İmer Demirer’in müziğinde duruş, ruh ve nefes hakîm. Ankara, İstanbul ve Almanya arasında geçen çocukluk yıllarında dedesinin lambalı radyosuyla başlayan müzik merakı, konservatuvar eğitimiyle trompete, radyolardan kaydedilen caz programlarıyla da başka bir dünyanın kapısına açıldı. Yıllar içinde TRT Caz Orkestrası, Emin Fındıkoğlu, Ali Perret, Herbie Hancock’la unutulmaz bir jam session ve sayısız sahne deneyimi bu sesi olgunlaştırdı. Bugün Evergreen albümüyle yeniden karşımıza çıkan İmer Demirer, kendi deyimiyle müzikle, sevgiyle ve aşkla dolu bahçesini korumaya çalışan bir müzisyen. Onun için “boşuna nefes harcamamak” önemli.

Sözü İmer Demirer’e bırakıyorum.

Mine Gürevin: İmer Abicim, çocukluğunuzun geçtiği evde müzik nasıl bir yer tutuyordu? Sizi trompete götüren yol nasıl başladı ve trompeti ilk elinize aldığınız günü bugün hâlâ hatırlıyor musunuz?

İmer Demirer: Çocukluğum aslında Ankara, İstanbul ve Almanya arasında geçti. Ailemde müzisyen yoktu ama evde müzik dinlenirdi. Ben de çok küçük yaşlardan itibaren müziğe ilgi duymaya başlamışım. Dedemin lambalı bir radyosu vardı. İstasyonları karıştırır, farklı müzikler bulmaya çalışırdım. Büyük orkestraları, klasik müziği dinlerdim.

Daha sonra Almanya’dayken annem bana iki oktavlık küçük bir org aldı. Kendi kendime bazı parçaları çıkarmaya, çalmaya çalışıyordum. İstanbul’a döndükten sonra, ailem müziğe olan ilgimi fark edince beni konservatuvara götürdü. Açıkçası konservatuvara girmeden önce enstrümanları pek tanımıyordum. Trompetin nasıl bir enstrüman olduğu hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Okulda trompet bölümüne alındım.

İlk kez elime trompet aldığım günü bugün bile çok net hatırlıyorum. Üzerinde sadece üç perde vardı. O an içimden, “Bu iş nasıl olacak?” diye geçirdiğimi hiç unutmuyorum.

İmer Demirer (trompet), Tuna Ötenel (soprano saksofon), Neşet Ruacan (gitar), Herbie Hancock (elektrik piyano), Buster Williams (bas). Yeniköy Bilsak Açık Hava Tiyatrosu, 1987, Jam Session.

Mine Gürevin: Peki klasik eğitimden caza geçiş süreciniz nasıl gelişti? O dönemde sizi en çok etkileyen kayıtlar hangileriydi?

İmer Demirer: Bu geçiş aslında konservatuvar yıllarında başladı. O dönemde kesin bir karar vermiş değildim ama okulu bitirdikten sonra caza çok hızlı yöneldim. Çünkü konservatuvarda tamamen klasik bir eğitim alıyorsunuz. O yıllarda okul, farklı müzik türlerine çok açık değildi; hatta zaman zaman bu konuda oldukça katı bir yaklaşımı vardı.

Aslına bakarsanız radyo çocukluğumdan beri hayatımın önemli bir parçasıydı. Hiç eksik olmadı. Özellikle okulun son yıllarında, 1983-84’lerden itibaren caz programlarını düzenli olarak dinlemeye başladım. 1986-87’de mezun oldum. O dönem küçük bir teybim vardı. Erol Pekcan’ın, Aykut Bey’in, Hülya Tunçağ’ın ve Yavuz Aydar’ın programlarını kaçırmaz, hepsini kaydederdim. Çünkü o yıllarda bu müziklere ulaşmak gerçekten çok zordu. Yeni kayıtları, yeni müzisyenleri ilk kez o programlarda duyuyorduk.

Beni en çok etkileyen kayıtlardan biri ise Gil Evans’ın düzenlemelerini yaptığı Porgy and Bess albümüydü. Miles Davis’in trompetini ilk kez orada bu kadar dikkatle dinledim. “Bu nasıl bir çalış?” diye hayranlıkla düşündüğümü hatırlıyorum. O albüm bende gerçekten çok büyük bir etki bıraktı.

