1990’lı yıllarda Türkiye müzik piyasasında yeni isimler çıkarken, dikkatimi çeken bir isim vardı: “Teoman”.
Keskin zekası, matematikten sosyolojiye uzanan eğitim serüveni, göz bebeğimiz Boğaziçi Üniversiteli olması ve yakışıklılığı ile beynime kazınan müzisyenlerden biri olarak kaldı.
Yıllar sonra, Stüdyoİmge dergisi için yazılar üretirken Teoman’la yolumuz, müzik konuştuğumuz bir arkadaş grubunda kesişti. Her türden müziği, yeni çıkan albümleri, haberleri, müzisyenleri konuştuğumuz; zaman zaman “genres” arasında epey derine daldığımız bu grupta Teoman, Genco Arı’yla hazırladığı yeni bir projeden söz etti: “Deus Ex Machina Tour.”
Bu proje hayata geçmeden önce ben de, Teoman’a, hem kendisi, hem de Genco Arı ile bir söyleşi gerçekleştirmek istediğimi söyledim. Böylece Teoman’ın son dönemine fokuslanabilecektim.
Teoman son dönemde kendi müziğinin sınırlarını biraz daha zorlayan işlerle karşımıza çıkıyor. Bu kez “Deus Ex Machina Tour” da yanında Genco Arı var. Müzik neredeyse bütün fazlalıklarından arındırılmış durumda… On altı şarkı, bir grand piyano ve bir ses. Başka hiçbir şey yok. Teoman’ın kendi tarifiyle özgür doğaçlamanın dolaştığı, yer yer spoken word’e yaklaşan, melodinin bile gerektiğinde terk edilebildiği; koyu, derin, “jazzy” ve dramatik bir dünya bu.
Aslında Deus Ex Machina Tour, Teoman’ın son yıllarda giderek belirginleşen müzikal ve edebî yönünün de doğal bir devamı gibi duruyor. Şarkıcı olmaktan çok hikâye anlatıcılığına yaklaşan, sesinin kırıklarını saklamayan, sözün önündeki fazlalıkları birer birer kaldıran bir Teoman var artık. Genco Arı’nın grand piyanosu şarkıların bildiğimiz sınırlarını bozmak ve yeniden kurmak için orada.
Üstelik henüz nasıl bir müzik çıkacağını ne onlar, ne de bizler biliyoruz. Şarap gibi sürprizli. Aynı meşe fıçıdan çıkan üç yüz şişenin her biri nasıl birbirinin aynısı değilse, bu şarkıların da sahnede her seferinde aynı kalacağının garantisi yok. Aynı malzeme, aynı iki müzisyen, aynı şarkılar, başka bir gece, başka bir ruh hâli, başka bir sonuç.
Teoman yakın dönemini kendi cümlesiyle “Koyu Antoloji dönemim” diye tarif ediyor. Geriye doğru albümlerini dinleyip, özümsediğimde Koyu Antoloji dönemi bana, Teoman’ın kendi geçmişine dönüp oradaki malzemeyi yeniden kurmaya başladığı uzun bir dönem gibi geliyor.
Bu dönemde Teoman, eski şarkılarının ışıklarını kıstı. Onları daha koyu halleriyle yeniden söyledi. Ardından yazdığı yeni şarkılarda temalar evrilerek reelleşti. Gençlik yıllarından beri şarkılarında dolaşan kadınlar, gece, şehir, yalnızlık ve kaybolmuş insanlar hâlâ orada; fakat yanlarına başka konular oturmuş durumda. Yaş almak, ölüm, bedenin eskimesi, geçmiş, insanın kendisiyle hesaplaşması, psikoz halleri, anlamsızlık, ilgisizlik, sonluluk. Albüm isimleri de metaforik. Gecenin Sonuna Yolculuk, Ben, Zargana, Deus Ex Machina, Kırılganlar Kralı, Yorgun Yılkı Atları… Şimdi ise bu çizginin ucunda Genco Arı var.
“Koyu” kelimesini karanlık müzik olarak okumak bence eksik kalır. Teoman’ın yıllardır yanında taşıdığı başka bir bagaj var. Kitaplar, şiirler, filmler, başka şarkı yazarları ve başka hayatlar.
Bob Dylan, Tom Waits, Nick Cave, Serge Gainsbourg, Leonard Cohen, David Bowie… Bunları ve nicelerini Teoman’ı etkileyenler listesi diye alt alta dizmek kolay. Benim için ise ilginç ve güzel olan, onun referans olarak gösterdiği bu adamlarda ne bulduğuna bakmak. Dylan’ın şarkı sözünü edebiyata yaklaştırmasında mı kendini görüyor? Waits’in güzel söylemek yerine karakter yaratmasında mı? Gainsbourg’un şarkıcılıkla konuşmak arasındaki o tekinsiz bölgede dolaşmasında mı? Cave’in şarkının içine edebiyatı, ölümü ve inancı sokmasında mı? Yoksa Bowie’nin aynı adam olarak kalmayı reddetmesinde mi?
Teoman’ın son döneminde bu isimler ile benzer hareketler var. Sesini güzelleştirmek yerine kırığını göstermeye, melodiyi büyütmek yerine gerektiğinde ondan vazgeçmeye, şarkı söylemekten hikâye anlatmaya doğru gidiyor. Şarkıcıyla yazar arasındaki sınır da giderek bulanıklaşıyor. Şarkı hikâyeye, hikâye iç monoloğa, iç monolog şiire, şiir de tekrar şarkıya dönüşüyor.
