Hiç tanışmadığımız birini, onu gerçekten tanımış birinin anlattıkları sayesinde hayal edebiliriz. Fotoğraflardan, plak kapaklarından, biyografilerden bildiğimiz bir yüz, bir anda ses kazanır. Yürümeye, gülmeye başlar. Arif Mardin gibi ardında koskoca bir müzik tarihi bırakmış bir ismi de, ülkemiz caz tarihinin büyük hocalarından Emin Fındıkoğlu’ndan dinleyeceğiz. Böylece dünyanın tanıdığı, yapımcı ve aranjörün ötesine geçip, Emin Fındıkoğlu’nun anılarında kalan Arif Mardin’e biraz daha yaklaşacağız.
Emin Fındıkoğlu ile yollarımızın kesişmesine çok değerli Ali Perret vesile oldu. İyi ki de olmuş. Önce amacım, Emin Hoca ile bir söyleşi yapmaktı. Soruları da hazırlamıştım üstelik. Sohbet ilerledikçe, söyleşinin rotası değişti. Emin Fındıkoğlu, “Arif Mardin Anılarını” anlatmak istedi. Ben de hiç tereddüt etmeden kabul ettim.
Cazın yaşayan belleklerinden biri olan Emin Fındıkoğlu, araştırmacı bir caz müzisyeni; piyanist, besteci, aranjör ve eğitimci. 1950’lerden bugüne uzanan müzik hayatında hem sahnede hem de yetiştirdiği sayısız müzisyenle ülkemiz caz tarihinin önemli isimlerinden biri. Berklee’de aldığı eğitimin ardından yıllarca orkestralar kurdu. Düzenlemeler yazdı. Dersler verdi. Kuşaklar boyunca caz müzisyenlerine hocalık etti. Onu dinlerken insan, müzikle iç içe yaşamış insanların birbirlerine nasıl dokunduklarını da görüyor. Bir öğrencinin hocasına duyduğu hayranlığı, yıllar içinde arkadaşlığa dönüşen bir bağı, bir ustanın genç bir müzisyenin önünde açtığı yolları… Üstelik bütün bunların fonunda 1950’lerin İstanbul’u, Küçük Sahne, Tünel’deki kitapçılar, ardından Berklee, New York, Birdland ve sabaha kadar süren caz geceleri var.
Arif Mardin’in adının yanına bugün Aretha Franklin’den Chaka Khan’a, Atlantic Records’dan dünya müzik tarihine uzanan sayısız isim ve başarı yazılabilir. Emin Fındıkoğlu’nun hafızasındaki Arif Mardin biraz başka. Orada genç bir müzisyenin düzenlemelerini dinleyen, ona ders veren, Bartók’un kapısını açan, yazdığı blues’u Amerika’ya götüren, önüne Berklee’ye uzanan bir yol koyan ve aradan onlarca yıl geçtikten sonra bile karşısına oturup müzikte öğrendiği yeni bir şeyi anlatmaya devam eden bir hoca var.
Gerçek hikayeler böyle değil midir zaten? Öyledir. Efsanevidir.
Şimdi Arif Mardin’i Emin Hoca’nın ağzından dinliyoruz. Ben araya girmeden, onun hatırladığı hâliyle; bir öğrencinin, bir dostun ve yıllar sonra bile hocasını aynı sıcaklıkla anan bir müzisyenin derin hatıralarından…
■
Arif Mardin’i ilk olarak 1956’da gördüm. 16 yaşındaydım, o da 23 idi sanırım. Zamanın ünlü tiyatro sahnesi Küçük Sahne’de İsmet Sıral Altılısının konseri vardı; topluluğun bütün düzenlemelerini Arif Mardin yapmıştı. Daha sonra Amerika’ya gitti ve Berklee’de öğretim üyeliği yaparken okulun her yıl çıkardığı plağın bir yüzünde yer alan bestelerini kaleme aldı. Bu albümü bir şekilde edinerek bu beş parçayı defalarca dinledik.
