Yavuz Akyazıcı ve caz hikâyesinin başlangıcında John Coltrane var. Daha doğrusu, bir arkadaşının eline tutuşturduğu A Love Supreme kaseti. O güne kadar Pink Floyd dinleyen, David Gilmour sololarını ezberleyen genç bir gitaristin kafasına, kendi deyimiyle, bir anda “gitar düştü.” İTÜ Uçak Mühendisliği, Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği ve sosyoloji derken yönünü müziğe çevirdi; ardından caz okumak için New York’a gitti.

New York’ta geçirdiği 17 yıl onu yalnızca başka bir gitariste değil, başka bir insana da dönüştürdü. The New School’da Reggie Workman’dan Jim Hall’a uzanan isimlerle çalıştı; 55 Bar’dan Birdland’e, Harlem’deki jam session’lardan küçük kulüplere kadar şehrin caz hayatının içinde yaşadı. Türkiye’ye döndüğünde ise yanında o yılların müzikal birikimini ve cazın yaşayan bir dil olduğuna dair güçlü bir fikri de getirdi.

Bugün o fikir, Turkish Standards’dan Caz Doğaçlama Sanatı’na ve kendi geliştirdiği Jazz-A-Minute’a kadar uzanıyor. Yavuz Akyazıcı’yla New York’un sertliğinden Teoman’la dostluğuna, geçim derdinden doğaçlamaya, Funda Akyazıcı’yla müzik üretmekten yapay zekâya kadar uzanan uzun bir sohbet yaptık. Ve galiba bütün konuşmanın özeti yine onun cümlesinde saklı: Caz bir dilse, mesele yalnızca doğru notaları çalmak değil; o dille söyleyecek bir şeyinin olması. 

■

Mine Gürevin: Yavuz, önce teşekkür ederek başlayayım. Senin hikâyene baktığımda karşıma sürekli yön değiştirmekten korkmayan biri çıkıyor. Önce İTÜ Uçak Mühendisliği, ardından Boğaziçi Üniversitesi Kimya Mühendisliği ve sonunda bütün bunları bırakıp müziğin peşinden New York ve The New School… Güvenli sayılabilecek bir hayatı bırakıp cazı seçtiğin o kırılma anını hatırlıyor musun? “Ben bunu yapacağım” dediğin an neydi?

Yavuz Akyazıcı: Önce eğitim zincirime Kuleli Askerî Lisesi’nden başlayayım çünkü pilot olmak istiyordum. İTÜ Uçak Müh. o pilotluk merakımla alakalı.

Sonrasında müzik yapmaya başlayınca ve Boğaziçi Üniversitesi’nde Müzik Kulübü’nü görünce kendi kendime “Ben burada olmalıyım.” dedim ve bir kere daha sınava girerek, BÜ Kimya Mühendisliği’ni kazandım. Sonrasında Teoman’la tanıştık ve yakın arkadaş olduk. Birlikte müziğe en yakın sosyoloji olur diye birlikte bir kere daha sınava girip, sosyolojiyi kazandık.

Caza geçiş anıma gelince, çok iyi hatırladığım bir anekdot bu. Şu anda St. Benoit müdür yardımcısı olan Serhat Yalamanoğlu, bana bir kaset verdi. Kaset John Coltrane’in “A Love Supreme” isimli caz albümüydü. Daha öncesinde Pink Floyd dinleyip, David Gilmour soloları ezberliyordum. O albümü dinleyince kafama gitar düştü sanki ve ben artık farklı bir kişiydim. Hem caz müziğinde olmasına hiç ihtimal vermeyeceğim çok yüksek bir enerji, hem anjelik sound’lu, bu dünyadan olmayan ayin gibi bir hipnotize müziği duymuştum sanki. Bundan çok kısa bir süre sonra yurt dışına gidip caz okumak hayatımdaki ana hedefim oldu. Çok enteresan bir şekilde bu hikâyeyi eşim Funda’ya defalarca anlatmıştım. Yıllar sonra Akbank Caz Festivali kapsamında “Liselerde Caz” serisinde St. Benoit’ya gittik ve bir de ne görelim, bana o kaseti veren Serhat Yalamanoğlu bizi karşılamasın mı? Bana hemen “Tanıdın mı Yavuz?” dedi. Ben de anında tanıdım ve sanırım Serhat’a cevap veremeden arkama dönüp “Fundaaaa…” diye bağırdım. Serhat da n’oluyo diye şaşırmıştır herhalde. Funda “Evet?” dedi ve ben ona “…sana hep bahsettiğim Serhat vardı ya…” dedim. O da “…inanmıyoruuum…” dedi. Bu arada Serhat bizi izlerken bişiler çıkarmaya çalışıyordu. Çok komik oldu o an ve sonrasında anlattık tabii.

Yavuz Akyazıcı ve Funda Akyazıcı

Mine Gürevin: The New School’da Reggie Workman, Jim Hall, Buster Williams, Vic Juris gibi isimlerle çalışma fırsatı buluyorsun. Bugün geriye baktığında, onlardan öğrendiğin ve hâlâ çalarken kulağının bir köşesinde duran tek bir şey seçmen gerekse ne olurdu?