Kırılganlar Kralı’ndaki “The End” bu yüzden ilginç bir durak. Morrison ve The Doors’un gölgesinin yanına Walt Whitman’ın şiir dünyası geliyor. Rock ile edebiyat aynı şarkının içinde birbirine değiyor. Aklıma “Teoman hangi müzisyenden etkilenmiş?” sorusundan çok, “Teoman bir şarkıyı nerede bitirip edebiyatı nerede başlatıyor?” sorusu geliyor.
Üstelik edebiyat onun için yeni bir merak değil. Kundera’dan Carver’a, John Fante’den Sam Shepard’a uzanan yıllar var arkasında. Sonra okuma yönü değişiyor. Romanların yanına felsefe, psikoterapi, sosyoloji geliyor. İnsan yaş aldıkça anlattığımız hikâyeler gibi kendimize sorduğumuz sorular da değişiyor. Sanırım Koyu Antoloji döneminde, Teoman’da değişen dinamikler burada aranabilir. Genç Teoman dünyayı anlatıyordu. Olgun Teoman, dönüp o dünyaya bakan adamı anlatıyor. Bu yol Teoman’ı Genco Arı ile buluşturuyor.
Bütün bunları yazarken, müziğini dinlediğim Teoman’la, arkadaş olarak tanıdığım Teoman arasında mesafe olmadığını söylemeliyim. İnsan ister istemez, yıllardır sahnede gördüğü, hakkında türlü hikâyeler anlatılan bir rock yıldızının gündelik hayatta nasıl biri olduğunu merak ediyor. Teoman son derece doğal biri. Müzik konuşurken de, bir konuya itiraz ederken de, kendisiyle dalga geçerken de herhangi bir rolün arkasına saklandığını hissetmiyorsunuz. Bildiğini biliyor ama bilmediğini söylemekten de çekinmiyor; merak ediyor, soruyor, dinliyor. Üstelik kendisini olduğundan daha önemli göstermeye çalışan o bildik “rock yıldızı” hâlinden eser yok. Dostluğumuz ilerledikçe şunu daha net fark ettim. Şarkılarında karşılaştığım adamla sohbet ettiğim adam aslında birbirinden çok uzak değil. O alaycılık, merak, zaman zaman ortaya çıkan karanlık taraf ve en önemlisi kendisiyle de dalga geçebilme hâli orada da var. Belki bugün müziğinde giderek daha fazla öğeyi ayıklamasının bana doğal gelmesinin nedeni de bu. Fazlalıklar çekildikçe geriye bir persona değil, Teoman kalıyor.
O halde biraz geriye dönelim.
“Koyu Antoloji” dönemim diye tarif ettiğim dönem, rock starlığından, “singer-songwriter”lığa yürüdüğüm dönem.
Teoman
Mine Gürevin: Teocuğum diyebilirim sanıyorum. (Burada gülümsüyorum.) Teocuğum, bütün bu dönemi bana “Koyu Antoloji dönemim” diye tarif ettin. Senin için bu dönem tam olarak nerede başladı?
Teoman: Ben 2013 yılında müziğe, açıkçası çocuğum olacağı için, ekonomik sebeplerle döndüm. İlk planım müziğe 10 yıllık bir ara vermekti. David Bowie de böyle bir ara vermişti, aşağı yukarı 10 yıllık. O planımda, çok alternatif sulara girmek üzere müziğe geri dönecektim. Kızım nedeniyle çabucak dönmek zorunda kalınca iki türlü müzikal kariyeri yan yana yapmak istedim. Benim “Koyu Antoloji” dönemim diye tarif ettiğim dönem, rock starlığından, müziğe başlama nedenim olan “singer-songwriter”lığa yürüdüğüm, ama dramatik ve alternatif sularda yüzmek istediğim, sonuçta da bunu gerçekleştirdiğim dönem. Ben müzikte, müzik yüzünden var olmamış biriyim. “Benim söyleyecek, anlatacak şeylerim var!” şiarıyla bu işi yapıyorum.
Mine Gürevin: Koyu Antoloji’de önce eski şarkılarını koyulaştırdın. Sonra o karanlık, yeni yazdığın şarkılara da geçti. Aslında ne koyulaştı? Müziğin mi, yazdığın karakterler mi, hayata baktığın yer mi, Teoman’ın kendisi mi?
Teoman: Hepsi birden el ele. Ben aldırışsız tavırları olan ama aslında çok melankolik birisiyimdir. Melankolik, karanlık, kızgın biri. Onlar bu şarkıları yaptı. Sonraki romanım olan “Sayın Bay Rock Yıldızı”nı yazdı. Jung bazlı, karmakarışık bir kişiyimdir. Kendi ve gölgesi yani. İkisini birden çalıştırırım ben. Bir şarkımda söylediğim gibi: “Bir ayağım delilikte, diğer ayağım akılda.”
Mine Gürevin: Bob Dylan ve Tom Waits daha 1994’te hayatında. Rilke, Sam Shepard, Jacques Brel de öyle. Sonra Bowie, Cohen, Nick Cave, Serge Gainsbourg… Yıllar geçtikçe dönüp dolaşıp hikâye anlatıcısı olan adamlara yaklaşıyorsun. Bu insanlarda seni çeken ortak özellik ne? Müzikleri ya da sanatçı olma biçimleri mi?
Teoman: Kendimi bildim bileli edebiyat, müzik ve sinema ile çok ilgili biri oldum. Bu sanatlar bana gündelik hayatın monotonluğundan, sığlığından kaçış yerleri sundu. Ben neredeyse bütün sanatların bir şekilde iç içe geçmiş olduğunu düşünen ya da kendi üretim biçimlerimde hepsini iç içe geçirmekle uğraşan biriyim. Fotoğraf da girer buna, tiyatro da. Foucault’nun söylediği gibi bir sanat eseri yapmakla uğraştım ve uğraşıyorum. Bir sürü şeyin bir harmanı olmaya çok önceden karar verdim. Çabam sürüyor.
