“Trane was the father. Pharoah was the son. I was the holy ghost.”
Albert Ayler
Albert Ayler’ın caz tarihinin en tuhaf kutsal üçlemesini kuran bu sözü, John Coltrane ile Pharoah Sanders arasındaki ilişkiyi anlatmak için hâlâ en güzel başlangıçlardan biri. Baba Coltrane’di, oğul Pharoah, kutsal ruh ise Ayler. Oysa hikâyenin başlangıcında ne kutsallık vardı ne de büyük bir sahne. Bir saksofon ağızlığı vardı. Bir de San Francisco’nun rehinci dükkânları.
1960’ların başında Coltrane San Francisco’ya geldiğinde yeni bir ağızlık arıyordu. O sıralar henüz genç bir saksofoncu olan Pharoah Sanders, elinde birkaç ağızlık olduğunu, isterse onları deneyebileceğini söyledi. Hatta şehirde başka ağızlıklar bulabilecekleri yerleri de gösterebileceğini ekledi. Sanders, karşısındaki devin bu teklifi gerçekten ciddiye alacağını pek düşünmemişti. Coltrane ertesi sabah çıkageldi. Sonrası, iki tenor saksofoncunun rehinci dükkânı rehinci dükkânı dolaşıp ağızlık denediği uzun bir gün. Sanders yıllar sonra, Coltrane’in aslında hangi sesi aradığını o gün tam olarak anlayamadığını söyleyecekti.
Coltrane’in aradığı yalnızca bir ağızlık değildi. Farklı bir ses arıyordu. Daha doğrusu, dünyanın tanıdığı o büyük Coltrane üflemesinin içinde henüz kendisinin bile duymadığı başka bir ses olduğuna inanıyordu. Sanders’ın hatırladığına göre Coltrane o yıllarda yeni müzikler, başka enerjiler duymaya başlamış. Yeni seslerin peşine düşmüştü. Yıllar sonra Sanders çok daha basit bir gerçeği fark edecekti: Coltrane hangi ağızlığı eline alırsa alsın yine Coltrane gibi çalıyordu. İşin sırrı metalde ağızlıktan daha ötede onun içindeydi.
Bir süre sonra yolları New York’ta yeniden kesiştiğinde aralarındaki ilişki artık ağızlık arayan iki saksofoncunun ilişkisinden başka bir yere doğru gidiyordu. Coltrane, Sanders’ı grubuna çağırdı. Sanders ise şaşırtıcı biçimde hemen atlamadı bu teklife… Kendisini Coltrane’le çalmaya hazır hissetmediğini yıllar sonra anlatacaktı. Aralarında sadece müzik konuşulmuyordu. Sağlıklı beslenmeden kitaplara kadar uzanan sohbetleri vardı. Coltrane’in Sanders’ta duyduğu yakınlık, vahşi bir tenor sesi ve onu “muazzam bir spiritüel rezervi” olan bir müzisyen olarak görmesindeydi.
Pharoah bir süre sonra Coltrane’nin grubunun içine girdi ve Coltrane’in müziğindeki hava değişti. Karısı Alice Coltrane’nin de müdahil olduğu oturumlarda, bugün “spiritual jazz” dediğimiz müziğin en önemli paradokslarından biri, böylece doğmuş oldu. Yıllar içinde spiritüel caz; huzur, meditasyon, tütsü, dinginlik ve insanı sakinleştiren uzun plaklarla özdeşleşti. Coltrane’in son dönemine dönüp baktığımızda karşımıza hiç de sakin bir dünya çıkmaz. Orada huzur kadar korku, güzellik kadar şiddet, dua kadar çığlık vardır.
Fakat bu yeni ses bedelsiz gelmedi. Sanders’ın Coltrane grubuna katılması, yani kadroya yeni bir tenor eklenmesi, yıllardır kusursuz çalışan bir makinenin içine başka bir enerji girmesiydi. Coltrane müziği giderek daha serbest, daha yoğun ve daha kalabalık bir yere götürürken, klasik dörtlünün dengesi de çözülmeye başladı. McCoy Tyner bu yeni müziğin içinde piyanoya yeterince alan bulamadığını düşünüyordu. Elvin Jones da kısa süre sonra ayrıldı. Jones’un ardından davul koltuğuna Rashied Ali geçti ve Coltrane’in müziğindeki ritim duygusu da giderek daha özgür, daha açık ve öngörülemez bir hâl aldı. Coltrane ile Ali’nin 1967’de yalnız başlarına kaydettikleri Interstellar Space, bu arayışın varabileceği en çıplak yerlerden biriydi. Tenor saksofon ve davul, başka hiçbir enstrümana ihtiyaç duymadan birbirlerinin çevresinde dönüyordu. Coltrane yeni bir ses ararken, kendisini yıllarca taşıyan en büyük gruplardan birini de geride bırakmayı göze aldı. Arayış dediğimiz bazen yeni bir nüans bulmaktan çok, artık güvenli olan yerde kalmayı reddetmektir.