Yavuz Akyazıcı: Burasını tam anlamıyla yazsam yüz veya yüz elli sayfalık bir kitap olur o yüzden kendimi tutmalıyım.

Önce Reggie Workman ile başlayalım. Okula girmek için bir sınav vardı tabii. Allah’tan öncesinde Ali Perret ile armoni çalışmışlığımız vardı. Ben, Sarp Maden, Taylan Cemgil, Tuluğ Tırpan, Cengiz Baysal vs. gibi bir takım caz meraklıları olarak, Timur Selçuk’un Çağdaş Müzik Merkezi’nde Ali Perret’ten Caz Armonisi kursu almıştık. Ama sınav günü gelince bir de ne göreyim. Sınav canlı çalınarak yapılıyor. 3 tane şarkı çalınıyor. Kontrbasta Reggie Workman var ve hiç gülümsemiyor! Reggie izlemek yerine birlikte çalarak müzikal sohbetle seçmek istemiş demek. Çok da mantıklı bu arada şimdi düşününce. Fakat o zaman 20’lerinin başlarında caz çalabildiğini sanan tıfıl bir çocuktum. Sahne tecrübem vardı Allah’tan. Baltalimanı’nda ben, Tuluğ Tırpan, rahmetli Ajlan Büyükburç, Taylan Cemgil’le 2 sezon boyunca sahne almıştık. Neyse, benim vaktim geldi, çağırıldım ve hayran olduğum ve beni caza başlatan John Coltrane’in basçısıyla beraber çalarak geleceğim belirlenecekti. Dizlerim şöyle bir titredi. Ne korktuysam artık bugün bile hatırlayamıyorum ne olduğunu. Hiçbir fikrim yok nasıl çaldığım hakkında. Ama sonrasında bütün öğrencilerin sınavlarını bitirmesini bekledim ve Reggie Workman’a sordum. O da bana “Yeah, you’re in.” dedi. “Thanks.” deyip koşarak uzaklaştım çünkü engel olamadığım bir duygusal boşalma oldu. Artık nasıl bir stres olduysam.

Sonrasında da Reggie Workman hep beni kolladı. Okul boyunca. En iyi ensemble’lara girmem için uğraştı hep. Tabii bu insanlar aslında çok direkt, sert yaşamış insanlar. Bir keresinde bana “I need a cheap chord player for a gig. Are you interested?” demişti. Ben de şaşkınlıktan ayağa kalkıp, “Gig?” diye sormuştum. Tek duyduğum oydu herhalde. Tek cümlede bana “Solo atmayacaksın ve az para kazanacaksın.” diyordu. Hâlbuki sonra öyle olmadı. Ama benim ne kadar istekli olduğumu görmek istiyordu. Ben şimdi aynı cümleyi genç kuşak bir müzisyene kursam, devamını getirmeyelim bile.

Eric Person Yavuz Akyazıcı Matt Wilson ve Joe Fonda

Evet, bu saydığınız üst düzey müzisyenlere ek olarak Charlie Persip (Dizzy Gillespie’nin davulcusu), Richie Beirach, Lee Konitz, Billy Harper, Phil Markowitz (Dave Liebman), Peter Bernstein ve Cary De Nigris (Chico Hamilton Band) gibi hocalarım da oldu. Bunlardan az sayıda olanı, öğretmenliği de hırs yapıp, metodoloji geliştirmiş ve iyi öğretmen olmuş. Fakat çok ünlü olan diğerlerine öğrenci olarak bir soru sorduğunuz zaman, filozofvari cevaplar veriyorlar. Problemi çözecek spesifik cevaplar vermiyorlar. 20’lerinde bir çocuk olarak ne anlayabilirseniz artık. Bu insanlarla daha çok bir arada olmak, birlikte çalmak ve auralarından transfer etmek gibi fayda sağlayabiliyorsunuz. Bu arada öğrenciler arasında Avishai Cohen de vardı, hem de komşumdu. Bu insanlarla birlikte gelişmek de enteresan bir tecrübe oluyor. Fakat en önemlisi, okul bittikten sonra birlikte çaldığım Joe Fonda, Matt Wilson ve Eric Person gibi üst düzey müzisyenler asıl sizi yukarı taşıyor. Yıllarca bunlarla aynı sahneyi paylaşmak asıl gelişmeyi sağlıyor.

Mine Gürevin: New York’ta 17 yıl geçirmek başka, 17 yıl boyunca New York’un caz ortamının içinde yaşamak başka bir şey. 55 Bar, Smalls, Birdland, Knitting Factory… O yılların Yavuz Akyazıcı’sı nasıl bir adamdı? Gündüzü, gecesi, parasızlığı, heyecanı, müzisyen arkadaşlıkları… Bir gününü bize anlatsan nasıl anlatırsın?