Emin Fındıkoğlu ve İmer Demirer

Mine Gürevin: Müzisyenliğinizin ilk yıllarında size kapı açan veya cesaret veren isimleri anlatmanızı istesem…

İmer Demirer: Tabii ailem her zaman beni destekledi. Trompet hocam Gökmen Ahmet Noyan’ın kişiliği, karakteri ve caz konusunda beni teşvik etmesi de benim için çok önemliydi. Hatta 1986 yılında, mezuniyet sınavından iki-üç ay önce Romanya’da Sibiu Caz Festivali’ne gittik. Ali Perret’in kurduğu grupla çaldığımız parçaları, okulda hocam ile birlikte çalıştığımızı hatırlıyorum. Bu bana müthiş bir cesaret verdi.

Daha sonra okuldan Cenap diye bir arkadaşım beni Kızıltoprak’ta bir eve götürdü. “Burada arkadaşlar prova yapıyor,” dedi. Orada İlkin Deniz, Cem Aksel ve Tahsin Endersoy vardı. Hepsinin sürekli söz ettiği çok önemli bir isim vardı: Emin Fındıkoğlu.

Zannediyorum onlarla tanıştıktan bir iki hafta sonra Emin Hoca da geldi. Bize birtakım notalar getirdi, bazı şeyler anlattı. Söyledikleri insanın aklında kalan, düşündüren, yol gösteren şeylerdi. Emin Fındıkoğlu her zaman aydınlatıcı ve meraklandıran  konuşmalar yapan bir insandı.

Sibio Caz Festivali afişi, 1986, Romanya (Afişi sağlayan Gökhan Koçak)

Mine Gürevin: 1980’li yıllara gelecek olursak, o dönem Türkiye’de caz yapmak nasıldı? Genç müzisyenlerin bugün hayal etmekte zorlanacağı ne gibi şartlar vardı?

İmer Demirer: Zannediyorum her dönemin kendine göre zorlukları var. Biz de o dönemde gerçekten yokluklar yaşadık. Trompet almak, başka bir enstrüman edinmek, nota bulmak, plaklara ulaşmak… Bunların hiçbiri bugünkü kadar kolay değildi. Böyle konforlarımız yoktu maalesef.

Ama o yokluklar bizi motive eden, üretme ve yaratma gücümüzü artıran bir şeydi. Mesela o yıllarda Real Book yasal değildi. İçindeki akorlar ya da notalar da her zaman doğru olmazdı. Biz de o parçaların aslında nasıl olması gerektiğini araştırır, kendi kendimize düşünür, elimizdeki notalardan yeni şeyler üretmeye çalışırdık.

Şimdi internet çağında her şeye ulaşmak, bulmak ve satın almak çok daha kolay görünüyor. Bunun müzisyenler için elbette çok büyük avantajları var. Ama bir yandan da eskiden sahip olduğumuz o arayış duygusunun ve verdiğimiz emeğin biraz kaybolduğunu düşünüyorum.

O dönem caza gönül vermiş insanlar olarak prova yapacak yerleri de kendimiz yaratırdık. Bir arkadaşın evi olurdu, bazen bir kulüp olurdu. Gittiğimizde sehpalar kurulmuş, her şey hazırlanmış olurdu. İlginç olan şu ki ortada ne cep telefonu vardı ne de internet. Buna rağmen herkes tam saatinde orada olurdu.

Bugün stüdyolar var, prova için kiralayabiliyorsunuz. Bunlar çok güzel imkânlar. Ama o yıllarda bunların hiçbiri yoktu. Dolayısıyla çok daha mücadeleci bir hayatın içindeydik. Sanırım bizi şekillendiren de biraz buydu.

Mine Gürevin: TRT yıllarının müzikal disiplininize nasıl bir etkisi oldu?

İmer Demirer: TRT bana sorarsanız her açıdan müthiş bir kurum, gerçek bir okuldu. Bütün orkestralarıyla çok önemli bir yapıydı. Benim bildiğim kadarıyla Oda Müziği Orkestrası ve Tango Orkestrası gibi bugün artık olmayan topluluklar da vardı. Dünyanın farklı kültürlerini ve müziklerini yaşatmayı kendine misyon edinmiş bir kurumdan söz ediyoruz.

Neredeyse elli yıldır, belki daha da uzun süredir varlığını sürdüren TRT Caz Orkestrası’nın bir parçası olmak benim için gurur vericiydi. Ayrıca yedi-sekiz kez Avrupa Yayın Birliği orkestralarında da görev aldım. Orada çok değerli tecrübeler edindim.

Şunu söyleyebilirim ki böyle bir orkestranın içinde yer almak gerçekten idealizm gerektiriyor. Bu anlayış ve bu felsefeyle orkestrayı çok daha farklı noktalara taşıyabileceğimizi düşünürdüm. Ancak var olan işleyiş benzer bir şekilde devam etti. Orkestrayı daha yaratıcı kılabilecek yapılar olabilirdi. Örneğin yönetimle orkestra arasında bir sanat yönetmeni ya da sanat sözcüsü gibi bir yapı işlevsel olurdu. Benim hayallerimden biri de sadece bu ülkede yaşayan bestecilerin eserlerini bir araya getirip seslendirmekti. Böyle bir bütünlük oluşturmayı çok isterdim. Olmadı ama hiç önemli değil. Benim için çok büyük bir tecrübeydi.

TRT’ye 1990 ya da 1991 yılında katıldım. O zamana kadar zaten Tuna Ötenel, Erol Pekcan, Emin Fındıkoğlu ve Ali Perret’in kurduğu gruplarla çalıyordum. Çok fazla müzik dinleyen biriydim. Evde, atölyemde, odamda sürekli müzik ve notalarla iç içeydim.

Notayı okumak ya da müziği zihninizde duymak başka, onu enstrümanınızla seslendirmek bambaşka bir şey. Kafanızın içinde duyduğunuz sesi bir anda trompetten çıkarmaya çalıştığınızda karşınıza bambaşka bir dünya çıkıyor. Bu her zaman şaşırtıcı ve heyecan verici bir deneyim.

Bir büyük orkestranın içinde çalmak ise apayrı bir tecrübe. Çünkü yazılan her notanın bir nüansı, bir artikülasyonu, bir aksanı ve mutlaka bir fikri vardır. O fikri yakalamak ve bütün orkestrayla birlikte aynı anlayış içinde çalabilmek gerçekten çok özel bir duygu. TRT’nin bana kazandırdığı en önemli değerlerden biri de buydu.

Mine Gürevin: Geriye dönüp baktığınızda, Türkiye caz sahnesindeki büyük değişim günümüzde nedir?

İmer Demirer: Ben hiçbir zaman “Türkiye’de caz”, “Almanya’da caz”, “İspanya’da caz” diye bakmadım. Hep dünyada ne olup bittiğine bakmaya çalıştım. Tabii bu değişim sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da ve dünyanın birçok yerinde de görülüyor.

İlk dikkat çeken değişim, festivallerin yapısında oldu. Eskisine göre çok daha farklı, daha alternatif müzikler festivallerin içine girmeye başladı. Hayatımda temeli olan her müziği, her sesi dinlerim.. Hepsinin bir duruşu, bir tavrı vardır. Ancak festivaller, daha kalabalık kitlelere ulaşmak amacıyla,endüstrinin de etkisiyle zamanla kolay tüketilen müziklere yöneldi.

Eskiden biz konsere müziği dinlemeye giderdik. Müziğin nereden nereye gittiğini, nasıl geliştiğini takip ederdik. Caz çok büyük bir dünya ve geçmişte bu ülkeye gerçekten çok büyük isimler geldi. Bugün de değerli müzisyenler geliyor ama festivallerde bir hafta geçirseniz, her gün bambaşka müziklerle karşılaşabiliyor ve bazen cazın duruşu konusunda kafa karışıklığı yaşayabiliyorsunuz.

Konser çıkışlarında eskiden “Ne güzel çaldılar”, “İnanılmaz bir konserdi” ya da “Pek iyi değildi” gibi yorumlar duyarken, zamanla “Ne enteresan adam”, “Ne kadar değişik bir tip” gibi cümleler duymaya başladım. Müziktense ‘tarzların’ öne çıkması beni biraz uzaklaştırdı. Uzun zamandır festivalleri eskisi kadar takip etmiyorum.

O eski heyecanı artık hiçbir yerde göremeyeceğiz. Bambaşka bir dönemdi. Dizzy Gillespie, Miles Davis, defalarca Herbie Hancock, Wayne Shorter, Oscar Peterson, Art Farmer… Sayamayacağım kadar büyük isim bu güzel şehre geldi ve biz onları dinleme şansı bulduk. O yıllarda biz de neredeyse her festivalde sahne alıyorduk. İlk festival arşivlerine baktığınızda bunu rahatlıkla görebilirsiniz.