Mine Gürevin: David Bowie’yi bakışını değiştiren isimlerin başında sayıyorsun. Bowie’nin en acayip taraflarından biri, yarattığı kimliği gerektiğinde öldürüp başka birine dönüşebilmesiydi. Sen hiç yıllardır taşıdığın “Teoman” karakterinden sıkıldın mı? Koyu Antoloji dönemi biraz da o adamı bozma, hatta Teoman’dan kurtulma girişimi olabilir mi?
Teoman: Ben bir sürü karakterim zaten. Hatta çelişkilerim, patolojilerim, narsizmim ve değersizlik hisleriyle oradan oraya savrulan, mana peşinde biriyim. Sanat demek istemem ama üretim biçimleri, bu bütün çelişkilerimi akıttığım, sonra da insanlara sunduğum şey oldu her zaman. “Teoman’dan kurtulma!” Hoşuma gitti söylediğin bu söz. Daha üniversite yıllarımda tanımlanamaz bir kişilik olmaya karar verdim ben. İstedim ki insanlar beni, körün fili tarifi gibi tarif etsinler. Akılları karıştırmaya devam etmek istiyorum.
Mine Gürevin: Dylan şarkı sözünün sınırlarını edebiyata doğru itti. Waits sesinden karakterler yarattı. Cohen şiirden geldi; Cave şarkının içine edebiyatı, ölümü, inancı soktu. Gainsbourg ise şarkı söylemekle konuşmak arasındaki çizgiyi sürekli bozdu. Ben de seni, içinde bulunduğumuz zaman diliminde, dışarıdan izleyen bir göz olarak, şarkıcı kimliğinden öte bir şair olarak tanımlıyorum. Peki Teocuğum, bugün kendini bu haritanın neresinde görüyorsun?
Teoman: O saydığım isimlerin akrabası. Aynı kan grubundanım ben o kişilerle. Rock and roll’un şairi olmaya çok çok önceden karar vermiş biriyim. 17 yaşından beri ona uğraşıyorum. Sonunda rahatladım, sakinleştim.
Mine Gürevin: Kırılganlar Kralı’ndaki “The End”i dinlerken iki ayrı kapı görüyorum. Bir tarafta Morrison’ın “The End”i, diğer tarafta “I contain multitudes” üzerinden Walt Whitman. Bu çağrışımları dinleyiciye hissettirmek üst seviye bir aktarım gücü barındırıyor. Şarkıyı kurarken senin de bilinçli olarak açtığın kapılar mıydı bunlar?
Teoman: Bilinçaltımı daha çok kullanıyorum. Çok hızlı yazarım ben şarkıları. 5-10 dakika içerisinde. Düzeltme bile yapmam. Beklerim, beklerim, bir anda kusar gibi yazarım. O albümün bütün şarkılarını öyle yazdım. Kusarak.
Mine Gürevin: Whitman’ın “I contain multitudes” fikri aslında tek bir insanın içinde birbiriyle çelişen birçok insan bulunabileceğini söylüyor. “The End”de de “o kadar çok kişiydim ki” diyorsun. Teoman, Teo, rock yıldızı, yazar, şarkıcı, sahnedeki adam, evdeki adam, oğul, baba, sevgili… Yaş aldıkça bunları birbirinden ayırmak mı kolaylaştı, yoksa hepsinin aynı adam olduğunu kabul etmek mi?
Teoman: Gençken çok sert koşullarda yaşattım ben kendimi. Ağır alkol kullanımımın bütün hayatıma sirayet ettiği biçimiyle. Pişman değilim bundan. Ama artık alkolden uzaklık, bu bütün kişilikleri birbirleriyle daha kolay yaşama imkânı sunuyor bana. Ağır melankolik ve majör depresyonlara, psikozlara çok yatkın kişiliğim, böylece daha huzurlu bir şekilde bir sürü rolümü daha kolay sürdürmemi sağlıyor. Bir sürü kişiyim. Kabul ettim ve o kişiliklerin birbirleriyle kavga etmeyeceği bir yaşam alanını yaratmakla meşgulüm. Özellikle son 6 senedir.
Mine Gürevin: Gençliğinde Kundera’dan çok etkilendiğini, onu neredeyse hatmettiğini söylüyorsun. Carver, Fante, Cheever, Sam Shepard da yıllardır yanında. Bunların çoğu büyük kahramanlardan çok kırık, kusurlu, bazen kendini bile anlamayan insanlarla uğraşıyor. Senin şarkılarındaki insanlar da şuursuz ve arızalı insanlar olabiliyor. Edebiyatta sevdiğin insanlarla şarkılarında yarattığın insanlar aslında özdeş mi?
Teoman: Ben öyle biri olduğum için o kişileri sevdim. Darmadağın, bir sürü de hata yapan, kavgacı, hüzünlü, uyumsuz biri. Ama eninde sonunda toplum tarafından başarılı da kabul edilen biri. Başarı benim için şan, şöhret ve para değildir. Toplumun gördüğü Teoman ile benim içten hissettiğim Teoman aynı kişi değil. Şarkılarımda yarattığım kişiler de bana benzeyen, benimle aynı dertleri çeken, mana arayışlarını kendi kendilerine işkence ederek sağlayan ya da sağlayamayan insanlar. Özyıkımcılar. Benim, en azından eskiden olduğum kişi gibi. İçte kızgın bir volkan varsa, sonuç böyle oluyor insan yaşamında.
Mine Gürevin: Koyu Antoloji dönemindeki dünyana baktığımda bende film noir hissi de uyandırıyor. Gece, şehir, yalnızlık, kaybetmiş insanlar, karanlık karakterler, kendini sabote eden adamlar… Film noir sinemasıyla bir bağın var mı? Sevdiğin filmler ya da yönetmenler oldu mu; o dünyanın karanlığı, karakterleri veya görsel dili şarkı yazarlığına hiç sızdı mı?