Yavuz Akyazıcı: Üniversite sırasında sadece rüya âleminde gezen, etrafında konuşulanları duyamayan, sadece hayal kuran birisinden hızlıca gerçekleri kavrayan birisine dönüşmek zorunda kalmıştım. Çok sertti her şey. Garsonluk, tezgahtarlık, tercümanlık, araba park etme gibi işler yaparak hayatta kalmaya çalışıyordum. Sonrasında mühendislik geçmişimin avantajıyla bilgisayar programcılığı yapmaya başladım. Mesela albümümde çalan Matt Wilson’a deri çanta satmıştım. New York deyince modern apartmanlar göz önüne gelebilir ama 1900’lerin başında yapılmış eski evler de çoktu. Müzisyen arkadaşlar hayatı çok kolaylaştırıyordu. Hâlâ görüştüklerim var içlerinde. Roma’da yaşayan Alberto Parmagianni, Nardis’te bir akşam birlikte sahne aldığım Tim Fitzgerald bunlardan bazıları. Bunların dışında yalnızlık çok hâkim tabii. Ama yaklaşık 11 ay Teoman New York’ta kaldı ve yaşadı. O zaman en az yalnız hissettiğim dönemdi.

Çaldığımız ünlü caz kulüplerinin sahnesi insana müzisyenlik olarak çok şey katıyor. Tabii hep buralarda çalmadık. First Street Cafe, Auggie’s, BMW (Beer, Music and Wine) Cafe gibi yerlerde de çalıyorduk. Meşhur bir bodrum caz kafesi olan St. Cornelia gibi yerlerde de. Bir keresinde akşamımızı kaybettik First Street Cafe’de. O kadar küçük ki, insan kim burada çalar bizden başka diye düşünmeden edemiyor. Sadece bu merak yüzünden gidip baktım ki Nicholas Payton çalmaya başlamış o akşam. O zaman “Nicholas Payton’a First Street Cafe gig’ini kaybediyorsak, New York gerçekten zorlaşıyor.” diye espri yapmıştık.

Yavuz Akyazıcı Band, Baku Jazz Festival, Eric Person saksofon, Yavuz Akyazıcı guitar, Joe Jonda bas, Selim Selçuk davul

Sonra bir ara Harlem’deki Lenox Lounge’a jam session’lara gitmeye başladım. Önceleri oradaki tek beyaz genç ben olduğum için garip bakıyorlardı, muhtemelen çalamaz diye düşünüyorlardı. Sonra bunları aştık. Benim Müslüman bir ülkeden geldiğimi öğrendiler. Bu bizim için önemli olmayabilir ama orada çok önemli. Çünkü onların gözünde ırkçı beyaz Amerikalı bir geçmiş yerine cool bir geçmiş oluyor. Gel zaman git zaman ben şımardım. Sonra “White Power…”, “Clan…” vs. gibi espriler yapmaya başlayınca bodyguard’lardan bir tanesi, “Bro, we love you but…” deyip, “Buradaki herkesi tanıyamıyoruz. Çok insanda silah var. Bunları yapma istersen.” diye uyardı. Tabii hemen kendime çeki düzen verdim. Ne düşünüyorduysam artık. Çok aptalca tabii.

Sonra yavaş yavaş orası sevdiğim, sevildiğim bir yer oldu. Bu tarz yerlerde çok şey öğrendim. 62. Cadde ve 1. Avenue’da Merchants diye bir yerde çalmaya başladım. En iyi ödeme aldığım yer orası olmuştu. Çok zengin bir kalabalığın geldiği Cigar Bar’da çalıyorduk. Ödeme iyi olduğu için çok iyi müzisyenleri arayabiliyordum.

Okulda bir gün Billy Harper bana “Bestelerin çok güzel, tebrik ederim.” dedi. Ensemble hocamdı ve Art Blakey’le yıllarca çalmıştı. Utandım ve merakla dinledim.

Sonra… “Fakat şurada 10 blok gezinsek bunları yazabilecek kaç kişi bulabiliriz sence?” dedi. Ben cevap vermeye yeltenemeden “…800? 1200?” dedi. Anladım ki sarkastik bir şekilde dalga geçiyor biraz. Ama aslında bir yandan da çok ciddi ve benim için dönüm noktası olacak bir şeye parmak basıyordu. Bana “Şarkılarında hiçbir Türk etkisi veya geçmişinle alakalı hiçbir şey duyamıyorum.” dedi. Bu dakikadan sonra yazmış olduğum şarkıların hepsini çöpe attım resmen. Sonra yazma şeklimi tamamen değiştirdim. Çok kısa süre içerisinde benimle çalan müzisyenlerin kalitesi çok arttı. Bunu Billy Harper’a borçluyum.