Zaman içinde hem bu ülkedeki bazı önemli isimler sahneden çekildi hem de dünyadaki büyük ustalar artık aramızda değil. Bugün bir festival programında on beş grup varsa, belki iki ya da üçü gerçekten beni çok heyecanlandırıyor. Ama yine de olumlu tarafından bakmak gerektiğini düşünüyorum. Müziğin her zaman kazandırdığı bir şey vardır. Umarım önümüzdeki yıllarda daha yaratıcı, daha cesur, daha merak uyandıran ve insanı peşinden sürükleyen grupları daha sık dinleme fırsatı buluruz.

Mine Gürevin: İmer Abicim uzun yıllardır cazın içindesiniz. Sizce iyi bir caz müzisyenini teknikten ayıran şey nedir?

İmer Demirer: Aslında bu müziğin içinde duyulmasını en az istediğim şeylerden biri galiba “teknik”. Bunu yapabiliyor muyum, yapamıyor muyum bilemem; o konuda bir şey söyleyemem. Ama ben böyle hissetmek istiyorum. Bir caz müzisyenini teknikten ayıran yegane şey ruh olmalı.

Mine Gürevin: Sahneye çıkarken hâlâ heyecan duyuyor musunuz? Yıllar içinde heyecanınızın şekli değişti mi?

İmer Demirer: Gerçekten çok heyecanlanıyorum. Elim ayağım buz gibi oluyor. Özellikle ellerim buz kesiyor. Bu, yıllardır devam eden bir şey. Bir yandan da harika bir duygu. Elbette heyecanın insandan götürdüğü şeyler de vardır ama bana çok daha fazlasını kattığını hissediyorum.

Yıllar içinde şekli değişti mi? Bilmiyorum. Belki daha profesyonelce heyecanlanıyorum. O da nasıl oluyorsa artık… Ama hissettiğim şeylerin nefesime ve çalışıma etkisini duymak her zaman benim için merak konusu.

Fotoğraf: Ahmet Necati Uzer

Mine Gürevin: Trompeti bir enstrüman olarak mı, yoksa bir konuşma biçimi mi olarak mı değerlendirirsiniz?

İmer Demirer: İkisi de değil diye düşünüyorum. Trompet benim için birlikte yaşadığım bir varlık. Öyle söylemek isterim.

Mine Gürevin: Miles Davis, Chet Baker ve Dizzy Gillespie gibi isimlerden neler aldınız, neleri özellikle almamaya çalıştınız?

İmer Demirer: Bu gerçekten zor bir soru. Miles Davis benim için apayrı bir müzisyen; duruşu, tavrı bambaşka. Ondan hiçbir şey almamaya çalışmak çok zor. Mutlaka ilk başlarda bir şeyler almışımdır. Ama insanın hedefi, zamanla kendi sesini bulmak için mücadele etmek olmalı. Hayat boyunca farklı bir şey bulmaya çalışmak, düşünmek, bir fikir oluşturmak… Çaldığınız her müzikte, her seferinde söyleyecek bir fikrinizin olması çok önemli.

Beni en çok Miles Davis, Woody Shaw ve Don Cherry etkiledi. Tabii Chet Baker, Dizzy Gillespie, Clark Terry de öyle. Hepsi birbirinden çok farklı müzisyenler ve her birinin öğrettikleri de bambaşka. Onları dinlediğinizde edindiğiniz tecrübe de farklı oluyor. Gerçekten her biri başlı başına bir okul.

Lee Morgan’ın duruşunu da her zaman çok önemsedim. Miles Davis, Don Cherry ve Woody Shaw gibi tavrı olan isimlerden biriydi. Tom Harrell de öyle. Sayabileceğim daha çok trompetçi ve olağanüstü müzisyenler var.

Belki de sorunun ikinci kısmının cevabı şu: Önce hepsinden bir şeyler alıyorsunuz. Sonra o aldıklarınızı yavaş yavaş ayıklayıp kendinizi bulmaya çalışıyorsunuz. Belki de mesele tam olarak bu.

