli Erol Pekcan, Tuna Ötenel… Ankara ekolü gerçekten çok önemliydi. Tuna Abi bana öyle güzel şeyler söylerdi ki… Bunları bazen oturup uzun uzun konuşmazdık bile. Daha çok sahnede, prova sırasında, birlikte çalarken öğrenirdik.
Bodrum’da çaldığımız günleri hiç unutmuyorum. Kulüp deniz kenarındaydı. Öğleden sonra denize giriyoruz, çıkıyoruz, prova yapıyoruz, birkaç saat çalıyoruz, sonra çay içiyoruz, tekrar denize giriyoruz… Bugün düşününce rüya gibi geliyor ama gerçekti. Gerçekten öyle yaşandı.
Erol Pekcan Abi’ye küçücük bir şey sorsak bile hemen eve gider, değerli plaklarından kaset doldurup getirirdi bize. Müziği paylaşmayı çok severdi.
Neşet Ruacan ise Amerika’dan yeni dönmüştü o yıllarda. Oradaki deneyimi müzikalitesine çok başka bir derinlik katmıştı. Sonraki yıllarda onunla uzun süre birlikte çalıştık. Hem müzisyen olarak hem insan olarak birbirimize hep sevgiyle baktık.
Muvaffak Falay ise tamamen kendine özgü bir karakterdi. Avrupa’da yıllarca çalmış, sesini dünyaya duyurmuş bir müzisyendi. Onun söylediği her cümle, çaldığı her nota bizim için adeta bir ders gibiydi. Hatta bazen bana okulun bitirme sınavı gibi gelirdi.
Mine Gürevin: Uzun yıllar Neşet Ruacan Orkestrası’yla çalıştınız. O orkestranın içinde olmak size müzikal olarak ne kattı?
Nezih Yeşilnil: Her şeyden önce, benim o ana kadar biriktirdiğim bütün müzikal deneyimler; Neşet Ruacan, Nükhet Ruacan, Nilüfer Verdi ve Cankut Özgül gibi isimlerin birikimleriyle birleşti. Sonra bir dönem Deniz Dündar da katıldı aramıza. Daha sonra İmer Demirer, Ali Perret gibi isimlerle kadro daha da büyüdü.
Öyle bir noktaya geldik ki, son yıllarda çoğu zaman prova yapmadan sahneye çıkıyorduk. Ama sahnede öyle bir çalıyorduk ki… Asıl mesele de buydu zaten.
Birlikte çalmanın getirdiği başka bir dil oluşmuştu aramızda. Bir Amerikalı piyanist arkadaşım vardı, Jose Baba derdi ki: “Just play… Just play…” Yani “Sadece çal.”
Gerçekten öyleydi. Elbette prova yapıyorduk ama artık iş başka bir seviyeye geçmişti. Birbirimizi dinleyerek, hissederek çalıyorduk. Sanırım o dönem benim için işin doktorası oldu.
Mine Gürevin: 1989’da Çin’de verdiğiniz konserler ve yurtdışı deneyimleri… Türkiye’den çıkan bir caz müzisyeni olarak o sahnelerde neler hissettiniz?
Nezih Yeşilnil: Neler hissettim, neler hissetmedim ki… Çok değişik bir dönemdi gerçekten. Çin’de hâlâ Mao gömlekli insanların dolaştığı yıllardı. Sohbet ettiğimiz insanlar bile bambaşka bir dünyanın içinden geliyordu.
Mesela orada “New York, New York”çaldık. Nükhet Ruacan söylüyordu caz standartlarını. Çok hoşlarına gidiyordu aslında. Çin’de de o yıllarda bir açılım başlamıştı zaten. Bunun yanında Coşkun Demir ile birlikte Ayşegül Aldinç şarkıları da çalıyorduk. Onları da seviyor, ilgiyle dinliyorlardı.