Teoman: Söylediğim gibi, ben kendimi bildim bileli edebiyat, sinema ve müzikle yoğurdum kendimi. Hepsinin bende çok büyük bir yeri var. Zaten fark etmişsindir, benim şarkı sözlerim edebi ve sinematografiktir de. Bu alanların bütün kılcal damarlarına hâkimimdir. O yüzden bütün bu alanlar karışır ve şarkılarımı yazarım. Yazdığım romanda da, hatta kurgusal otobiyografimde de bütün bu alanları kullandım. İç içe geçtiler, birbirlerine pas verdiler. Sadece üretimde kullanmam ben o sanatları. Gündelik hayatımda da, konuşurken de o sanatları kullanırım ben. Farkına varmadan.
Mine Gürevin: Sonra romanlardan biraz uzaklaşıp felsefe, psikoterapi ve sosyoloji okumaya başladığını söylüyorsun. Bunun şarkı yazma biçimini değiştirdiğini düşünüyor musun? Eskiden “Bu adam ne hissediyor?” diye baktığın bir karaktere bugün “Bu adam neden böyle?” diye mi bakıyorsun?
Teoman: Hayır. Nedenini o zaman da biliyordum, şimdi de biliyorum. Ama ben bir perspektif değişikliğine gidersem, bunu hep bilinçli bir şekilde yaparım. Açıyı değiştirdiğinde, daha önce ayak basmadığın alanlara da hâkim oluyorsun. Özellikle ve bilinçli bir şekilde yaparım ben her şeyi. Bazen bilinçaltı oyun oynar insana. Hemen arkaya çekilip kendini, dünyayı, insanları yeniden tanımlarsan, bir başka yeri de ele geçirirsin. Ben bunu ciddi bir şekilde ama oyun zevkini de sonuna dek yaşayarak yaparım. Dramayı kahkahayla yoğururum.
Mine Gürevin: Kundera’dan söz ederken “varoluşçu bir yer” diyorsun. Kırılganlar Kralı’nda da ölüm, yaşlanma, anlamsızlık, insanın kendisine dışarıdan bakması gibi hâller sürekli karşıma çıkıyor. Bugün seni felsefede en fazla kurcalayan mesele ne? Ölüm mü, anlam mı, özgürlük mü, insanın kendisine anlattığı hikâyeler mi?
Teoman: Hepsi birden. Ama en çok kendi mitine inanan insan ilgimi çeker. O mitleri balyozla kırarım bazen şarkı sözlerimde ya da romanda.
Mine Gürevin: Bir insan gençken ölümü daha romantik yazabilir. Elli yaşından sonra ölüm artık soyut bir fikir olmaktan çıkmaya başlıyor. Senin ölümle ilişkin ve onu yazma biçimin yaş aldıkça nasıl değişti?
Teoman: Ölüm benim her zaman ensemde hissettiğim bir şey. Neredeyse okul öncesi dönemden beri. Beni çok korkuttu ve hayatı tam anlamıyla sevemememe neden oldu. Ama beni yaratan da şey o. Ölüm anksiyetesi kendimi bildim bileli var bende. Yaşlanmanın avantajı küçücük. Kendi içindeki kavgayı, belki de çok yorulduğundan, bitirmeye çalışıyorsun. Ya da en azından ben o kavgadan sıkıldım.
Mine Gürevin: Bir de şu çelişki ilgimi çekiyor: İnsan iyi olmak, sakinleşmek, hayatıyla barışmak isteyebilir ama sanatını yıllarca huzursuzluğundan üretmiş olabilir. Senin “koyu” tarafın şarkı yazarlığının yakıtlarından biriyse, ondan gerçekten kurtulmak ister misin? Hatta kurtulursan ne yazarsın?
Teoman: İnsan koyu tarafından kurtulmuyor. Onu zincirliyor, üzerine de toprak atarak susturuyor. Benim hiç beklenmedik anlarda kızgınlığım bir anda tekrar çıkabiliyor. O kızgınlıktan kurtulamayacağım ben hayat boyu. Ama onu dizginlemekle uğraşacağım. Kâğıdı sayfaya koyduğum anda, o kızgın Teoman bir sürü kelime kusuyor. Kusacaktır da daha.
■
Teoman’ın Koyu Antoloji döneminin içinde benim için ayrı bir yere koyduğum albüm ise Ben, Zargana, Deus Ex Machina. İlk dinlediğimde yalnızca beğenmedim; resmen uçtum. Hatta daha ileri gideyim. Bana göre Türkiye’de bugüne kadar yapılmış işler arasında “rock albümü” tanımının ruhuna en çok yaklaşan albümlerden biri. Bunu gitarların ne kadar sert olduğu üzerinden söylemiyorum. Rock’ın o huzursuz, başına buyruk, biraz kirli, biraz tehlikeli; kendisini sevdirmek gibi bir derdi olmayan tarafını taşıdığı için söylüyorum. Albümde hem edebiyat var hem karanlık var hem de insanı rahat bırakmayan bir taraf. Teoman’ın kendi geçmişinden beslenirken o geçmişin güvenli alanına sığınmadığı, aksine kendisini de biraz hırpaladığı bir kayıt gibi geliyor bana.
“Ben, Zargana, Deus Ex Machina” benim şaheserim. Zor nüfuz edilen ama eğer içine girilirse artık oradan ayrılmaya pek izin vermeyecek bir albüm.
Teoman
Mine Gürevin: Ben, Zargana, Deus Ex Machina’yı ilk dinlediğimde gerçekten uçmuştum. Hatta benim için Türkiye’de “rock albümü” dediğimiz şeyin ruhuna en çok yaklaşan işlerden biri. Sen bugün o albüme dönüp baktığında onu kendi diskografinde nereye koyuyorsun? Orada diğer albümlerinde yapmadığın neyi yaptın da bende böyle bir duygu yarattı? Ve daha önemlisi, sen de o albümün biraz “tehlikeli” olduğunu düşünüyor musun?
Teoman: Valla, “Ben, Zargana, Deus Ex Machina” albümü, “Ben varım, bir de diğerleri var,” diyen bir albüm. Kendi başına buyruk ve kendini herkesten ayırmaya çalışan, aynı benim gibi, bir albüm. Sevindim senin de beğenmene. Muhtemelen Türkçe rock’ın açık ara en edebî albümüdür albümüm. “Muhtemelen” sözcüğünü de kibarlık olsun diye kullandım bir önceki cümlemde.
“Ben, Zargana, Deus Ex Machina” benim şaheserim. Zor nüfuz edilen ama eğer içine girilirse artık oradan ayrılmaya pek izin vermeyecek bir albüm. O albümü iyice sindiren bir insan, artık geri kalan bir sürü işe, eskiden beğense bile, anaokulu seviyesi gibi bakacaktır. Bana gençken öyle şeyler olurdu. Öyle bir sanatsal yere girerdim ki beğendiğim şeyler birdenbire aşırı azalırdı. Artık onları bebek işleri gibi görürdüm. “Ben, Zargana…” öyle bir iş.
Mine Gürevin: Son döneminde bir başka durum daha oluyor gibi Teocuğum… Müziğinden sürekli bir şey çıkarıyorsun. Önce eski şarkıların kabuğunu değiştirdin, sonra düzenlemeler seyrekleşti. Yeni projende Genco’yla gitarı, bası, davulu, renk sazları kaldırıp işi bir grand piyano ve bir sese kadar indiriyorsun. Bu bilinçli bir sadeleşme mi? Teoman müziğini giderek soyuyor mu?
Teoman: Genco bana, “Hadi beraber bir şey yapalım,” dedi. “Grand piyano ve sen,” dedi. Hemen zıpladım. Bütün şarkıları verdim ona, “Hadi,” dedim. Genco sonradan, “Haydi, Moog da olsun,” dedi. Birden daha da heyecanlandım. Türkiye’nin en manyak müzisyenlerinden biriyle, en az onun kadar delice şeyler yapmaya her zaman teşne ben, yan yana geliyoruz. Minimal. Ama çok farklı bir harman. Bizim projenin benzerinin yapıldığını ben daha önce duymadım.
Mine Gürevin: Ve sonunda “melodiyi yer yer s.ktir edeceğim” diyorsun. Bir şarkı yazarı için kendi melodisine bunu yapabilmek epey radikal. Melodiyi de çekip aldığında bir Teoman şarkısından geriye ne kalıyor? Söz mü? Hikâye mi? Karakter mi? Yoksa en sonunda yalnızca sen mi?
Teoman: “Melodiyi si*tir etme, si*e si*e sözleri dinletir.” Eşliği imkânsızlaştırıyorsun böylece. Dinlemeyi zorlaştırıyorsun. En azından müzikal olarak. Ama sözün daha derine saplanması kolaylaşıyor. Söz kalbe bir şeyler saplıyor. Hikâye, algıyı nereden etkileneceğini söylemesiyle yoğunlaştırıyor. Karakter zaten etkiyi çok yükseltiyor. Ben. Ve Genco. Çok benzer ama aynı zamanda da çok farklı iki karakter, bir karakter yaratacak bu projede.
■
Bütün bu yolun şimdilik vardığı yer ise Genco Arı’yla yapacağı yeni proje.
Teoman’ın Genco’ya gönderdiği notlarda projenin tarifi aslında son derece yalın. 16 şarkı, bir grand piyano ve bir ses. Renk saz kesinlikle olmayacak. Teoman özellikle sözlerini en güçlü bulduğu şarkıları seçiyor; üstelik repertuvarda onun deyimiyle “cılk aşk şarkıları” değil, daha edebî ve karanlık metinler var. Düzenleme konusunda ise Genco’ya neredeyse hiçbir tarif vermiyor. Kurguyu ona bırakıyor.
Kendi tarafını tarif ederken kullandığı cümleler ise Koyu Antoloji döneminin nereye vardığını iyice açık ediyor. Şarkıcı gibi söylemek istemiyor. Peslerde dolaşan, kırık sesli bir hikâye anlatıcısı düşünüyor. Cohen, Nick Cave ve Serge Gainsbourg hattını işaret ediyor; gerektiğinde melodiyi bırakıp spoken word’e yaklaşmak istiyor. “Çiçek Tarhları”nı da ikisinin kuracağı bu yeni dilin ilk ipucu olarak görüyor. Bir de Genco’ya söylediği tek kelimelik bir müzikal yönlendirme var: “Jazzy.”
Ama Teoman hemen ardından zaten caz terminolojisini bilmediğini söyleyerek kendi lafıyla dalga geçiyor. Dolayısıyla buradaki “jazzy”yi bir tür tarifi olarak okumak bana pek doğru gelmiyor. Belki aradığı cazın armonisinden çok özgürlüğü; aynı şarkının her gece başka bir yere gidebilme ihtimali, iki müzisyenin birbirini dinleyerek yön değiştirmesi, boşluk bırakması, risk alması. Çünkü Teoman bir yandan Genco’ya “müzik işi sende” diyor, diğer yandan sonucu tarif ederken “dramatik”, “damar”, “şiirsel” ve “nefes sololar” istiyor. Tek tek notaları tarif etmiyor ama müziğin yaratmasını istediği duyguyu gayet iyi biliyor.