İmer Demirer Quartet, Hayyam Stüdyolarında: Can Çankaya, İmer Demirer, Kağan Yıldız ve Burak Cihangirli

Mine Gürevin: “10 Usta 10 Albüm” projesine gelelim, size teklif edildiğinde ne hissettiniz?

İmer Demirer: Aslında biz albümü kaydetmeye başladığımızda sanıyorum ki proje henüz doğmamıştı. Ben ikinci bir albüm yapmak istedim ve sevgili Sinan Sakızlı’nın sahibi olduğu Hayyam’da kaydetmek istiyordum. Sinan bu kayıt sonrasında harika bir fikirle geldi. Ve sadece benim değil, beraberinde 9 harika arkadaşımın albümü kaydedildi.

Buna vesile olmak gerçekten gurur verici bir şeydi. Öncelikle Sinan’a ve stüdyodaki tüm emekçi arkadaşlara çok teşekkürler.

Mine Gürevin: Evergreen albümünün hikâyesi nedir? Bu albüm neden tam da şimdi geldi?

İmer Demirer: Evergreen, aslına bakarsanız doğada olan bir yaprak. Hiçbir mevsim solmaz. Her mevsim yenisi çıkar; kış, yaz hiç fark etmez.

Albümün hikâyesi benim için hoş ve duygusal bir hikâye. Çok sevdiğim bir arkadaşımın ısrarı sonucunda yaptığım bir albüm oldu. Öyleki yapmazsam bana küseceğini söyledi şaka yollu. Zaten yıllar içinde kendi çalışma alanımda, atölyemde kendimi her daim bir eylem için hazır tutmayı önemsiyorum. Belki biraz ‘evergreen’ kalmaya çalışıyorumdur. Yılların getirdiği farklı dönemler içinde kafamda farklı albümler kurdum. Fakat bu albümleri yapmak için pek girişken bir insan değilim.

Biz öyle öğrendik, öyle yetiştik. Hatta abilerimin, büyüklerimin çoğu hâlâ öyle davranır. Bu belki de bir duruş ve tavır meselesi. Neredeyse iki albüm de başkasının teklifi üzerine oldu. Birinci albümde de, 2009’da Mehmet Uluğ’nun beni arayıp “Sana albüm yapalım” demesi beni çok heyecanlandırmıştı. Zaten birkaç gün içinde kayda girdik. Çünkü o dönemde de albümle ilgili düşüncelerim hazırdı.

Neden daha fazla albümünüz yok diyenler oluyor. Ama bu farklı bir alan. Pek benim düşüneceğim bir şey değil. Ben kapı çalmayı, sponsor aramayı seven ve de becerebilen bir insan olmadım. Kendime ait bir bahçem var. O bahçe müzikle dolu. Elbette sevgiyle, aşkla dolu. Hayatımı başka şekilde yönlendirip duruşumu ve tavrımı değiştirerek o bahçenin solmasını ya da zarar görmesini istemem.

Mine Gürevin: Albüm kaydı sırasında sizi mutlu eden veya duygulandıran an neydi?

İmer Demirer: Aslına bakarsanız beni en çok duygulandıran arkadaşlarımdı. Zaten uzun zamandır birlikte çalıyoruz. Özellikle Bova’da neredeyse her ay bir kez sahne alıyoruz. Ben de ayda iki üç kez çalıyorum zaten genelde. O gecelerde birlikte çaldığımız parçaların bizi ortak bir sese doğru taşıdığını hissederek bu albümü yaptım.

Can Çankaya, Kağan Yıldız ve Burak Cihangirli’yi zaten tanıyor, biliyordum. Onların neredeyse benden daha heyecanlı olmaları, o günkü düşünceleri, hisleri, tedirginlikleri ve mutlulukları, bir şeyler ortaya koymak için verdikleri mücadele beni gerçekten çok duygulandırdı.

Beni mutlu eden başka bir şey de kayıt şekliydi. İlk albüm de böyle kaydedilmişti. Yan yana çaldık. Günümüzde kayıtların çoğu kanal kanal alınıyor. Ben ise hep birlikte çalmayı daha çok seviyorum. Kayıt konusunda kulüpte nasıl çalıyorsak stüdyoda da öyle çaldık. Bu beni çok mutlu etti.