Orada hiç unutamadığım bir anım vardır. O yıllarda Çin’de yabancı kelime neredeyse yoktu. “Sigara” diyorsunuz anlaşılmıyor, “radyo” diyorsunuz anlaşılmıyor. Sonra genç Çinli müzisyenlerle tanıştık. Bana ne çaldığımı soruyorlar. “Gitar” dedim. Bir tanesi bir anda “Aaa… Citar!” dedi. O anda bir bağ kurduk. Çünkü “Tar” ve benzeri telli çalgılar Uzak Doğu kültüründe de var biliyorsunuz. Bir tek “gitar” kelimesi üzerinden anlaşabildik. Müziğin dili gerçekten başka bir şey.
Mine Gürevin: 1996’da Eurovision sahnesinde yer almak caz kökenli bir müzisyen için farklı bir deneyim olmalı. O sahneyi nasıl hatırlıyorsunuz?
Nezih Yeşilnil: Ben o sahneyi öncelikle müzik olarak hatırlıyorum. Çünkü ben müziğe çok geniş açıdan bakıyorum. Önemli olan iyi ve güzel müzik olması. Çok fazla kategorize etmek bazen insanın elini kolunu bağlıyor. Tabii herkesin gönül verdiği bir müzik vardır, benim için o caz oldu doğal olarak ama başka alanlara da açık olmak gerekiyor.
Zaten sevgili Levent Çoker’in yaptığı parça da çok hoş, melodik, ritmik ve armonik açıdan güçlü bir şarkıydı. O yüzden benim için çok güzel bir deneyimdi.
Ama en çok neyi hatırlıyorum derseniz… sanırım Norveç’in somonlarını! (Gülüyor)
Mine Gürevin: Eşiniz Ayşegül Yeşilnil ile hem hayatı hem sahneyi paylaşmak… Bu ortaklık müziğinizi nasıl etkiliyor?
Nezih Yeşilnil: Bu soru bize hep sorulur aslında. Ama cevabı düşündüğünüz kadar zor değil. Sahneye çıktığımızda Ayşegül Yeşilnil bir şarkıcı, ben bir basçıyım. Orada müziği paylaşıyoruz; diğer müzisyen arkadaşlarımızla nasıl paylaşıyorsak öyle.
Sahneden indiğimizde ise hayat normale dönüyor. Ayşegül benim arkadaşım, eşim, sevgilim… Ben de onun için aynı şeyim. Ama en önemli tarafı şu: İçimizdeki müziği ve düşünceleri paylaşabiliyoruz. Evde zaten bunların sohbetini yapıyoruz, çalışıyoruz, konuşuyoruz.
Müzik bizim hayatımızı birleştiren en önemli unsur oldu. Eğer böyle bir ortak nokta olmasaydı herhalde işler çok zor olurdu. Ben evde mandolin ya da gitar çalarken o resim yapamazdı belki, ya da tam tersi. Nasıl olurdu gerçekten bilmiyoruz. Ama müziğin birleştirici tarafı sayesinde bu kadar yıl birlikte üretmeye ve yaşamaya devam ettik.
Mine Gürevin: “Rüzgâra Şarkılar Söyle” albümünde besteci ve aranjör kimliğiniz daha görünür. Beste yaparken sizi harekete geçiren şey nedir?
Nezih Yeşilnil: Ayşegül Yeşilnil! (Gülüyor) Çünkü ilk şarkıyı önüme getiren oydu. Bir gün bana sözlerini gösterdi. “Nezih, ben böyle şeyler yazdım, acaba bunları şarkıya dönüştürebilir miyiz?” dedi. Açıkçası önce biraz tartıştık. Çünkü benim kafamda hep melodiler vardı ama o güne kadar hiç gerçekten “beste yapıyorum” diye düşünmemiştim. “Ben besteci değilim” falan diyordum.
Sonra birkaç gün geçti. Ayşegül’e bir melodi götürdüm. “Bak bakalım olmuş mu?” dedim. O ilk şarkı, “Bilinmez Ki” oldu. Sonra da “Rüzgâra Şarkılar Söyle” adlı albümümüz ortaya çıktı.