Bu noktada sapla samanı birbirine karıştırmamak gerek. Teoman “jazzy” derken amacı şarkıları başka bir türe sokmak değil. Yıllardır aynı biçimde yaşayan şarkıların altındaki zemini çekmek. Melodi değişir, tempo değişebilir, Genco başka bir kapı açabilir, Teoman o kapıdan girebilir ya da girmeyebilir. Kısaca şarkı başladığı yerde bitmeyebilir.
Üstelik bütün bunların bir başka riski daha var: İlk olarak Ocak ayında Zorlu PSM’de sahnede gerçekleşecek performans kaydedilecek ve daha sonra albüme dönüşecek. Stüdyoda kusursuz hale getirilecek bir müzikten değil, o gece iki insan arasında ne olduysa onun kayda geçmesinden söz ediyoruz.
Genco benim ruhuma hâkim. Aklıma da deliliğime de hâkim. Yanlış yere götürmez beni.
Teoman
Mine Gürevin: Teocuğum, “Deus Ex Machina Tour”a gelecek olursak, elimdeki notlara bakıyorum, Genco’ya “jazzy olursak süper olur” diyorsun. Kafandaki “jazzy” tam olarak ne? Bir sound mu, özgürlük mü, doğaçlama mı, yoksa şarkının nereye gideceğini önceden bilmeme hâli mi?
Teoman: Genco’ya az laf söylerim ben. Zehir gibi zekâsı vardır. Sözel dünyaya da hâkim olan ender bir müzisyen tipidir Genco. Fırlatırım sözü, uyanır hemen uyanık. Biz onunla tenis maçı gibi konuşur, anlaşırız. Top hiç ölmez. Doğaçlama fikrini de seviyoruz. Çünkü ikimize de heyecan lazım. Çok deneyimliyiz. Risk olmayınca tat da almıyoruz.
Mine Gürevin: Genco’ya neredeyse hiçbir müzikal tarif vermiyorsun; “müzik işi sende” diyorsun. Kendi şarkılarını başka bir müzisyene bu kadar teslim etmek kolay mı? Mesela Genco bir gece senin çok sevdiğin bir şarkıyı senin hiç düşünmediğin bir yere götürürse “işte bunu arıyordum” mu dersin, yoksa bir yerde şarkının sahibi Teoman ortaya çıkıp “dur kardeşim, orası benim” der mi?
Teoman: Genco benim ruhuma hâkim. Aklıma da deliliğime de hâkim. Yanlış yere götürmez beni.
Mine Gürevin: Bir de bu müzik önce sahnede doğacak, sonra albüm olacak. Yani dinleyicinin karşısına çıktığınızda elinizde stüdyoda kusursuzlaştırılmış bir kayıt değil, hâlâ hareket edebilecek şarkılar olacak. Seni heyecanlandıran biraz da kontrolü kaybetme ihtimali mi? O gece planladığınız hiçbir şeyin olmaması ihtimali seni korkutur mu, hoşuna mı gider?
Teoman: Tabii. Esrik esrik, manyak bir şey çıkarırız biz. Estetik duyguya baştan karar vermiyoruz. Kalbimizin atışı, birbirimize vereceğimiz paslar, kontrolden çıkan, uçuruma giden araba gibi yapacak müziğimizi. Ağzımın suyu akıyor konser vereceğimiz o geceyi düşününce.
■
Burada projenin paydaşı Genco Arı’ya geçmek istiyorum. Teoman’ın tarif ettiği bu müziğin gerçekleşebilmesi için karşısında yalnızca iyi bir piyanist ve kendisine bırakılan alanın içinde kaybolmaktan korkmayacak bir müzisyen olması gerekiyor. Teoman şarkıları getiriyor, sözleri ve hikâyeyi taşıyor; şarkıların altında nasıl bir dünya kurulacağını büyük ölçüde Genco Arı’ya bırakıyor. Biraz güven, biraz teslimiyet, biraz da başına ne geleceğini bilmeyi göze almak.
Genco Arı’yı bir piyanist olarak anlatmayacağım sizlere. Konservatuvarda başlayan klasik piyano eğitiminin yanına zamanla cazı, besteciliği, aranjörlüğü, prodüktörlüğü ve ses mühendisliğini ekleyen; müziğin hem çalındığı hem de kaydedildiği tarafta yaşayan müzisyenlerden biri. Bir gün grand piyanonun başında, başka bir gün kayıt masasının arkasında. Müziğin hangi notadan oluştuğuyla, o notanın nasıl duyulduğuyla, nerede sustuğuyla, yanındaki müzisyene ne söylediğiyle de ilgileniyor.
Caz tarafında Quartet Muartet önemli duraklardan biri. Sarp Maden, Alp Ersönmez ve Volkan Öktem’le birlikte cazın içine rock, funk, fusion ve başka seslerin sızdığı bir dünya kurdular. Benim de onu canlı izlediğim performans “Quartet Muartet” projesiydi. Ardından Wizart geldi. Dave Weckl, Anthony Jackson, Mike Stern ve Bob Franceschini gibi isimlerle kendi bestelerini kaydetti. Agoraphobia’da yeniden besteci ve piyanist Genco öne çıktı; Prodüktör’de ise yıllarca müziğin mutfağında biriktirdiklerini başka bir kapıdan dışarı çıkardı.
