Kulak Misafiri ve bu satırların yazarı davulcuları seviyor. Ringo Starr gönül kahramanlarından biri. Bu nedenle Ringo Starr’ın oğlu Zak Starkey de her zaman yakın takibimde…

Ünlü bir müzisyenin çocuğu olmak ilk bakışta büyük bir ayrıcalık gibi görünüyor. Önünüzde açılmış kapılar, çocukluktan itibaren içinde bulunduğunuz müzik dünyası ve çoğu müzisyenin uzaktan bile göremeyeceği isimlere ulaşabilme imkânı…

Ama bir de madalyonun diğer yüzü var.

Babanız Ringo Starr ise davulun başına geçtiğiniz anda yaptığınız her şey onunla karşılaştırılıyor. Üstelik yolunuz bir gün The Who’ya düşerse bu kez karşınıza ikinci bir gölge olarak Keith Moon çıkıyor.

Zak Starkey ve Ringo Starr

Zak Starkey’nin hikâyesini ilginç kılan tam da bu. Kendi adına yayımlanmış bir solo albümü yok. Bu nedenle yıllar önce Kulak Misafiri’nde hazırladığım “Ünlü Babaların Çocukları” programına onu alamamıştım. O programda Arlo Guthrie, Jakob Dylan, Harper Simon, Nancy Sinatra, Sean ve Julian Lennon, Adam Cohen, Natalie Cole gibi kendi adlarıyla ya da kendi topluluklarıyla kayıt kariyeri oluşturmuş isimlere yönelmiştim.

Bugün yeniden düşündüğümde ise Zak Starkey’yi bu ölçütün dışında bırakmanın onun müzikal hikâyesini eksik değerlendirmek olduğunu düşünüyor ve suçluluk duyuyorum. Çünkü The Who’da otuz yıla yakın davul çalabilmek, solo albüm yapmaktan daha az “kendi kariyerini kurmak” anlamına gelmiyor.

Hele de söz konusu The Who ise!

The Who: Roger Daltrey, Zak Starkey, Pete Townshend

Keith Moon grubun davulcusu olmanın çok ötesinde bir isimdi. The Who’nun sesinin, sahnedeki kaosunun ve müzikal karakterinin temel unsurlarından biriydi. Moon’un ardından o sandalyeye oturan herkes ister istemez onunla karşılaştırılacaktı.

Zak Starkey ise çok zor bir şeyi başardı. Keith Moon’u taklit etmedi. Ringo Starr’ı da taklit etmedi. İkisinin arasından kendisine ait bir davul dili çıkardı.

Üstelik Keith Moon, Zak’ın hayatına sonradan giren bir isim de değildi. Çocukluğundan beri tanıdığı, üzerinde etkisi bulunan bir figürdü. Bir bakıma Zak Starkey, rock tarihinin iki büyük davul dünyasının tam ortasında büyümüştü. Biri babasıydı. Diğeri yıllar sonra davulunu çalacağı grubun efsanesiydi. Dolayısıyla The Who ile kurduğu ilişki sıradan bir “turne davulcusu” ilişkisi olarak görülemez. 1990’ların ortalarından itibaren grubun sahne kimliğinin önemli parçalarından biri hâline geldi. Pete Townshend ve Roger Daltrey’nin yanında yıllar geçtikçe misafir bir müzisyen olmaktan çıktı; Moon sonrası The Who sesinin sürekliliğini sağlayan isimlerden biri oldu.

Tam da bu nedenle The Who ile yollarının ayrılma biçimini doğru bulmuyorum.

Zak Starkey ve Keith Moon

Royal Albert Hall’daki bir konser sırasında Roger Daltrey’nin sahnede davullardan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmesiyle başlayan tartışmanın ardından Zak Starkey’nin gruptan uzaklaştırılması, ardından kararın geri alınması ve çok kısa süre sonra yeniden yolların ayrılması The Who gibi bir grubun tarihine yakışan bir veda değildi.

Üstelik Zak Starkey olayın müzikal tarafına ilişkin farklı bir açıklama yaptı. Tartışmaya konu olan bölümde kendisinin doğru çaldığını, Daltrey’nin ise bir ölçü erken girdiğini söyledi. Kimin teknik olarak haklı olduğundan daha önemli bir sorun var.

Yaklaşık otuz yıl.

Bir müzisyenin bir topluluğun yanında geçirdiği otuz yıla yakın süreyi tek bir gecede yaşanan sorun üzerinden değerlendirmek  doğru değil diye d]şünüyorum. Hele bu topluluk The Who, o müzisyen de Keith Moon sonrasında grubun davul karakterinin oluşmasına bu kadar uzun süre katkıda bulunan Zak Starkey ise… The Who’nun vedasını Zak Starkey ile yapması gerekirdi.

Scott Devours’un iyi ya da kötü bir davulcu olmasıyla ilgili değil bu düşüncem. Sorun müzikal yeterlilikten çok tarihsel devamlılıkla ilgili. Zak Starkey o hikâyenin parçasıydı.

Roger Daltrey konusunda ise kişisel bir parantez açmam gerekiyor.

Ken Russell’ın Tommy filmiyle hayatıma giren Daltrey, benim için rock tarihinin herhangi bir büyük vokalisti olmadı hiçbir zaman. Tommy ile birlikte düşünüldüğünde her daim hayatımın en özel rock’n’roll figürlerinden biri oldu.

İşte bu nedenle Zak Starkey konusunda yaşananlar bende sıradan bir grup içi anlaşmazlığın ötesinde bir karşılık buldu.

Daltrey’nin sahnede davullardan duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmesiyle başlayan ve sonunda Zak’ın The Who’dan ayrılmasına kadar uzanan süreç beni ona karşı biraz kalbi kırık bıraktı.

Zak Starkey ve Pete Townshend

Bir müzisyeni yıllarca sevmek, yaptığı her şeyi doğru bulmayı gerektirmiyor. Hatta galiba tam tersi… Hayatınızda özel bir yere koyduğunuz bir isimden gelen hayal kırıklığı, başka birinden gelenden daha fazla dokunuyor.

Roger Daltrey hâlâ benim için Tommy. Hâlâ o filmin, o sesin ve hayatımın belirli bir döneminin kahramanlarından biri. Ama Zak Starkey meselesinden sonra, artık biraz da kalbimi kırmış bir kahraman…

Zak Starkey’nin hikâyesi The Who ile yollarının ayrılmasıyla bitmedi. Belki de tam tersine, uzun yıllar büyük toplulukların arkasında davul çaldıktan sonra kendi müzikal dünyasını daha görünür hâle getireceği yeni bir dönem başladı.

Bugün ağırlığını Mantra of the Cosmos’a vermiş durumda. Shaun Ryder ve Bez’in yanı sıra eski Oasis arkadaşı Andy Bell’le birlikte yürüttüğü bu proje, Zak’ın artık davulculuğunun ötesine geçtiğini de gösteriyor. Şarkıların oluşumundan düzenlemelere ve prodüksiyona kadar müziğin merkezinde yer alıyor

Mantra of the Cosmos

Yıllarca The Who’da çaldı. Bir dönem Oasis’in davulcusuydu. Johnny Marr’la çalıştı. Ama bütün bunların ardından hâlâ yeni bir şeyler yapma isteği taşıyor.

Üstelik The Who ile yaşanan tatsız ayrılığa karşın köprüler tamamen yıkılmış değil. Pete Townshend ve Roger Daltrey ile iletişiminin sürdüğünü anlatıyor. Bu nedenle mesele kişisel bir hesaplaşmadan çok, bana göre The Who’nun kendi tarihinin önemli bir parçası hâline gelmiş bir müzisyene daha doğru bir veda edememiş olması.

Belki de Zak Starkey’nin kariyerindeki en büyük başarı tam olarak burada yatıyor.

Babanız Beatles’ın davulcusu. Çocukluğunuzda hayatınıza dokunan isim Keith Moon. Yıllar sonra The Who’nun arkasında davul çalıyorsunuz. Arada Oasis gibi bir başka büyük rock’n’roll hikâyesinin içine giriyorsunuz. Ve bütün bunların ardından hâlâ yeni bir şeyler arıyorsunuz. Böylesine büyük gölgelerin arasında insanın kendi yüzünü göstermesi kolay değil. Zak Starkey bunu başardı. Ringo Starr’ın oğlu olarak başladığı ses yolculuğunda Keith Moon’un bıraktığı en zor koltuklardan birine oturdu, The Who’nun yaklaşık otuz yıllık hikâyesinin parçası oldu ve bütün bunların içinden Zak Starkey olarak çıkmayı başardı.

Şimdi ise başkalarının büyük hikâyelerinin içinde yer almaktan biraz uzaklaşıp kendi hikâyesini yazıyor.

İki büyük gölgenin arasından çıktı ve yoluna kendi adıyla devam ediyor.

Dark Blue Notes’da Bülent Seyitdanlıoğlu
Portreler

Share.

Her şeyden önce iyi bir müzik dinleyicisi. Uzun yıllardır Radyo ODTÜ'de Kulak Misafiri isimli programı hazırlıyor ve sunuyor, Dark Blue Notes ve Stüdyoİmge dergilerinde rock kültürüne dair yazılar yazıyor. Rock 'n' roll'un bir yaşam tarzı olduğuna inancı sonsuz. Ona göre müzik, büyük bir disiplin ve ciddiyet demek.

Exit mobile version