Can Azbazdar İle Söyleşi

13 yaşında kuzeninin kendisine hediye ettiği gitarla müzik yolculuğuna ilk adımlarını attı. İtalyan Lisesi’nde gerçekleştirdiği sahne performansından sonra kendini buna adamaya karar verip uçsuz bucaksız bir yolculuğun ilk ciddi adımlarını attı. Mezuniyetinden hemen sonra Los Angeles’ta MI’da gitar performans bölümünü kazandığında aklında herkes gibi rockstar olma hayalleri ve beline kadar uzun saçları vardı. Üç yıl süren eğitimi sırasında birçok yerde sahne aldı. Bu sırada kendiyle konuşma fırsatını yakaladı ve gerçekten gitarist olarak bir kariyer istemediğini fark etti. Bölümünü Film Müzikleri ve Kompozisyon olarak değiştirdiğinde hayatındaki roller farklılaştı, çalışma coğrafyası başka alanlara yayıldı.

Bir yandan da hobi olarak film senaryoları yazan müzisyen, besteci Can Azbazdar ile müzik yaşamına dâhil olan ve olmayan her şey hakkında konuştum. Kendisini size tanıtmaktan mutluluk duyuyorum.

“Tanışabileceğim Kadar İnsanla Tanışıp Duyabileceğim Kadar Hikâye Duymak İstiyorum”

Müzikte bulduğun şey neydi ve bir dinleyici olmaktan çıkıp müziği icra eden kişi konumuna nasıl geçiş yaptın?

Bir gün canım çok sıkıldı Amerika’daki hukuk sınavına girdim. Hiç çalışmadan girdiğim bu sınavdan beş soru daha yapsam Harvard Hukuk’a giriyordum. Böyle olunca acaba hukuk mu okusam dedim. Orada hukuk okumak için gerekli iki kıstas var. Biri sınav notu, diğeri üniversiteden mezun olma notu. Rockstar gibi takıldığım için benim notlarım yerlerdeydi. Sırf notlarım yükselsin Harvard Hukuk’a girebileyim diye bölümümü film müzikleri olarak değiştirdim. Ve oraya girince aslında bu konuda yetenekli olduğumu fark ettim. Çok tesadüfî oldu. Hukuk okuyacağım demesem belki besteci olamayacaktım. Okulum yeni bitti, oradaki 5 – 6 yıllık bir serüvenin içinde pandemiydi, dünyanın sonu geldi derken bir şekilde kendimi film müzikleri endüstrisinde buldum. Ve şu anda da bu işi yapıyorum. Sadece film müzikleriyle kısıtlamak doğru olmaz. Reklam müziği olabilir, bilgisayar oyunu müziği olabilir. Görsel medyaya müzik yapıyorum ve daha çok orkestral müzikler yazıyorum. Tanışabileceğim kadar insanla tanışıp, duyabileceğim kadar hikâye dinleyip onlara da bir yerden katkı sağlamaya çalışıyorum.

Kendine uzmanlık alanı olarak seçtiğin alan başkaları tarafından yaratılan görsel medyaya müzik yapmak mı? Yoksa kendin hayal kurarak bir görsel dünya yaratmak ve o dünyaya müzik yazmak mı?

Bir filme müzik yazmak çok sevdiğim bir şey. Film müziği yazarken kolektif bir vizyon var. Orada bir hikaye var, içinde binlerce kişi çalışıyor. O yaratılan dev bir şeyin parçası olmak harika! Ben aynı zamanda hobi olarak film senaryoları da yazıyorum. Ve dünyalar yaratmak çok sevdiğim bir şey. Projelerden bağımsız yazdığım müzikal eserler var elbette ama onlar ekonomik açıdan kârlı değil.

“Yazdığım Bestelerin Çoğunu Teoriye Dayalı Olarak Yazıyorum”

Üretimlerinde kendine temel odak noktası olarak seçtiğin unsur nedir, hikâye anlatmak mı?

Değişiyor. Bazen hayatında bir şeyler yanlış gidiyor ya da güzel gidiyorsa, onun seni içine koyduğu duygusal durum bir eserin çıkış noktası olabiliyor. Bazen de aklıma bir fikir geliyor “böyle bir şey olsa nasıl olurdu?” diyip bir çağrışımdan yola çıkabiliyorum. Müzisyen arkadaşlarımdan kendimi farklı gördüğüm en büyük noktalardan birisi; müzik teorisini çok seviyorum. Yazdığım bestelerin çoğunu teoriye dayalı olarak yazıyorum. Sanat dışarıdan çok duygusal bir şeymiş gibi görünür ama aslında içinde çok derin bir matematik yatar. Bunu anlamayı ve anladığım şekliyle yapmayı seviyorum. Bazen bir besteyi yazmadan neden güzel duyulacağı kafamda çok net şekilde beliriyor çünkü onun bir mimari metodu ve yapısı oluyor.

Kendine bir yol haritası çizip, üretici ve besteci konumuna geçtikten sonra etrafında kimler vardı? Etrafındakilerin yaklaşımı nasıl oldu?