Bütün bunlara bakınca Genco’nun cazla ilişkisini “caz çalan piyanist” diye tarif etmek bana dar geliyor. Cazdan çok, müziğin başına bir şey gelmesine izin veren piyanist diyebilirim. Yazılmış olanla o anda bulunan arasındaki küçük boşluk… Bir müzisyenin attığı adıma diğerinin verdiği cevap… Bir şarkının başladığı yere geri dönmek zorunda olmaması…
Teoman’ın “jazzy” derken yarattığı ile Genco’nun dünyası burada birbirine değiyor. Bir tarafta yıllardır kendi şarkılarının üzerindeki fazlalıkları söken, sonunda melodiden bile vazgeçebileceğini söyleyen Teoman; diğer tarafta önüne bırakılan bir şarkının içinde başka yollar bulmaya alışmış Genco.
Sonra işin içine bir de gece giriyor.
Teoman ve Genco sahneye çıkacak, piyanonun kapağı açılacak ve ilk notadan sonrası biraz o ana ait olacak. Genco bir yerde beklenmedik bir akor basacak belki, Teoman bir cümleyi her zamankinden geç söyleyecek. Bir şarkı uzayacak, diğeri ansızın susacak. Gecenin bıraktığı iz de olduğu haliyle kayda geçecek.
Ben de “garip” dinleyici kimliğimle, Village Vanguard’ın, Birdland’ün, Blue Note’un o eski canlı kayıtlarını düşlüyorum. Kusursuz bir albüm yapmak için yaratılmış bir geceden çok, yaşanmış bir geceyi albümün içine kapatmak gibi. Yıllar sonra plağı açtığınızda o odanın havasını, müzisyenlerin birbirini kolladığı birkaç saniyeyi, bir susuşu, belki yanlışlıkla doğru yere düşmüş bir notayı da duyarsınız. Kayıt bir süre sonra şarkıların kaydı olmaktan çıkar, o gecenin hatırasına dönüşür.
Deus Ex Machina’da sevdiğim ihtimal bu. İki müzisyenin birbirlerini nereye götürdüğü.
Ben müziğin arabirimiyim ve Tanrı’dan gelen bir sesli mesaj varsa bunu benim gibi bir ceset üzerinden insanlara iletmekle onurlandırıldığımı düşünüyorum.
Genco Arı
Mine Gürevin: Genco, önce en başından başlayalım. Klasik piyano eğitimiyle başlayan bir hikâyen var ama sonra caz, beste, aranjman, prodüksiyon, ses mühendisliği derken müziğin neredeyse her tarafına dokunmuşsun. Sen kendini bütün bunların içinde en çok nerede hissediyorsun?
Genco Arı: Mine, ben müziğin arabirimiyim ve Tanrı’dan gelen bir sesli mesaj varsa bunu benim gibi bir ceset üzerinden insanlara iletmekle onurlandırıldığımı düşünüyorum. Ben müziğin bir yerinde değil, müziğin ta kendisiyim ve kendisindeyim.
Mine Gürevin: Quartet Muartet, Wizart, Agoraphobia, Prodüktör… Geriye baktığında hepsinin altında aynı Genco’yu görüyor musun? Yıllar içinde müzikte aradığın şey değişti mi?
Genco Arı: Aradığım şey az önceden şimdiye geçerken dahi değişti. Aynı beden ve farklı deneyimleri deneyimleyen biri görüyorum.
Mine Gürevin: Dave Weckl, Anthony Jackson, Mike Stern, Bob Franceschini gibi çok güçlü müzisyenlerle kendi bestelerini çaldın. Böyle isimlerle aynı odada müzik yapmak insana ne öğretiyor? Teknikten öte, müzisyenlik adına sende kalan ne oldu?
Genco Arı: Bu müzisyenler dünya cazının en büyükleri, biliyorsun. Ve en büyüklere alışığım desem ayıp olmaz çünkü Marcus Miller, George Bruce, Janet Jackson, Elton John, Grammy vb. çokça başarılı müzik insanları ya da oluşumlarıyla yaşadım ve çok şanslıyım.
Tekniği pek önemsemem ben çünkü çalışarak hep çok kusursuz çalabilirim ve birçok kişi de didaktik olarak bunu yapabilir. Örneğin Suzuki metodu. Lâkin mesele nerede çalmayacağınsa, işte orada gerçek müzisyenlik devreye giriyor. Enstrümanist ya da virtüöz olmakla müzisyen olmak aynı şey değil. Tek bir nota ile gözleri dolan kimseler ile diğerleri arasındaki fark tam olarak burada.
Mine Gürevin: Senin cazla ilişkin beni özellikle meraklandırıyor. Caz senin için bir müzik türü mü, yoksa müziğe yaklaşma biçimi mi? Yazılmış olanın içinden çıkıp o anda başka bir yere gidebilme özgürlüğü mü?
Genco Arı: Caz benim için bir müzik türü değil, türlerin içinde en yakın olduğum müzik, seslerin gerçek oldukları. Caz anlık bestecilik ve elbette özgürlük; ancak binlerce kural içinde ve tüm kuralları unuttuktan sonra başlayan bir özgürlük.
Mine Gürevin: Bir de sessizlik hâli var. Özellikle iki kişilik bir müzikte çalmadığın yer, çaldığın nota kadar önemli hâle geliyor. Bir piyanist olarak boşluk bırakmayı zaman içinde öğrenilen bir kavram olarak mı görüyorsun?
Genco Arı: Az önce söylediğim gibi boşluklar (es’ler), müziği anlamlı hâle getiren notalardır.
Mine Gürevin: Buradan Teoman’a gelelim. Sizin yollarınız ilk kez nasıl kesişti? Birlikte müzik yapma fikri ilk kimden çıktı ve birbirinizde ne duydunuz?
Genco Arı: Kemancı’da. Bin yıl önce, rahmetli Yavuz ve Kerim Çaplı zamanı.
