Waltz for Debby’i hâlâ çalamıyorum.
Üç yıl önce Bill Evans’ın Waltz for Debby parçasını piyanoda bir türlü çalamadığımı yazmıştım. Yıllarca klasik piyano eğitimi aldıktan sonra caz piyanosuyla yeni bir alfabe, yeni bir dil öğrenir gibi piyanonun başına oturduğumda kulağıma her nota yanlış çalınıyordu. Önüme konulan bir işi bitirmeden rahatlayamayan biri olmama rağmen iki sayfalık Waltz for Debby’i çalmaktan çok kolay vazgeçmiştim. Ben piyano çalmayı değil dinlemeyi seviyorum, demiştim kendime. Dans etmeye başlamıştım. Caz müziğe dans ederken doğru tuşlara doğru yerde basma derdi ortadan kalkmıştı. Dans ederken başka hiçbir şeyi düşünmemeyi öğrendim. Ama tüm bunları yaparken dans ederken bastığım taşları piyano tuşları gibi hayal etmek hiç aklıma gelmedi.
Evdeki piyanoyu en son ne zaman açmıştım hatırlamıyorum. Waltz for Debby yazımı yazdıktan sonra, yazımın ruhuna uyması için midir nedir; Waltz for Debby’i çalmamaya, daha doğrusu çalmaya çalışmamaya devam ettim. Bir yıllığına Erasmus yapmaya gittim, oradayken de piyanomu özlemedim. Paris’ten dönünce İstanbul’da geçirdiğim bir yılda yine piyanoma sanırım hiç değmedim. Müzik dinlemeye devam ettim, her hafta dans partilerine gittim. Paris’te en çok özlediğim şeyleri İstanbul’da sevdiklerimle bir araya getirdim. Ama İstanbul’da sadece bana ait olan o piyanonun değerini yeniden Paris’e dönünceye dek bilemedim.
Erasmus yılımdan beri Paris’te kaç tane jam session’a gitmişimdir bilmiyorum. İnsanları en doğal ve kırılgan ama bir yandan da ışıltılı halleriyle sahnede görmeyi, o çekingen insanların içinden çıkan süperstarları izlemeyi seviyorum. Ben bunu piyano çalarken hiç hissetmedim. O yüzden jam session’ları izlerken keşke ben de çıkıp burada piyano çalabilseydim demedim. Piyanoda doğaçlama yapma alışkanlığım olsaydı, küçükken önüme koyulan notaları doğru çalmak yerine kendi melodilerimi bulmayı öğrenseydim, o zaman o jam session senin bu jam session benim gezerdim belki. Ama ne kadar Waltz for Debby’i çalamadığımı düşünüyorsam bunu da o kadar bilemeyeceğime inanıyorum. Bu yüzden Erasmus senemden farklı olarak neden bu sene yıllar sonra piyanomu özlediğimi merak ediyorum.
Sanırım her şey Napoli’ye gitmemle başladı. Anna Maria Ortese’nin arşivlerini araştırmaya gidecektim, ama araştırma fikrinin sınırları vardı. Sonsuz görünen arşiv kütüphanesi ve rafların arasındaki tozlu kutulardan sadece dört tanesini seçmeye hakkım vardı. O dört koca kutunun içindeyse okuyamayacağım kadar çok yazı, eskiz, not, karalama, artık nasıl adlandırmak istersek… Hepsinden vardı. Yayınevleriyle birbirlerine yazdıkları mektuplar, açmaya vaktimin yetmediği şiir dosyası… Orada elime aldığım sayfaları yazıya dökmeye çalışırken, elimdeki her şeyi bilgisayara geçirmenin, Anna Maria Ortese’nin yazdığı sayfaları onun yazdığı gibi yeniden belgelemenin hiçbir anlamı olmadığını fark ettim. Önemli olan onun kelimelerinden yola çıkarak benim neler yazdığım veya yazamadığım, okuduğum halde anlayamadığım kelimeler, doldurduğum ve dolduramadığım tüm boşluklardı.
O boşlukların tadını çıkarmayı öğrenince yeniden piyanonun başına oturdum.
Napoli’de kaldığım Airbnb’nin salonunda bir açık mutfak, iki tane büyük pencere, o iki büyük pencerenin ortasında da eski, akordu bozuk, kahverengi bir piyano vardı. İki tarafında mum koyma yeri olan antika piyanolar olur ya, işte onlara benziyordu. Ama şimdi hayal ederken mi o süsleri piyanonun üzerine ekledim bilmiyorum. Bana evi gezdiren kadın piyanoyu çalmak istersem çalabileceğimi ama akordunun çok bozuk olduğunu söyledi. Ona gülümserken içimden “Ben zaten piyano çalmıyorum artık,” diyordum. Ama kendi başıma yaptığım bir arşiv gezisinin Anna Maria Ortese etkisiyle beni dönüştürmesini çok istemiş olacağım ki aynı akşam çalmam dediğim piyanonun başına oturup aklıma gelen caz melodilerini bulmaya koyuldum.
O akşam evde kimse yokken akordu bozuk piyanoda tabii ki Waltz for Debby’i çalamadım. Ama çalmak istedim, istememe de çok şaşırdım sonra.