Yakın arkadaşlarım çok destekledi. Hatta gereğinden fazla desteklediler diyebilirim, benden daha çok bana inanıyorlardı. O da belki biraz gözümü kararttı çünkü dışarıdan kendime baktığımda bana kalırsa gitarist olarak çok başarılı değildim. Öte yandan akrabalarım ve daha az yakın olduğum arkadaşlarım pragmatik ve klasik olarak “Müziği yandan hobi olarak yap, mesleğin olsun. Aç kalma” gibi şeyler söylüyorlardı (gülüyor). Annem ile babam her ne yapıyorsam yapayım yanımda oldular. Hayattaki en büyük şansım bu oldu.

Peki bu yolculukta sana yol gösteren kişiler, yol arkadaşlığı eden müzisyenler var mıydı, yanında taşıdığın kimler ve neler vardı?

Üniversite hocalarımdan bazıları Tom Villano ve Jordan Cox, benim için çok önemliler. Hâlâ elimden tutarlar. Onlar yanımda olduğu için çok şanslıyım. Onun dışında tanımadığım ama idolize ettiğim insanların birçoğu ölüler. (gülüyor) İşte Beethoven, Ravel, Prokofiev…

“N’aparsam Yapayım Keyif Alacağım.Gerisinin Hiçbir Önemi Yok”

İnsan bir karar aldığında aldıkları kararın arkasından giderken ölü olsalar bile bu kişiler insanın yol arkadaşı olabiliyor. Bu tarz şeyleri insanlar ömür boyu yanlarında taşıyor. İsteği, inancı, direnci ve tutkuyu diri tutan şeyler oluyor. Bazen de bir cümle olabiliyor. İzini sürdüğün cümleler var mı?

Lisede en yakın arkadaşlarımdan biri olan Leyla (Tanlar) her zaman oyuncu olmak isterdi. Ben de müzisyen olmak istiyordum. Evet, biliyorum yollarımız ayrılacak, ben Amerika’ya gitmek istiyorum o burada kalmak istiyor ama birbirimize zirvede bulaşacağımızın sözünü vermiştik. Bu söz aklımızın bir köşesinde. O da iyi ilerliyor ben de iyi ilerliyorum, ikimiz de birbirimizi itekliyor o yolda buluşmak için ilerliyoruz. Leyla ile birlikte ama aslında ayrı olan yolculuğumuz. Başarıyı hırsla kovalayan biriyim. Bu hırs beraberinde anksiyete, stres, her türlü iğrenç şeyi de getiriyor. Hep daha iyisini peşinde koşarken bir gün şunu fark ettim ki keyif almıyorum ben bu işten. Mükemmel olamaz mıyım? Olamazsın. Olasılık değil bu, kesinlik. O noktada dedim ki “ n’aparsam yapayım ben keyif alacağım.” Gerisinin hiçbir önemi yok ve bu beni doğru yola tetikleyen düşünce.

Bir müzisyen olarak kendi profesyonelliği ve işin matematiğini bilen tarafını bir kenara bırakıp içine hapsolduğun gittiğin, dinlediğin neler var?

Bu her gün değişebilecek bir şey. O kadar çok iyi müzik var ki yetişemiyorsun. Sürekli birisini bulabiliyorsun ve bir ömür yetmiyor. Son zamanlarda Myaskovsky’ye sardım. Bir ay önce sorsaydın Ravel derdim. Sürekli yeni bir müzik arayışındayım.

“Her Ne Kadar Duygularla Özdeşleştirilse de Müzik Bana Çok  Analitik Geliyor”

Müziğinin hayat görüşüne ya da hayat görüşünün müziğine yansımaları var mı? Senin için müzikle bakmak müzikle görmek müzikle hissetmek diye bir şey var mı?

Her ne kadar duygularla özdeşleştirilse de müzik bana çok analitik geliyor. Herhalde biraz da mesleki deformasyon bu. Bir müziği dinlerken sadece keyif için dinlemek bana çok zor geliyor. Kafamda sürekli analiz ediyorum. İster istemez oluyor. O yüzden ben müziği sadece kendini ifade yöntemi olarak görüyorum. Biz nasıl şu an Türkçe konuşuyorsak aynı şekilde elimize iki enstrüman alıp da konuşabiliriz. Müzik bir dil. Ve bundan öte değil benim için. Bir araç.

Etrafta olanlar müziğine dahil oluyor mu? Bir kapı gıcırdaması, belki bir kuş sesi…

Duyduğum en minik sesten en büyüğüne kadar kesinlikle her şey dahil oluyor. Ama hiçbiri bilinçli değil. Yazdığım her müzik önceden duyduğum bir milyon şeyin esinlenmesi. Başka bir şey mümkün değil. Bir şey oldu ve ben bunu yazdım diyebileceğim bir şey yok. Biraz bilinçaltında yaşanıyor bu olay.

Üretimini tanımlayabileceğin bir amaç var mı?