Sözlerin hepsi Ayşegül’e ait zaten. Biz de o şarkıları dinleyicilere sunduk. Artık onlar bizim olmaktan çıkıp dinleyicinin şarkıları oldu.
Düzenleme yapmak bana biraz daha kolay geliyor sanırım. Çünkü sözle birlikte gelen bir şarkıyı şekillendirmek başka bir şey. Ama sıfırdan söz yazmak ya da bir söze melodi yapmak daha komplike. Gerçekten iyi düşünmek gerekiyor.
Aslında beni besteci yaptılar ve denize attılar diyebilirim. Ben de yüzmeye başladım. Hayatımda birçok şey öyle oldu zaten. Bas gitar da, kontrbas da… Sanki yüzme bilmeyen birini suya atarlar da o da mecburen yüzmeye başlar ya… Benim hikâyem biraz öyle.
Mine Gürevin: Yeni albümünüz On The Jazz Stage, canlı kayıtların bir araya gelmesiyle oluşuyor. Neden bir stüdyo albümü değil de sahne kayıtlarını tercih ettiniz?
Nezih Yeşilnil: Stüdyo albümü de olabilirdi tabii. Ama stüdyo albümü yapacaksam daha özel bir şey olsun istiyorum. Bana yıllardır “Nezih Abi artık albüm yapın” diyorlardı zaten.
Aslında bu albüm biraz doğal bir süreçten çıktı. Biz Ayşegül Yeşilnil ile yıllardır birlikte çalıyoruz. Evde çok eski kaset kayıtlarımız bile var. Kulüp kayıtları, konser kayıtları… Sonra “Rüzgâra Şarkılar Söyle” dijitale yüklendi yıllar sonra. İnsanlar dinlemeye başlayınca ciddi müzik dinleyicisi arkadaşlarımız, “Bunları neden yayınlamıyorsunuz?” demeye başladılar.
Ben de durup düşündüm. Çünkü bunların çoğu canlı kayıt. Kulüpte, sahnede yapılmış kayıtlar. Sonra evde tekrar açıp dinlemeye başladım. Birçoğunu gün yüzüne çıkardım. Aslında albüm çok eski kayıtlardan oluşuyor ama yıllar sonra yayınlandı. Kayıtların temizliği ve doğallığı bizi mutlu etti. Dinledikçe şunu fark ettim: “Bunlarda ciddi bir kayıt problemi yok.” Hatta hiç yok diyebilirim.
Şimdi insanlar arayıp soruyor: “Masteringi kim yaptı? Nerede kaydedildi?” Ben de diyorum ki: “Sahnede kaydedildi işte…” Çünkü gerçekten olduğu gibi bıraktık. Çok açık yürekli, çok samimi kayıtlar bunlar.
Stüdyoda da elbette çok güzel işler yapılabiliyor. Ama cazda bazen ilk anda oluşan büyü başka oluyor. Kayıt bitiyor, sonra dönüp “Bir daha çalalım” diyorsunuz. Teknik olarak hata olmayabilir ama o ilk anın büyüsü biraz kayboluyor gibi geliyor bana.
Bu albümde ise öyle bir şans yok. Bir tiyatro oyunu gibi… Bir kez oluyor ve bitiyor.
Mine Gürevin: Bu albümü dinlerken gerçekten sahnede bir anın içinde olduğumuzu hissediyoruz. Sizin için iyi bir live kayıt ne demektir?
Nezih Yeşilnil: Öncelikle müzisyenlerin gerçekten bir “ensemble”, yani birleşmiş bir topluluk olması gerekiyor. Birbirini dinleyen, birbirine saygı duyan ve dengeli çalan bir grup…
Eğer sahnedeki müzik salona güzel gidiyorsa, teknik masadaki arkadaşlar da zaten onu doğru şekilde alıyor demektir. Ses düzgün çıkıyorsa kayıt da doğal olarak iyi oluyor. Yeni teknoloji bunu artık çok rahat kaydedebiliyor.