■
Napoli’nin üstünden neredeyse üç ay geçtikten sonra İstanbul’a döndüm. Döner dönmez eski notalarımın olduğu dosyayı yere serip halının üstüne oturdum. Her sayfa başka bir yere gitmişti. En son o dosyayı ne zaman düzenlemiştim hatırlamıyorum. Klasörün içi bu kadar zaman boyunca açıp bir kere bile dinlemediğim ne kadar çok parça varsa hepsiyle doluydu: Neredeyse tüm Yann Tiersen besteleri, birkaç Bach, Mozart etütleri, bir zamanlar çalmaktan gurur duyduğum ve çalmayı başardığım günden sonra bir daha çalmadığım, adını unuttuğum Rachmaninoff parçası… Chopin ve Felix Mendelssohn’ları şimdi dinlemesem de o zamanlar çalmayı severdim. Bir tek Felix’in kardeşi Fanny’nin parçalarını hâlâ dinlerim, keşke klasik müzik dönemimde Fanny’nin piyano sonatlarını çalsaydım. Piyano derslerimde hiçbir kadın bestecinin notalarının önüme koyulduğunu hatırlamadığım için bu gerçekçi bir hayal değil tabii.
Hedefim caza dönmek olduğundan, bu yaz tüm bunların arasında gözüme takılan sadece üç beste vardı: I Got Rhythm, Take Five ve Waltz for Debby. Take Five’ı ana melodisini çalıp bıraktım. I Got Rhythm’a artık dans edebildiğim için onu çalmaya gerek duymadım. İkisinin de gelmesiyle gitmesi bir oldu. Böylece Waltz for Debby’yle baş başa kaldık.
Normalde evde boş zamanım çok az olur. Boş zaman dediğim şeyle ne yapacağımı bilemem, daha doğrusu biliyordum da unuttum. Boşlukları başka işlerle, her zaman daha fazla iş yapmaya çalışmakla doldurmaktan unuttum. Aynısını yıllarca piyanonun başında da yaptım. Bir parçayı çalabilince ötekine geçtim, sonraki hafta listeye yeni bir parça eklendi, daha zor bir parça aldım, onu çalabilince sıradakine geçtim. Sonrakine geçtikçe öncekini umursamadığım notalarla dolu bir klasörle baş başa kaldım. Piyano çalmak görev tamamlamak üzerine kurulu bir sistem olmamalı.
Bu yüzden piyano çalmayı sevebileceğimi çalamadığım tek parçanın önüne oturunca anladım.
Waltz for Debby’i hâlâ çalamıyorum.
Bu yaz boyunca bazen on dakika, bazen bir saat piyanonun önünde oturdum. Oturmayıp dans edesim geldiği zamanlarda Waltz for Debby’nin farklı kayıtlarını dinledim: New Jazz Conceptions, Live at the Village Vanguard, Know What I Mean? versiyonları. Canlı kayıtları dinlerken arkadan gelen hışırtıyı, çatal bıçak ve sandalye gıcırtılarını duymak; kayıtlarla gerçekten yaşanan o an arasındaki mesafeyi kısalttı ve piyanomla yeniden aynı masaya oturduk. O kayıtları dinledikten sonra piyanomla arkadaş olduk, o canlı kayıtlardaki sofraları paylaştık ama ben yine Waltz for Debby’i çalamadım. Daha doğrusu çaldım, hatta eskiden kulağıma yanlış duyulan notalar bu defa yanlış gelmedi. Kağıtta yazandan farklı bir notaya basarsam da yanlış olmuyordu o nota. Cazın nasıl duyulması gerektiğini, ya da en azından benim kulağıma caz diye gelen melodilerin neye benzediğini artık daha iyi biliyordum. Ama yine de Waltz for Debby’i sonuna kadar çalmak istemiyordum.
İstanbul’a ilk gittiğimde içgüdüsel olarak kendime hemen yine bir görev belirlemeye, İstanbul’dan dönene kadar bu defa Waltz for Debby’i bitireceğime kendime söz vermeye çalıştım. Sonra o sözü tutmadım.
Bir parçayı çalmaya çalışmanın verdiği keyif Rachmaninoff çalmaya çalışırken koşudan dönmüş gibi ağrıyan parmak kaslarımın verdiği huzursuzluğa hiç benzemiyor, en azından benim piyano çalmayı sevebilmem için benzememesi gerekiyor. Bazı hikâyeler tamamlanmadan güzel. Yaşadığımız sonuç odaklı dünyada bitirilmemiş, yarım bırakılmış cümlelerin güzelliğini fark etmeyi, şiir denen şeyin böyle yazıldığını unutuyoruz. Waltz for Debby’nin benim parmaklarımdan çıkan hikâyesi hiç tamamlanmayacak. Paris’te yine piyano çalamıyorum, piyanom ve basmak istediğim tuşlar yine uzaktalar ve yine bazı parçalarım yarım. Ama yapbozun parçalarını birleştirmeye çalışmaktansa parçaları süslemekten keyif almaya başladım. O ışıltılı tuşların arasında istediğim zaman gezebileceğimi, hayatım boyunca Waltz for Debby’i çalmaya çalışabileceğimi bilmek beni mutlu ediyor.
Bu yüzden yakında İstanbul’a döndüğümde veya akordu bozuk bir piyano bulduğumda onun karşısında oturacağım ve Waltz for Debby’i yine çalamayacağım.
■