Coltrane’in maneviyatı fırtınadan kaçmak üzerine kurulmamıştı. Fırtınanın içinden geçmek istiyordu. A Love Supreme bunun en berrak ifadelerinden biriyse, sonraki yıllarda Ascension, Sun Ship, Expression ve sonunda Interstellar Space aynı arayışın daha sert, daha çıplak yüzünü gösterdi. “Offering”de olduğu gibi müzik bir anda dinginliğin içinden çıkıp parçalanabiliyor, sonra yeniden huzura yaklaşabiliyordu. Dindar bir ailede byüyen Coltrane için Tanrı da, güneş de, yağmur da, fırtına da, karanlık da aynı dünyanın içindeydi.
Pharoah böylece “oğul” oldu. Coltrane’in yarım bıraktığı soruyu kendi hayatı boyunca başka biçimlerde sormaya devam ettiği için. Karma, The Creator Has a Master Plan, Izipho Zam, Jewels of Thought gibi kayıtların içinde duyduğumuz spiritüellik steril bir huzurdan ziyade, zaman zaman insanı rahatsız eden, hatta bedensel olarak yoran bir vecd hâlidir. Coltrane, Ayler ya da Sanders’ın tenorunda dua ile çığlık arasında kesin bir sınır yoktur. Bazen ikisi aynı notanın içindedir.
Alice Coltrane ise aynı soruyu başka bir yöne çevirdi. John’ın müziğinde fırtınanın içinden Tanrı’ya ulaşmaya çalışan hareket, Alice’in ellerinde arp, tambura, yaylılar ve Hint düşüncesiyle daha kozmik bir dile dönüştü. John 1967’de öldüğünde arayış bitmedi. Yalnızca el değiştirdi. Pharoah sesi bedenin sınırlarına doğru iterken Alice onu gökyüzüne doğru açtı. Böyle bakınca “spiritual jazz” tek bir müzik türünden çok, aynı soruya verilen birbirinden tamamen farklı cevapların adı gibi duruyor.
Bu yüzden Albert Ayler’ın “baba, oğul, kutsal ruh” benzetmesi mükemmel bir caz aforizmasıdır. Bu söz esasen, 1960’ların ikinci yarısında müziğin gittiği yönü de tarif ediyor. Coltrane kapıyı açtı. Sanders o kapıdan geçip yolu uzattıı. Ayler ise neredeyse yolu tamamen ortadan kaldırdı. Alice Coltrane de aynı arayışın başka bir kolunu, daha kozmik ve mistik tarafını büyüttü. Aynı aileden çıkan müzikler birbirlerine hiç benzemeden aynı soruyu sordular. “İnsan sesin içinde ne kadar ileri gidebilir?”
Belki de Coltrane’i dinlerken yaptığımız hata da onu yolculuğun sonunda bulduğu huzur üzerinden hatırlamak. A Love Supreme kapağındaki ciddi yüz, “spiritual jazz” etiketleri, kutsallık söylemi… Hepsi zamanla Coltrane’in etrafında fazlasıyla düzgün bir çerçeve oluşturdu. Oysa çerçevenin içinde son derece huzursuz bir adam vardı. Bulduğuyla yetinmeyen, bir sonraki sesi arayan, gerektiğinde kendi kurduğu müzik dilini bile yıkan biri.
O eski rehinci dükkânı hikâyesi bu yüzden yıllar sonra çok daha anlamlı görünüyor. İki adam dükkân dükkân dolaşıyor, ağızlıkları çıkarıp saksofonlarına takıyor, üflüyor, dinliyor ve bir sonrakini deniyor. Genç Pharoah henüz birkaç yıl sonra bu adamın yanında sahneye çıkacağını bilmiyor. Coltrane ise belki aradığı sesin metal bir ağızlığın içinde olmadığını çoktan biliyor. Yine de arıyor. Arayıştan kopmuyor.
Bu hafta 100 yaşına girecek olan, John Coltrane sesin götürebileceği son yere kadar gitmek istedi. Pharoah Sanders, Kamashi Washington, James Brandon Lewis ve adını sayamadığım diğerleri de onun ardından aynı yolda yürüdü.
Yolda ve sonunda huzur yoktu yalnızca. Fırtına da vardı.
■
Dark Blue Notes’ta John Coltrane@100
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
John Coltrane resmi web sitesi