Önemli olan, müzisyenlerin enstrümanlarına kendi yetkinliklerini doğru aktarabilmesi. O zaman miksere giden sese çok fazla müdahale etmeye gerek kalmıyor zaten. Kayıt doğal hâliyle güzel oluyor.
Sonrasında biz evde küçük dokunuşlar yapıyoruz tabii. Biraz ekolayzer, küçük düzenlemeler… Çok teknik detaya girmeyeyim ama biraz parlatıyorsunuz ve tamamlanıyor.
Ama asıl mesele şu sanırım: Canlı kaydın içinde o anın ruhu kalmalı. Eğer o duygu geçiyorsa, o kayıt değerlidir bence.
Mine Gürevin: Bu albümün sizin ilk caz albümünüz olması çok dikkat çekici. Bu kadar yıllık birikimden sonra gelen bir ilk, size ne hissettiriyor?
Nezih Yeşilnil: Aslında bizi yıllardır dinleyen insanlar için bu belki ellinci, yüzüncü albüm gibi bir şey. Çünkü bu müzikleri yıllarca sahnede zaten çaldık. İnsanlar da gelip dinledi. Ama ilk kez dinleyecek olanlar için tabii ki gerçek anlamda bir “ilk” bu.
Belki zamanı şimdiymiş, bilemiyorum. Şartlar vardı aslında ama demek ki her şeyin bir zamanı var. Ben hiçbir zaman “Albüm yapmalıyım, mutlaka şunu çıkarmalıyım” gibi bir hırsın içinde olmadım.
Ama o yıllardan süzülüp gelen kayıtların bugün dijital ortamda yayınlanması hem benim için hem Ayşegül Yeşilnil için çok mutluluk verici, çok gurur verici bir şey.
Bir anlamda şöyle diyorsunuz: “İşte ben buyum. Biz buyuz.”
Bütün değerli müzisyen arkadaşlarımla birlikte yıllardır yaptığımız şey buydu zaten. Olduğu gibi, yalansız dolansız…
Mine Gürevin: Albümde caz standartları ile kendi düzenlemeleriniz iç içe. Bu standartları yeniden yorumlarken sizin yaklaşımınız ne oluyor?
Nezih Yeşilnil: Herkes için benzer bir durum bu. Elinizde zaten çok güçlü bir malzeme var. Dünyaya mal olmuş melodiler, ritmik yapılar, harika besteler… Üstelik binlerce farklı şekilde çalınmış parçalar bunlar.
Ama cazın büyüsü de tam burada başlıyor zaten. O parçaları biraz kendinize mal ederek çalıyorsunuz. Tabii bunun belli kuralları da var; tamamen kuralsız bir alan değil. Ama size büyük bir özgürlük tanıyor.
Bir melodiyi alıp ona kendinizden bir şey katıyorsunuz. Aslında “kendinize mal etmek” de tam doğru ifade değil belki. Daha çok, o besteyi yapan insana teşekkür ederek, onu en iyi şekilde çalmaya çalışıyorsunuz.
Mine Gürevin: Albümde yer alan kadro çok güçlü isimlerden oluşuyor. Önder Focan, Selim Benba gibi müzisyenlerle çalarken müzikal iletişim nasıl kuruluyor?
Nezih Yeşilnil: Ben hep şöyle derim: “Biz mahallenin çocukları gibi çalıyoruz.”
Çünkü arkadaşlık çok önemli. Bir de konuya hâkim, yetkin müzisyenler bir araya geldiğinde herkes kendi fikrini ortaya koyuyor. Sonra bir bakıyorsunuz, ortak bir dil oluşmuş.
Hatta bazen konuşmaya bile gerek kalmıyor. Bakın 1 yıl çalmadınız diyelim; şimdi biz Önder Focan, Deniz Dündar, Selim Benba, Neşet Ruacan ile bir araya gelip “hadi akşama çalıyoruz” desek, sanki kırk yıl prova yapmışız gibi çalarız. İşte güzel tarafı bu zaten.
Mine Gürevin: Sahnede doğaçlama anlarında “kontrol” ve “özgürlük” arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Nezih Yeşilnil: Aslında kontrol baştan itibaren vardır. Çünkü cazda çaldığınız parçaların bir formu vardır. O form konuşulur. Bazen doğaçlama tamamen o formun üzerinde yapılır, bazen belli bir bölüm üzerinde, bazen de kısa akor dizileri ya da “vamp” dediğimiz döngü üzerinde…
Yani temel yapı bellidir. Onun üstünde herkes özgürdür.
Ama en önemli mesele birbirini dinlemek. Caz müzisyenliğinde en değerli şeylerden biri budur. Karşındakini gerçekten dinlemek.
Mesela başta “İlk soloyu saksafon çalacak” diye konuşulur. Ama sahnede öyle bir an gelir ki, bir bakarsınız solo basa bırakılmış. Ya da davula geçilmiş. Ama bütün bunlar yine o formun, o trafik düzeninin içinde olur.
En güzel tarafı da bu zaten. O an ne hissediliyorsa, müzik oraya akıyor.
Mine Gürevin: Uzun yıllar eğitmenlik yaptınız. Genç basçılara ve caz müzisyenlerine bugün en çok neyi söylemek istersiniz?
Nezih Yeşilnil: En çok şunu söylemek isterim: İlgilendikleri müziğin derinliğine insinler. Gerçekten açık kulakla dinlesinler.
Basın önemini anlamak için… klasik müzik dinlesinler. Özellikle Bach, Frédéric Chopin dinlesinler. Chopin’in bas yürüyüşlerine dikkat etsinler. Çünkü bas kavramı oralarda da var zaten.
Önce enstrümanın temel görevinin ne olduğunu anlamak gerekiyor. Sonra zaten onu solo bir enstrümana dönüştürüyorsunuz. Yıllar içinde müzik değişiyor, kavramlar değişiyor.
O yüzden sadece basa değil, müziğin tamamına geniş açıdan bakmaları lazım. Bas sesini iyi dinlesinler ama sadece onu değil, müziğin kendisini dinlesinler.
Uzun yıllardır birebir ya da müzik akademilerinde ders veriyorum. Basa ya da müziğe âşık olan herkese kapım açık. Bildiğim her şeyi aktarmaya çalışıyorum. Çünkü ben de böyle öğrendim. Bana da büyüklerim aktardı. O yüzden yetenekli ve müziği gerçekten seven gençlere kapım her zaman açık.
Mine Gürevin: Bugün hâlâ sahnedesiniz, üretmeye devam ediyorsunuz. Nezih Yeşilnil için müzik hâlâ aynı şey mi, yoksa yıllar içinde anlamı değişti mi?
Nezih Yeşilnil: Müziğin anlamı hiç değişmedi aslında. Türü değişebilir ama müziğin özü değişmiyor.
Müzik ancak dinlendiği zaman anlam kazanıyor. Çalındığı ve karşısında onu dinleyen biri olduğu zaman…
“Müziğin anlamı nedir?” sorusu kişiden kişiye değişir tabii ama bana göre müzik, insanlara en hızlı ulaşan şeylerden biri. Çünkü ses çok güçlü bir olgu. İnsan var olduğundan beri öyle. Doğru insanlarla karşılaştığında, o anda ortaya çıkan müzik gerçekten çok etkili ve çok güçlü bir şeye dönüşüyor.
■
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Röportajlar
Ayşegül Yeşilnil ile yeniden doğuş üzerine: Sahne, doğaçlama ve yeniden duymak
Zamanın içinde saklanan şarkılar: Ayşegül Yeşilnil
Neşet Ruacan: Cazın içinde yaşamak
Ali Perret ile caz, doğaçlama ve özgürlüğün disiplini üzerine