Joe Fonda bas Selim Selçuk davul Yavuz Akyazıcı gitar

Mine Gürevin: New York caz dünyasını biraz romantikleştirmeye de meyilliyiz. Oysa rekabeti, yalnızlığı, geçim derdi ve sürekli iyi olmak zorunda hissettiren tarafı da var. Sen o dünyanın içinde yaşarken cazın hiç romantik olmayan yüzüyle karşılaştın mı? “Ben ne yapıyorum burada?” dediğin oldu mu?

Yavuz Akyazıcı: Bu sorunun cevabı çok kısa. Hayır, olmadı. O kadar hızlıydı ki her şey. Bir anda 17 sene geçti.

Mine Gürevin: Sahnede seni Patricia Barber ile iki kez izlemiş bir müziksever olarak, çok beğendiğimi ifade etmek isterim. Barber’ın yanı sıra Billy Harper, Matt Wilson, Eric Person gibi çok farklı müzisyenlerle yolların kesişiyor. Büyük müzisyenlerle çalınca insanın müzik hakkındaki fikri değişiyor mu? Sahne üzerinde seni en çok şaşırtan müzisyen kimdi ve neden?

Yavuz Akyazıcı: En çok şaşırtanlardan bir tanesi Patricia Barber oldu aslında. Bana ilk sahne öncesi “Bensiz grupla trio çalabileceğin bir şarkı düşün.” dedi. Ben de kendi konserinde niye sahneyi terk etsin ki diye düşünürken, sahiden de sahneden indi ve onun grubuyla “You Don’t Know What Love Is” isimli ballad’ı çaldık. Buna çok şaşırmıştım.

Bunun dışında çok tecrübeli cazcılarla çalınca ilk olarak aklımdan “Vaayy, demek o albümlerdeki sound böyle çıkıyor.” düşüncesi geçmişti. Her çaldığımı 2-3 katı daha güzel yapıyordu herkes. Sonra buna alışınca, şaşkınlıktan çalamamaktan, müzikal sohbete dâhil olmaya geçiveriyor insan. İşte oralarda birkaç seviye birden atlanıyor. Fakat bunu yıllarca yapınca alışkanlık yapıyor. Türkiye’ye döndükten sonra bu konu yüzünden çok mutsuz olup iki sene müziği bırakmıştım. Sonra nazara daha doğru insanlarla tanıştım ve müzikteki pulse hissini farklı algılayan müzisyenlerle de çalmak OK, sadece farklı düşünmek lazım tarafını keşfedip tekrardan geriye döndüm.

Mine Gürevin: Sonra Türkiye’ye dönüyorsun. Onca yıl New York’ta yaşadıktan sonra eve dönmek nasıl bir duyguydu? Dönen kişi, yıllar önce Türkiye’den çıkan Yavuz muydu; yoksa müzikal olarak da başka bir adama mı dönüşmüştün?

Yavuz Akyazıcı: Tam bir kültür şoku. Bir de gittiğim yıllar 20-40 arası. Dönen kişi tabii ki yıllar önce çıkan Yavuz değildi. Müzikal olarak zaten bambaşka birisine dönüşmüştüm. Amerika’da pop müzik ve rock müzik bile Avrupa’dan çok farklı. Bunu tarif etmesi zor, o yüzden denemeyeceğim. Ama çok farklı geri döndüğümü söyleyebilirim.

Mine Gürevin: Yıllardır hem New York’ta hem Türkiye’de profesyonel müzisyen olarak yaşadın. Caz zaten hiçbir zaman kolay para kazanılan bir alan değildi; bugün buna streaming gelirleri, artan prodüksiyon ve konser maliyetleri, mekânların koşulları da eklendi. Genç bir caz müzisyeninin yalnızca müziğini yaparak hayatını sürdürebilmesi sence hâlâ mümkün mü? Sen kendi hayatında müzik yapmakla ekonomik olarak ayakta kalmak arasındaki dengeyi nasıl kurdun?

Yavuz Akyazıcı: Sadece çalarak ayakta kalmak mümkün değil tabii. Bir sürü şeyi bir arada yapmak gerekiyor. Ben aynı zamanda ders veriyorum mesela. Ama o da yeterli olmuyor. Babamdan kalan bir evim var ve o sayede çok büyük bir avantajım var. Bazı caz müzisyenleri devlet kurumlarında (TRT Caz Orkestrası), diğerleri reklam ve film müziği yaparak ayakta kalıyorlar. Ama caz tarihini öğrenince görüyorum ki herkes için öyleymiş. Chet Baker dâhil.

Mine Gürevin: “Turkish Standards” bence senin hikâyendeki en güzel fikirlerden biri. Gershwin, Cole Porter gibi dönemin popüler şarkıları zamanla caz standardına dönüşebiliyorsa, neden Teoman, Duman, Şebnem Ferah, Mor ve Ötesi ya da Göksel olmasın diyorsun. Bu fikir ilk kez kafanda nasıl belirdi?

Yavuz Akyazıcı: Bunu caz standartlarının nasıl yapıldığını ve zamanının pop müziği olduğunu öğrenince düşündüm. Henüz New York’taydım. Türkiye’ye dönünce 2008 yılında müziği bıraktım. 2010 yılında bu projeyle geri döndüm. Tabii burada Teoman’dan çok yardım aldım. Ne popüler bilmiyordum. Olaylar ben yokken cereyan etmişti. 90’larda burada yoktum mesela. Teoman bana tek tek, hangi şarkı popüler gösterdi. Bunlardan caza uyarlayabildiklerimi albüm yaptım. Aslında önce albüm fikri yoktu. Birkaç konser sonrası seyirciler sormaya başlayınca tamam, kayıt yapalım dedik.

Mine Gürevin: Burada ince bir çizgi var: Bir pop şarkısını “cazlaştırmak” başka, onu caz müzisyenlerinin üzerinde özgürce dolaşabileceği bir standarda dönüştürmek başka. Sen bir şarkıyı eline aldığında neyi koruyor, neyi hiç acımadan söküp atıyorsun? Bir şarkının cazın diline uygun olup olmadığını nasıl anlıyorsun?

Yavuz Akyazıcı: Ben şarkının sözlerini ve melodisini ve varsa “hook” denilecek müzikal bölümlerini saklamaya çalışıyorum. Bunun dışında her şeyi The Real Book’ta yer alacak bir caz standardı kafasında yeniden yazıyorum. Sözler ve melodi aynı kalınca (bazı şarkıcılar melodiyle de çok oynadılar), şarkı tanınır oluyor. Bir şarkının caz diline uygun olup olmadığını denemeden anlayamıyorum. Kolları sıvayıp yeniden düzenleyince kendini belli ediyor hemen.

Mine Gürevin: NPR’ın Turkish Standards’la ilgilenmesinden sonra projen Türkiye dışında da duyuldu. Ama benim daha çok merak ettiğim dinleyici tarafı: Normalde caz konserine gelmeyecek biri Teoman’dan ya da Duman’dan bildiği melodiyi duyup bir anda doğaçlamanın içine giriyor. Hiç sahneden bakıp “İşte yapmak istediğim tam olarak buydu” dediğin bir an yaşadın mı?

Yavuz Akyazıcı: Bu çok oldu. Bir keresinde Nardis’te ara almıştık. İki tane 19 yaşında çocuk Samsun’dan otobüsle gelmişler bizi dinlemek için. Paraları olmadığı için konser sonrası gece otobüsüyle de geri gideceklerdi. Bana önce benim albümlerimi dinlemeye başladıklarını, sonra Ella Fitzgerald, Sarah Vaughan ve Mel Tormé dinlediklerini anlattılar. Çok mutlu olmuştum. Bir de hiç beklemediğim başka bir şey daha oldu. Müzik sert geldiği için dinleyemedikleri rock gruplarının şarkılarını bizimle tanıyıp, “…meğer ne güzel sözleri varmış.” diyenler oldu. Bu beklemediğimiz bir şeydi.

Mine Gürevin: Senin gitarında beni ilgilendiren şeylerden biri virtüözlüğün kendisini sergilemekten çok grubun içinde konuşan bir gitar duymam. Jim Hall gibi gitaristler düşünüldüğünde de bazen çalmamak, çalmak kadar önemli. Senin için iyi bir caz gitaristi ne zaman susacağını bilen gitarist midir?

Yavuz Akyazıcı: Jim Hall “Miles Davis is the best instrumentalist who can play silence really well.” demiştir. Yani müzikte sus çalmak diye bir terim var. Bu sus’un uzunluğu ve nerede geldiği olayı çok güzelleştirebiliyor.

Benim gitar olarak beğendiğim tabii ki çok insan var. Ama müzikal hayatım boyunca öğrencilerimin ihtiyaçları dışında transkripsiyon yaptığım zaman hep nefesli sololarını öğrenmeyi tercih ettim. Bunun gitara adaptasyonu nefesli cümle tekniği, legato kullanımı gibi konularda sizi daha ustalaştırıyor. Çünkü nefesli çalanlar nefesi bitince susup nefes almak zorunda. Mesela karşınızda hiç susmadan sürekli bağlaçlarla cümle üzerine cümle kuran insanların bırakın ne dediğini anlamayı, dinlemek bile istemezsiniz. Bahsederken çok geveze, dinleyemiyorum dersiniz. Kelimelerinin karşıtı olayları hayal edemeden konu değişir. Bu çok rahatsız edici. Cazda nefesli sound’u dominant bir sound’dur zaten. O yüzden nefeslileri kendime örnek aldım hep.

Yavuz Akyazıcı Funda Akyazıcı Enver Muhamedi bas Riccardo Marenghi davul

Mine Gürevin: Bir de besteci Yavuz var. “Neruda”, “Mr. EP”, “Goin’ Home”, baban için yazdığın “I Know You Can Hear Me” gibi parçaların arkasında gerçek insanlar ve yaşanmışlıklar var. Sen beste yaparken önce bir duygu ya da hikâye mi geliyor, yoksa gitarın başında bulduğun birkaç nota sonradan mı kendi hikâyesini yaratıyor?

Yavuz Akyazıcı: Pink Floyd albümleriyle büyümüş birisiyim. Her bir albüm kronolojik hikâyeler dizisi orada. Bunu örnek almışım sanırım. Beste yaparken önce kesmeden yazmam gerekiyor. Ondan sonra istemediğim renkleri eliyorum veya değiştiriyorum. Söz yazdığım zaman çok daha fazla zorlanıyorum. Sözle duygu aktarmak, enstrümantal olarak duygu aktarmaktan çok daha zor. Hangi tür olursa olsun, bestecileri pek kıskanmıyorum. Şu şarkıyı ben yazsaydım gibi bir hisse kapılmıyorum. Şairleri çok daha fazla kıskanıyorum. Söz yazmaya sonradan başladım. Tamamıyla beğendiğim sözler var ama aceleye gelmiş olduğunu hissettiklerim de var. Bence söz aceleye gelmemeli hiçbir zaman. Ama cazda 15 saniyelik müziği yazmak için 15 saniye kullanınca (buna doğaçlama diyoruz), çok uzun sürede yazmak alışkanlıklara ve caz müzisyeninin doğasına biraz ters düşüyor.

Mine Gürevin: Yıllarca sahnede doğaçlama yapan biri olarak bugün “özgürlük” kelimesine nasıl bakıyorsun? Cazda özgürlük gerçekten istediğini çalmak mı, yoksa yıllarca çalışıp öğrendiğin bütün kuralları gerektiği anda unutabilecek kadar içselleştirmek mi?

Yavuz Akyazıcı: Sonny Rollins’e bir röportajda “Caz kariyerine başlarken en çok yapmak istediğin şey neydi?” diye soruyorlar. Sonra o da “İstediğimi, istediğim zaman, istediğim şekilde çalabilmek.” diye cevap veriyor. Bu röportaj profesyonel müzisyenliği bıraktıktan sonra sorulduğu için, arkasından “Peki yapabildiniz mi?” diye de soruyorlar. O da “Bazen… ama olduğu zaman çok güzeldi.” diyor. İşte tam özgürlük bence de bu. Ben kariyerimi henüz bitirmedim. Ama bana aynı sorulsa ben de “…bazen.” derdim.

Yavuz Akyazıcı gitar Baran Say bas Evrim Özşuca vokal Derin Bayhan davul Yahya Dai saksofon

Bu arada kuralları eforsuz uygulayabilecek kadar içselleştirmeden özgürlük gelemiyor. Alternatif olarak tamamen kuralsız deneysel çalmayı deneyenler de var. Ama o zaman karşılıklı anlaşabileceğiniz bir dil olmaktan çok rastgele sesler oluyor. İki insanın birbiriyle garip sesler çıkararak anlaşmaya çalıştığını düşünün. Belki tonlama farkıyla anlaşılabilir ama bu çok daha kısıtlayıcı bence.

Mine Gürevin: Sonra deneyimini kitaba dönüştürüp, benimde kütüphanemde yer alan Caz Doğaçlama Sanatı’nı yazıyorsun. Burada küçük bir paradoks yok mu? Doğası gereği anlık, kişisel ve biraz da ele avuca sığmaz bir şeyi kitapta sistemleştirmeye çalışıyorsun. Doğaçlama gerçekten öğretilebilir mi; yoksa öğretilebilecek şey yalnızca insanın kendi dilini bulacağı yolu göstermek mi?

Yavuz Akyazıcı: Doğaçlamayı kitaba dönüştürmek imkânsız. Canlı bir şey doğaçlama ve kitap canlı değil. Ama kitabın kendisi doğaçlama değil. Kitap doğaçlamayı öğretiyor. Caz da bir dil. Konuşurken nasıl doğaçlıyorsak, caz dilini öğrenince de o dilde doğaçlıyoruz.

Kelimelerin hepsini icat etmiyoruz konuşurken, bir sürü kalıpla konuşuyoruz. Ama yine de doğaçlıyoruz. Çok edebî eser okuyunca şiirsel olabiliyoruz. Caz da böyle. Eskileri analiz ediyoruz. Sonra dili öğrenip hâkim oluyoruz. Sonra öğrendiğimiz kuralların hepsini yıkarak, kural dışı ve devrik cümlelerle şiirsel doğaçlayabiliyoruz. Ama caz tarihini bilmek şart. Yani İngiliz Dili ve Edebiyatı’nı öğrenirken Shakespeare’i bilmemek mümkün mü? Cazda da yaklaşık 100 küsur ismi bilmek, Harlem Rönesansı nedir öğrenmek şart.

Mine Gürevin: Ardından “Jazz-A-Minute” geliyor ve işi daha da ileri götürüyorsun: caz eğitimini iOS ve Android’de çalışan dijital bir sisteme dönüştürüyorsun. Üstelik işin tasarım ve programlama tarafında da varsın. Mühendisliği yıllar önce bırakmış Yavuz’un analitik tarafı burada geri mi döndü? Bir caz müzisyeni nasıl oldu da oturup kendi eğitim yazılımını geliştirmeye başladı?

Yavuz Akyazıcı: Şöyle oldu. Yazdığım kitabın bütün kopyaları satıldı. Sonrasında ikinci baskı yapılmadı. Kitabın belli bir kitlesi vardı, kitap oraya ulaştı dendi bana. O zaman alternatiflerime baktım. Bir gün karar verdim ve tek başıma, daha yapay zekâ desteği pek mümkün değilken günde 14 saat, aylarca çalışıp, server-side tarafını Python ile, database tarafını MySQL ile, client-side (iOS-Android) tarafını JavaScript (React Native) ile yazdım. 3 ayrı dil kullandım. Ama geçmişte PHP, C#, C gibi dilleri kullanmış olduğum için yeni bir dil zor olmadı. Kullandığım FastAPI, React Native, Expo gibi framework’leri (program altyapıları) öğrenmek daha çok zaman aldı.

Uygulama bitince çok sevindim. Ama uygulamanın içi boştu. Her bir ders için dijital afiş tasarımı, müzik notasyonu, dersleri öğrencinin anlayacağı şekilde bir içeriğe dönüştürmek, bunların video prodüksiyonu vs. derken çok zorlandım. Tek başıma yaptım bunları. Programlama iş yükünün yarısından azıymış meğerse. Bir de Türkçe ve İngilizce tabii. Dijital afişler, text, videolar vs. hep iki dilde. Delirmiş olmalıyım diye düşünüyorum 🙂 Bir de üzerine notaları C, Bb, Eb ve Fa anahtarı gibi farklı enstrüman çalanlar için 3-4 ayrı şekilde yayınlıyorum. Gerçekten delirmiş olmalıyım :))) Ama hâlâ sürekli yeni içerik ekliyorum. Çok yakında kişisel bir caz konservatuarı olmaya aday olacak. Şu aşamada bile 600 kişi kullanıyor. %90’ı Türkiye dışından.

Mine Gürevin: “Jazz-A-Minute’da dikkatimi çeken şeylerden biri cazı yalnızca gam-akor ilişkisine indirgememen. Bugün internette binlerce “şu akorun üzerine şu gamı çal” videosu var ama bütün bunları bilen biri hâlâ hiçbir şey söylemeden solo çalabiliyor. Bir öğrencinin doğru notaları çalmasıyla gerçekten caz konuşmaya başlaması arasındaki eşik nerede?

Yavuz Akyazıcı: Bu kolay olduğu için ve öğrenciye kolay satılabildiği için çok kullanılıyor. Ama aslında hiçbir faydası yok bunun. Sonuçta vermek istediğiniz efekt akor notaları ve yaklaşım notalarından geçiyor. Yani modal bir şarkı yazmıyorsanız (örnek “So What”) bir mode’un sound’unu hissettiremeden akor değişiyor ve şarkı başka bir yere atlıyor. Dolayısıyla modal alternatifleri akor notalarıyla olan ilişkisiyle beraber çalışmak gerekiyor. Cümle kurgularını öyle anlamak gerekiyor. Diğer bir taraftan mode’ları düz çalarak çok sığ bir etkileşim olabilir. Asıl ritim düşünüp, düşündüğünüz ritimlerin üzerine nota koyarak çok daha derinlikli doğaçlama yapmak mümkün. Zamanla oynamak (ritardando-catch-up, double time, half time vs.), ritmik gruplamalar ve benzeri birçok konuya hâkim olup her bir rengi duygulara göre aktarabilmenin özgürlüğü varken, minör 7 üzerine Dorian çalın demek çok sığ kalıyor.

Mine Gürevin: Tam da teknolojiden söz etmişken; artık yapay zekânın, algoritmaların ve birkaç saniyede tüketilen müziğin çağındayız. İnsanlar ne dinleyeceklerine bile çoğu zaman kendileri karar vermiyor; platformların algoritmaları önlerine getiriyor. Üstelik yapay zekâ beste yapabiliyor, düzenleme yapabiliyor, hatta “caz” üretebiliyor. Doğaçlamanın özü ise iki insanın o anda birbirini dinlemesi ve birbirine cevap vermesi. Sence yapay zekâ çağında cazın insana ait olan, algoritmanın taklit edemeyeceği bir tarafı kalacak mı? Yoksa caz da bu dönüşümden düşündüğümüzden çok daha sert mi etkilenecek?

Yavuz Akyazıcı: Şu anki yapay zekâ gerçekten bilinçli değil. Yapay zekâ tam doğru bir çeviri de değil. Tam doğru çeviri yapay bilinç olmalıdır. Konsepti o aktarıyor çünkü. Yoktan bir şey yaratabilmek gerekir onun için. Jimi Hendrix kendisinden önce hiçbir örneği olmayan bir gitar sound’u çıkardı. Bill Frisell de öyle. Yapay zekâ bugüne kadar yapılmışların en çok beğen tuşuna basılanlarının ortalamasını alıyor. Nasıl programlandığını biliyorum çünkü. Zaten ortada büyük ama çok büyük bir telif hırsızlığı var ve o ayrı bir konu. Ama yapay bir bilinç yok. Karşımızda bir zekâ da yok.

1-0 seçeneklerini sürekli doğru seçebilen makineler var. Bir gün yoktan var edebilen versiyonları çıkar mı? Bu programlamayla değil. Farklı olmalı tasarımı ve programlaması. Uzun süre ağzına kadar dolu şarap bardağı fotosu üretemiyordu yapay zekâ. Birisi taşana kadar doldurup fotosunu gösterdiyse belki şimdi gösterebiliyordur. Ama bu mantık olarak ne demek istediğimi iyi açıklıyor sanırım.

Bu engel aşılıp, yapay zekâ + robot ve gelişmiş deri vs. hepsi yapılınca ne olur? Gerçekten hissetmeyen, hormon salgılamayan, insandan ayırt edilemez robotlar sahnede daha iyi caz çalabilir mi? İnan hayal edemiyorum. Ama şu anki şekliyle imkânsız. Yapay zekânın yapay bilince dönüşmesi lazım. Alzheimer olan bir insanın vücudu sağ kalsa da hafızalarını kaybedince ruhu ölmüş oluyor. Bilinç de böyle bir şey bence.

Mine Gürevin: Funda Akyazıcı’yla ilişkiniz aynı zamanda yaratıcı bir ortaklığa dönüşmüş durumda; birlikte yazıyor, kaydediyor ve sahneye çıkıyorsunuz. Hayatını paylaştığın insanla müzik üretmenin nasıl bir tarafı var? Birbirinize “Bu olmamış” diyebiliyor musunuz mesela; yoksa müzik eve de taşınıp hiç bitmeyen bir tartışmaya mı dönüşüyor?

Yavuz Akyazıcı: Funda’yla çok uyumluyuz. Evde Funda’nın olması harika bir şey. Sevgi, aşk ve ortaklıktan bağımsız olarak da öyle. Bir şarkıyı bitirince “Fundaaaa, hayatım gelir misin?” diye çağırıp, yazdığım bir sözü anında çok güzel notalarla duyabilmek ne kadar harika bir lüks anlatamam. Funda eskiden bana saygıdan dolayı çok az “…bu olmamış…” diyebiliyordu. Artık benim doğaçlama geçmişimdeki aceleciliği öğrendi ve çok rahat diyor ve istediği kadar oyalanabiliyor. Fakat hâlâ şarkı söylerken tek take veya iki take alarak söylemek zorunda hissediyor. Yoksa ben artık şikâyet etmesem de sonra dönüp ilk veya ikinciyi seçeceğimizi biliyor. Hayatımda tanıdığım en nazik insan Funda 🙂 Ben eski bir New York’lu olarak çok daha sert birisi gibi hissediyorum çoğu zaman. Farkına varır varmaz değiştiriyorum ama bu fark var aramızda.

Mine Gürevin: Şimdi bir de yeni single var. Bunca yılın, New York’un, Turkish Standards’ın, kendi bestelerinin ve eğitimciliğin ardından bugün stüdyoya giren Yavuz Akyazıcı neyin peşinde? Bu yeni parçayı 30 yaşındaki Yavuz dinleseydi ne düşünürdü; “İşte olmak istediğim müzisyen bu” mu derdi, yoksa şaşırır mıydı?

Yavuz Akyazıcı: Aslında artık caz şarkı kaydetmek benim için tamamen, canlı çalma fırsatı için bir reklam ve benim müziğimi takip edenlere iyi vakit geçirmeleri için renkli birkaç dakika demek. Asıl olay canlı çalmak benim için artık. Zaten canlı çalınan kayıtları da daha çok önemsiyor ve beğeniyorum. Bunu ilk 2 CD’lik albüm olan Live at Pannonica’yla yapmıştık. Sanırım 2015 yılındaydı. Turgut Alp Bekoğlu, Volkan Hürsever ve ben live trio olarak kaydetmiştik.

Mine Gürevin: Son soruyu biraz açık bırakmak istiyorum. New York’a giden genç Yavuz’a bugünkü hâlinle bir masada rastlasan ve önünüzde yalnızca beş dakikanız olsa ona ne söylerdin? Bir de o genç adam bugünkü Yavuz’a tek bir soru sorabilse, sence ne sorardı?

Yavuz Akyazıcı: Ben genç Yavuz’a her şey boş, daha çok gitar çalış derdim.

Genç Yavuz bana “Ne zaman, hangi ara çalmayı becerdik?” diyebilirdi diye düşünüyorum. Çok fazla bir boğuşma içindeydim başlangıçta.

■

Dark Blue Notes’ta röportajlar
Mine Gürevin’in diğer yazıları

Yavuz Akyazıcı resmi web sitesi

Mine Gürevin
Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.
Share.

Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

Exit mobile version