1959 yılında İstanbul’a dönerek babasının şirketi Türkpetrol’de idarecilik yapmaya başladı. Öğle tatillerinde Tünel’in alt çıkışındaki kitapçıda ben dergilere bakarken, şakacı bir ses yanıma yaklaşıp Fransızca bir espri patlatıyorsa bu kesinlikle o olmalıydı. Bu arada her salı akşamı bana ilk aranjörlük derslerimi vermeye başladı. Dersler çok ilginç olmaya yüz tutmuşlardı. Yalnız cazın sınırlarında kalmıyorduk. Bartok’un ikinci piyano konçertosunun ikinci bölümünü analiz ederek yirminci yüzyıl tınılarına kulağımın alışmasını sağlamıştı. Bir rüya gibi geçen bu bir yılın sonlarında bir beste yapmamı istemişti. Onun gözetimi altında yazdığım bir blues’u Amerika’ya dönerken beraberinde götürüp Berklee Uluslararası Altılısı adlı topluluğa çaldırarak kaydetmişti. Tabii, bunu yaparken düzenlemenin sağına, soluna eli değmişti. Bu kaydı okulun müdürüne (aynı zamanda kurucusu) dinleterek bana dört yıllık bir eğitim bursu sağlamıştı.
Bursu ertelettim, askere gittim, teğmen maaşlarımı biriktirip iki yıl sonra şileple, 18 günlük yolculukla Amerika’yı bulup Arif Mardin’in kapısını çaldım. Şaşırdı tabii. “Bu gece bir caz kulübüne gitmeliyiz,” diyerek gazeteye baktı. “Birdland’de Coltrane var,” dedi, “klasik dörtlüsü.” Set aralarında da Kai Winding trombonlar grubu. O gece sabaha kadar New York’u gezdik; aylardan nisandı. Bana okulda kimlerle arkadaşlık edeceğimi söyledi. Bunlardan biri Rodezyalı (yani İngiliz) tromboncu-aranjör Mike Gibbs idi. Sonra da Boston otobüsüne bindirdi.
Okulda herkes bana yakınlık gösterdi, Arif Mardin’in öğrencisi olduğumdan. Yakın arkadaşı ve okulun en ünlü kişiliği olan trompetçi-aranjör Herb Pomeroy, 13 kişilik, cep boyu big band denilen orkestrasıyla her hafta Stable adlı (sonradan kentsel dönüşüme uğrayan) caz kulübünde Arif Mardin’in düzenlemelerini ve bu arada Duke Ellington’ın klasiklerine kişisel yaklaşımlarını seslendirirdi. Bu arada okulu ziyaret ettiği bir gün etrafında oluşan sevgi halkasını görmüştüm. Ben de ara sıra New York’a gittiğimde bir üyesi olduğu Atlantic’deki bazı plak kayıtlarını izlememi isterdi. Tabii, bu sıralarda benim en meraklısı olduğum Aretha Franklin kayıtlarını gerçekleştiriyor ve daha sonra harika şarkıcıların (Chaka Khan, Bette Midler) favori aranjör-prodüktörü olma yönünde ilerliyordu.
Bu arada okulun 1963 yılında çıkardığı plaktaki iki düzenlememden birini çok beğenmiş ve bana “aranjmanın profesyonel kokuyor” diye yazmıştı. Yıllar geçti, son kez 1988’de buluştuk. Sentetizörlerin akordlarını birbirinden hafifçe farklı kılarak sağlanan “detune” yöntemini anlattı. Tıpkı 30 yıl önce saksofonlardan nasıl “extra-push” elde edileceğini anlattığı gibi. Taksim’deki aynı apartmanın aynı dairesinde.
Son haftalarında telefonla aradığımda, “İyileşiyorum Eminciğim,” demişti. Üzücü haber gecikmedi. Duyduğumda evdeki eski pikabımda Herb Pomeroy’un Band in Boston albümündeki iki düzenlemeyi (Woody’n You, Lush Life), Orchestra USA adlı albümdeki Duke Bey’i (solist Coleman Hawkins) ve yıldızlardan oluşan bir big band için karaladığı düzenlemelerden oluşan Aretha Franklin’in Soul ’69 adlı 1969 yılı albümünün tümünü dinledim ve ağladım. Benim için Arif Mardin bunlardı.
■
Mine Gürevin’in Dark Blue Notes’daki diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Portreler