Ben hayal kurmayı seven biriyim. Sürekli bir şeyleri yaratma isteği var içimde. Ekonomik sebeplerden dolayı bunu şu an endüstriyel olarak yapıyorum; bir para derdim olmasa ve her şeyim hazır olsa yine üretirim. Ben hayata geliş amacımın bu olduğunu düşünüyorum. Neden buradayız? Ne yapıyoruz? Bir şey yapıyorsak bir anlamı var mı? Bunları düşünmek yerine içimden geldiği için üretiyorum.

Belki de anlam arayışını bir kenara bırakınca anlamlı bir şey ortaya çıkmış oluyor.

Bir müziği yazarken aklımda onunla iliştirdiğim bir hikâye oluyor. Başkasına dinletiyorsun bambaşka bir perspektiften sana bir hikâye yazıyor. Bu da çok hoşuma gidiyor.

Eserlerinde benim dokunuşum diye tanımladığın bir şey var mı?

Benim en sevdiğim enstrüman fagot. Ve aslında çok nadir melodi çalar. Onun tınısını çok seviyorum. Ön planda onu kullanmayı seviyorum. Belki bu tarz belirleyici bir şey olabilir. Film müziği işlerinin eski zamanlarına gittiğimizde canlı orkestralarla kayıtlar yapılırdı çünkü bilgisayarlar dijital bir müzik üretemiyordu. Günümüzde dijital müzik canlı bir orkestra çalıyormuşçasına müzik üretilebiliyor. Ben olabildiğince gerçek enstrümanların yaratamayacağı şeyleri dijitalde yaratma cüretini göstermeyi seviyorum. Dijital olduğu ulu orta belli olsun ama hala orkestral olsun. Onun sahteliğini ortaya çıkaralım. Bu da başka bir renk. Başka bir ton. Biri diğerinden daha mı iyi olmalı? Bence öyle olmamalı.

“Günün Sonunda Her Şey Öznel Yargıya Çıktığı İçin Herkesi Mutlu Edemezsin”

Ülkemizden uzaktasın, üretimine oradan devam ediyorsun. Müziğin yakınlıkla uzaklıkla ilgisi yok. Elbette biliyorum. Hatta çoğu zaman mesafeleri kısaltır. Senin bu mesafeye bakışın nasıl? Oradan buraya bir şey üretmek ya da buranın hikâyesini orada üretmek ne ifade ediyor? Mesafeleri kendine hizmet ettirebiliyor musun?

Teorik olarak bir iş yapılabilir mi? Evet. Şu an mesela Çin’den bir iş yapıyorum. Bir tane Hindistan’da muhtemel bir işim var. Bir yandan da Türkiye’de çalışıp Los Angeles’ta yaşıyorum. Bakınca çok komik aslında. Şu an Los Angeles’ta hiç işim yok ve dünyanın her yerine iş yapıyorum. Ülkelerin iş yapış şekilleri farklı. Farklı ülkelerde iş yapmak, orada işin nasıl yapıldığını öğrenmek ve adapte olmak şeklinde ilerliyor. Onun dışında iş yapılabiliyor mu, yapılıyor. Önemli olan da bu. Günün sonunda her şey öznel yargıya çıktığı için herkesi hiçbir zaman mutlu edemeyeceksin . Birisi çıkıp bu gerçek Hint müziği değil diyebilir. O noktada kendinden emin olmak gerekli. Olabildiğince yaklaşmaya çalışıyorsun. Bu limit gibi ulaşamıyorsun ama yaklaşmaya çalışıyorsun.

Müzik dışında neler yapıyorsun?

Bilgisayar oyunu, kutu oyunu gibi şeyleri oynamaya çok seviyorum. Kalabalık ortamları sevmem. Yüz kişilik partiye gitmektense üç dört arkadaş evde sohbet etmeyi tercih ederim. Zaman zaman da barlara gidip tanımadığım insanlarla içip sohbet etmeyi seviyorum. Bir kitap okuyacaksam genelde politik felsefe üzerine oluyor. Sporla hiç alakam yok. Birçok şey denedim ama sonu iyi bitmedi (gülüyor). En iyi olduğum spor satranç.

Gelecekte senden nasıl haberler duyacağız?

Şu an detaylarını çok paylaşamadığım Çağan Irmak ‘ın Netflix için hazırladığı dizi projesine müzikler yapıyorum. Onun dışında Los Angeles’ta ne çıkacağı belli olmayan birkaç görüşmem var. Orada daha çok animasyon işine girdim. Onlar üzerine çalışıyorum. Gitarist hayatımdan kalan yazılmış ama kaydedilmemiş bir metal albümüm var onu çıkartmak için planlar yapıyorum. Bunların yanında bir de “sanat sanat içindir” diye yazdığım bir senfonim var. Onu da yakın zamanda canlı bir orkestrayla kaydedip yayınlamak istiyorum.

Enes Kudu

Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Sinema ve TV bölümü mezunu. Onbironsekiz adlı bir podcast platformunda programcılık ve editörlük yaptı. Bir konser salonunda "Program Koordinatörü" olarak görev yapıyor. "Zamanlama Gerektiren Filmler" adlı instagram, blog ve youtube sayfasında içerikler üretmeye devam ediyor.

Enes Kudu 'in 24 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Enes Kudu ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir