Hey sizler, haykırışlarımızı duyuyor musunuz? Sizlere karanlık bir kuyunun dibinden sesleniyoruz. Biz bahtsız iki kesik başız. Zalim Prenses Turandot’un kurbanı. Bilmeceleri cevaplayamayanların atıldığı yerdeyiz.

Ah! O bilmeceler. Ona inanmamalıydık. Önündeki taşları öylesine attığında kucağına, kaderimizde ortalığa saçılmıştı. Bize kalan son bir nefeslik zamandı.

Kör kâhinin bize anlattığı hikayeyi, son kez gözlerimizi kırpmadan önce sizlere anlatmalıyız. Gökyüzünün toprağı doyurduğu yağmurlu ve aysız bir geceydi. Tüm gün at üstünde bitkin düşmüştük. Sonunda taşları eskimiş bir han gördük. Atlarımızı ağaçlara bağladık. İçeri girdik. Kokuşmuş handa köşelerdeki şamdanlar olmasa birbirimizi zor görecektik. Tüm yüzlere karanlık çökmüştü. İşte böyle bir gecede rastladık Prense.

Siyah pelerinin altında gözleri zaferin ışıltısı gibi parlıyordu. Tutkuluydu belli. Yan masasına oturduk. İçerideki fısıltılar kulağımızı tırmalıyordu. Buraya çöreklenen tiplere benzemiyordu. Sessiz biriydi. Dukeng şarabı bitince kadehi masaya iki kez vurup hancıyı çağırıyordu. Kafasını her kaldırdığında ortalık suspus.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, arkalardan peçesini yerlerde sürükleyen kahin yan masamıza geldi. Prensin masasına oturdu. Prens kafasını kaldırmadı bile.

“Hey sen yabancı. Bana bir kadeh şarap ısmarlarsan bu topraklarda dilden dile dolaşan korkunç bir hikayeyi anlatırım sana” dedi. Sonunda mutlaka ölüm olan bir hikâye.

Prens yavaşça başını kaldırdı: “Neymiş bu hikaye; anlat bakalım ihtiyar!”

Gelin şimdi Giacomo Puccini’nin dünyaca ünlü Turandot Operası’nın üçüncü perdesine gidelim. Aşka ve cesarete yazılmış en güçlü aryalardan birine.

Nessun Dorma” (Kimse Uyumasın!)

Ama öncesinde biraz Çin Hükümdarlığı’nın Prensesi Turandot’u tanıyalım. Sırf babasının istediği olmasın diye kendisiyle evlenmek isteyenlere lanetli üç bilmeceyi hazırlayan soğuk, acımasız, kendini beğenmiş, erkeklerden nefret eden prensesi.

Birazdan olacakları tutkulu Prens Calaf’tan dinleyelim:

“Zalim Prenses, işte senin karşındayım. Üç bilmeceni de çözeceğim! Benimle evlenmeye hazır mısın?

Turandot dudaklarını kibirli kibirli yukarı çekti.

“Şimdiye kadar ülkede kimse çözemedi. Bilmecelerimi sen de bilemeyeceksin. Kuyunun dibine başını yuvarladığımda, kahkahalarım yankılanacak her yerde. Soruyorum! İşte, hazır mısın?

1- Her gece doğan ve her sabah ölen şey şey nedir?

2- Alev gibi kırmızı ve sıcak tüten, ama ateş olmayan şey nedir?

3- Seni soğutan, seni yakan; kaybettiğinde seni mutsuz eden; sana umut veren şey nedir?

Gülümsedim. Az bir şey duraksadım. Cevaplarımı duyduğunda yüzü ruhu gibi buz kesti. Çenesini hafifçe kaldırdı. Sarayda kimse konuşmuyordu. Muhafızlar yutkunduğunda gırtlaklarındaki sesleri duyuyorduk. Ağzımdan “artık mecbursun” kelimeleri döküldü. Gözlerimizi birbirimizden ayıramıyorduk.

“Sana meydan okuyorum! Bir anlaşma yapalım.”

“Benim adımı gün doğmadan öğrenebilirsen, sen kazanırsın; öğrenemezsen benimle evleneceksin. Kabul ediyor musun?”

Yüzü kıpkırmızıydı. Evet der gibi kafasını hiddetle salladı. Arkama bakmadan şehrin karanlığına karıştım.

Saklanmak için yüce bir ağacın tepesine çıktım. Hava karardığında fermancıların sokakları gezdiğini gördüm. Şehrin her köşesinde Turandot’un fermanını okunuyorlardı. Halk korku içindeydi.

“Ben Prenses Turandot. Fermanım şudur: Bu gece gözlerinizi kırpmayın. Nessun Dorma! Hiç kimse uyumasın! Her eve, her ahıra, nerede bir delik varsa oraya bakılacak. Bu gizemli prensin ismi gün ağırana kadar bulunacak. Bulunmazsa kelleleriniz kuyuların dibinde çürüyecek.”

Muhafızlar evleri tek tek arıyordu. Ama ne çare.

“Ben Tatar prensiyim. Beni bulamazlar. İsmim gizemimdir.”

Meydanlarda kargaşa, insanlarda merak hüküm sürüyordu. Gün batmak üzereydi. Bakılmadık hiçbir yer kalmamıştı. Beni ne tanıyan ne de ismimi bilen tek kişiye bile rastlayamadılar.

Güneş bütün ülkeyi aydınlatmaya başladığında sarayın önüne geldim. Muhafızlar kılıçlarını geri çektiler. Herkes açıldı. Balkonun önüne kadar geldim. Prenses bana aşkla bakıyordu. Ona söyleyecek bir aryam vardı. Ateş ve Buzun aryası.

“Kimse uyumuyor!
Kimse uyumuyor!
Sen de prenses,
Soğuk odanda
Yıldızları seyrediyorsun
Aşkla ve umutla titreyen

Ama benim gizemim içimde kitli
Adımı kimse bilmeyecek! hayır hayır
Onu senin kulağına söyleyeceğim
Işık parıldadığında
Git ey gece!
Batın yıldızlar!
Batın yıldızlar!
Gün doğarken kazanacağım!
Kazanacağım!
Kazanacağım!”

Sarayın tüm duvarlarında o sabah “Vinceró! Vinceró! Zafer!” sesleri yankılandı.

“Zafer benim Turandot! Sen kaybettin! Ben kazandım! Benim adım Calaf! Zafer benim.”

Okurlarım! Aşk, cevaplayamadığımız bilmeceler midir? Peki siz yukarıdaki bilmeceleri bilebildiniz mi? Bana yazın!

Bunları çözdüğünüzde Vinceró sizin olacak.

Ben Calaf! Öpücüğüm, seni benim yapan sessizliği eritecek!

Saraydan ayrılıp rüyalarıma dönüyorum. Elveda!

Oktay Gökkaya’nın diğer yazıları
Giacomo Puccini Wikipedia

Share.

Yazar, odyofil, Depeche Mode hastası, şiir ve roman peşinde. Amatör DJ. Plak dinler, rock ve caz sever.

Exit mobile version