Hayyam da çok özgürlükçü bir anlayışı olan, kendimizi rahat hissettiğimiz bir yer. Bana göre albüm sekiz kişi ile yapıldı. Ali Perret’in benimle bestesini paylaşması, beni gerçekten mutlu etti. Emin Hoca’nın ise besteleri vardı,  onun varlığı beni her zaman heyecanlandırır ve düşünmeye sevk eder.

Mine Gürevin: Ülkemizdeki genç caz müzisyenlere baktığınızda sizi umutlandıran neler görüyorsunuz?

İmer Demirer: Ben aslında geleceği bekleyen bir insan değilim. O an gençlerin ne yaptığını anlamayı ve hissetmeyi severim. Bunun için de her zaman çabaladım, hâlâ da çabalıyorum.

Gerçekten harikalar. Açıkçası bana ilham kaynağı oluyorlar.Çoğunun çok farklı bakış açıları, çalış biçimleri ve düşünceleri var. Ayrıca benim gençliğimden çok daha farklı imkânlara sahipler. Özellikle bilgiye ve müziğe erişim konusunda büyük avantajları var. İçlerinde şimdi de, gelecekte de birlikte müzik yapabileceğimiz çok değerli insanlar görüyorum. Çok farklı düşünce biçimine sahip arkadaşlar görüyorum.

Belki bazıları çok girişken olmayabilir. Bu yüzden onları bulmak, keşfetmek ve desteklemek konusunda algılarımızın açık olması gerektiğini düşünüyorum.

Bir de en büyük dileğim, Türk caz müzisyenleri için daha fazla sahnenin açılması. Çünkü bugün bu ülkede düzenli olarak çalabileceğimiz mekânları maalesef ikiden fazla sayamıyorum. Bence asıl önemli meselelerden biri de bu.

Mine Gürevin: Sizi yakından tanıyanlar sakin, ölçülü ve gösterişten uzak bir müzisyen olduğunuzu söyler. Bu tavır bilinçli bir tercih mi, yoksa yıllar içinde müziğin size öğrettiği bir yaşam biçimi mi?

İmer Demirer: Bilinçli yaptığım bir şey değil. Çünkü bu benim için doğal olmayan bir şey olurdu. Neysem oyum. Nasıl görünüyorsam oyum diye düşünüyorum. Farklı görünmeye çalışmak benim hayatımı da bozar, müziğimi de bozar, trompet çalışımı da bozar. Dediğim gibi o bahçe benim için önemli.

Bir düşünceyi sürdürmeyi, o duruşun içinde yaşamayı, mücadele etmeyi ve bunu hissetmeyi önemsiyorum. Çok kolay bir şey değil ama sanırım müziğin, hatta sanatın insana öğrettiği şeylerden biri de bu: Kendi yaşam oluşturmak.

Mine Gürevin: Evde trompetinizi elinize alıp tek başınıza çaldığınızda, genç İmer Demirer’in peşinde olduğu şeyle bugünkü İmer Demirer’in peşinde olduğu şey aynı mı? Yıllarla birlikte aradığınız ses nasıl değişti?

İmer Demirer: Ben hâlâ evde trompet çalışırım. Teknik çalışmalar yaparım; gamlar, kromatikler… Enstrümanı ayakta tutmak, kondisyonu korumak için çalışırım. Ama o sırada çok da düşünürüm. Uzun ses üflerken bile aklıma on, on beş farklı şey gelir. Onları düşünürüm.

Oturup trompette caz çalışmam. Nasıl çalışılır onu da bilmem açıkçası. Bu konuda metot bitirmiş biri değilim. Hatta sıfırım diyebilirim. Benim en büyük dersim yıllar boyunca çok fazla müzik dinlemek oldu.

Ses meselesi ise zamanla kendiliğinden oluşan bir şey. Fiziki yapımız, özellikle nefesli çalgılarda çok önemli. Ben yaklaşık kırk üç yıldır aynı trompeti çalıyorum. Demin de söylediğim gibi, ben onunla birlikte yaşıyorum. Bazen nasıl çalacağıma, nasıl bir ses çıkacağına o benden daha iyi karar veriyor gibi geliyor bana.

Yıllar boyunca çok sayıda Avrupalı ve Amerikalı müzisyenle çaldım. Onların çalışma biçimlerini görmek benim için çok ilginçti. Mesela Branford Marsalis’in tek bir müzikal cümleyi otuz kırk kez tekrar ederek üzerine çalıştığını gördüm. Bu bana hep şaşırtıcı gelirdi.

Ama bazı müzisyenlerin de o gün ne çalacağını önceden bilmeden sahneye çıktığını görmek beni çok mutlu etti. Çünkü bence her şey o anda başlıyor ve yine o anda bitiyor. Ben hiçbir zaman “Bugün şu cümleyi çalışayım, bunu hazırlayayım” diye düşünmedim. Müziğin biraz da o anın içinde doğmasına inandım.

Mine Gürevin: Bugüne kadar sayısız müzisyenle aynı sahneyi paylaştınız. Konser bittikten sonra eve dönerken “Bu gece gerçekten başka bir şey oldu” dediğiniz gecelerden biri aklınıza geliyor mu?

İmer Demirer: Bu gerçekten çok önemli bir soru. Teşekkür ederim. Benim için kutsal bir yer sahne. Dolayısıyla orada harcadığımız emek, yapılan müzik, yaşanan her şey çok değerli. Şimdi “Şu gece en güzeldi” desem diğerlerine haksızlık etmiş olurum.

Ama unutamadığım bir anı var. Sanırım 1986 ya da 1987 yazıydı. O yıllarda Miles Davis’i, Wayne Shorter’ı, Herbie Hancock’u ve Tony Williams’ı çok dinliyordum. Özellikle Herbie Hancock bizim için besteleriyle gerçek bir efsaneydi. 1980’lerde yaptığı albümler bizi kendine hayran bırakıyordu.

O yıl Herbie Hancock, Al Foster ve Buster Williams İstanbul’da konsere geldiler. Trio olarak çaldılar. Konserden sonra, o dönem festival konuklarını caz kulüplerine götüren arkadaşlar vardı. O yıllarda dört beş tane çok güzel caz kulübümüz bulunuyordu. Bunlardan biri de Yeniköy’deki Bilsak Caz Kulübü’ydü.

Bir anda Herbie Hancock ve Buster Williams oraya geldiler. Tanıştık, sohbet ettik. Sanki yirmi yıldır tanışıyormuşuz gibiydi. Çok sıcak ve çok mütevazı insanlardı. Sonra bir anda jam session başladı. İki gece sürdü. Hatta kayıtları da yapıldı; bende hâlâ durur.

Stella by Starlight, Auprivave ve galiba Maiden Voyage çalmıştık. Benim için gerçekten unutulmaz iki geceydi. Daha yolun başındaydım ve o yaşta böyle müzisyenlerle aynı sahneyi paylaşmak beni inanılmaz heyecanlandırmıştı.

Mine Gürevin: Mükemmel bir anı. Duygulandım. Geride bıraktığınız onlarca yılın ardından, müziğin size öğrettiği en önemli hayat dersi nedir?

İmer Demirer: Bunu daha önce de söylemiştim. Hatta bir yerde başlık yapmışlardı ve hoşuma gitmişti: “Boşuna nefes harcamayacağım.” Nefesli bir enstrüman çalıyorum ama gerçekten boşuna nefes harcamamaya çalışıyorum.

Benim için en önemli şey an. Başlarda kusursuz olmak için çok uğraşırdım. Bunun sebebi de büyük ölçüde okuldu; gayet doğal.

Ama cazla birlikte hataları kabullenmeyi öğrendim. Sorumluluk almayı, yaşadığımız her andan bir ders çıkarmayı öğrendim. Hayata karşı bir fikrinizin olması gerektiğini hissettim. Sanırım müziğin bana öğrettiği en önemli şey de bu.

Mine Gürevin: Bugün genç bir müzisyen Evergreen albümünü dinlediğinde, albümden tek bir detay almasını isteseniz bu ne olurdu?

İmer Demirer: Sesimi duymasını istemem açıkçası. Bir sesim olduğuna inanıyorum ama benim mücadelemi, çabamı duymasını isterim. Bu müziğe olan tutkumu, bu sanata olan aşkımı hissetmesini isterim.

Her şeyin doğal olduğunu görmesini isterim. Yapmacık hiçbir şey olmadığını, başka yerlere özenen bir anlayışın içinde olmadığımı hissetmesini isterim. Gereksiz zenginliklerin peşinden koşmadığımı görmesini isterim.Duruşumu, tavrımı ve her zaman olduğu gibi aşkı duymasını isterim.

Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Röportajlar

İmer Demirer Instragram

Share.

Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

Exit mobile version