Yıllar sonra Teo yazdı. Mesaj şöyle: “Genco naber, ben Teoman, şarkıcı olan.” Teo çok zarif biri. Her projemde ilk şarkıyı teslim eden ve hatta “Gencooo, diğerlerine de söyle, Teoman bitirdi, çabuk olun, ilk o hevesle yaptı de ki ellerini çabuk tutsunlar,” diyen biri. Biz onunla çok kaçık şeyler yaptık ancak bu önümüzdeki akıl alır gibi değil. Mantık zaten hiç yok. Sadece hisler…
Mine Gürevin: Teoman sana on altı şarkı getiriyor ve kabaca “müzik işi sende” diyor. Bir aranjör için büyük bir özgürlük ama aynı zamanda büyük bir sorumluluk. Önünde yıllardır insanların bildiği Teoman şarkıları varken ilk refleksin onları korumak mı oldu, bozmak mı?
Genco Arı: Teoman bana 16 şarkıyla gelmiyor aslında, ben ona 16 şarkıyla gidiyorum. Kompozisyon ya da teorik kısmını sonuna kadar okuyup bitirip, unutup yırtıp attığımız yerden bir 16 şarkı bu. Latifenin dışında Teo, vizyonu çok geniş bir herif; edebî anlamda ayrı, müzikal anlamda ayrı ve bizde olmayan çok önemli bir şeyi biliyor: “Adam gerçek bir rock star!”
Mine Gürevin: Teoman “melodiyi gerektiğinde bırakacağım, spoken word’e yaklaşacağım” diyor. Karşındaki şarkıcı melodiden çıktığında sen ne yapacaksın? Onu takip mi edeceksin Gencocuğum, altında başka bir zemin mi kuracaksın, yoksa bazen tamamen susacak mısın?
Genco Arı: Bu soruya vereceğim yanıt sıkıcı olabilir ve yine de seve seve sıkıcı olurum. Teo’yu takip etmek gerekmiyor ve diğer yandan nefesinde olmak gerekiyor. Bu, yılların tecrübesi ve düşüncelerden, planlardan arınmış bir hâl anlatımı. Yani Teo şunu istemiyor: Teoman sahnede ve ona iyi bir piyanist eşlik ediyor. O, iki solisti olan ve ikisinin de bambaşka yerlerden orta noktada buluşabildiği bir oluşum istiyor. Seslerin nadideliği de, kalabalığı ve boşluğu ve koyuluğu ve aydınlığı, hepsi bir bilinmezlik içinde ve birbirimizi çok iyi bilmemizden unutmamıza varacak kadar amatör olmaktan korkmuyor olmamızla ilgili.
Mine Gürevin: Bir noktada aranjörlük de ortadan kalkabilir mi? Yani sahnede artık “Teoman’ın şarkısı ve Genco’nun düzenlemesi” değil de iki kişinin o anda kurduğu üçüncü bir müzik ortaya çıkabilir mi?
Genco Arı: Bu bir tür olacak ama avangart değil! Dinlenemeyen saçma sapan “çağdaşlık fantezisi” içermeyecek. Her bir nota o anın hakkıyla.
Mine Gürevin: Bu işin beni en heyecanlandıran taraflarından biri kaydın kendisi. Benim aklıma Village Vanguard, Birdland, Blue Note gibi mekânlarda yapılan o eski canlı kayıtlar geliyor: Bir gece yaşanıyor ve yıllar sonra albüm olarak o geceyi dinliyoruz. Sizde de konser daha sonra albüme dönüşecek. Bir ses mühendisi ve prodüktör olarak stüdyoda müdahale edebileceğin onca şey varken, “o gece ne olduysa o” fikrine ne kadar sadık kalabileceksin?
Genco Arı: O an neyse onu bırakırız. Bunca teknoloji içinde biz hâlâ bunu yapıyorsak zaten kusurların güzelliğinden gerçek müzik doğduğunu anlayabilecek yaş ve tecrübeye eriştik demektir.
Mine Gürevin: Hatta sana biraz acımasız bir ihtimal sorayım: O gece müzikal olarak çok güzel bir an yaşandı ama teknik olarak kusurlu. Bir nota taştı, bir ses kırıldı, bir giriş gecikti. Prodüktör Genco onu düzeltmek ister mi, müzisyen Genco “dokunma, gecenin ruhu orada” mı der?
Genco Arı: Asla ellemem. Çünkü bu bahsettiğin şeyler de kusur değil. Onlar da müzik.
Mine Gürevin: Teoman yıllardır kendi şarkılarını taşıyor; sen ise şimdi o şarkıların içine dışarıdan giriyorsun. Bu süreçte onun bile kendi şarkıları hakkında fark etmediği bir şeyi bulduğun oldu mu? “Teo, bu şarkının içinde aslında başka bir şey var” dediğin bir an mesela?
Genco Arı: Beni Teo’nun çok dışında düşlemişsin Mineciğim. Teoman her şeyi bilerek ya da bilmeyerek güzel yapıyor.
Mine Gürevin: Bunu kabul ediyorum. (Burada gülüyoruz Genco ile.) Son olarak çok merak ediyorum. Onlarca yıl çaldın, besteledin, kaydettin, başkalarının müziklerini ürettin. Bugün Genco Arı’nın hâlâ yapmadığı ama yapmadan da rahat etmeyeceği müzik ne? Bundan sonra hayalinde ne var?
Genco Arı: Benim okullarda müfredatlara alınmış büyük eserlerim var. Biraz daha salaklık yapmaz ve stüdyoya yeni mikrofonlar almazsam, orkestralarımı kaydettiğim bir plak yapmayı düşünüyorum.
■
Hamiş: Metni ve söyleşiyi hazırlarken, art arda Nina Simone ve Teoman şarkıları dinledim. Nina Simone’nun yalın sesi, parmaklarının dokunduğu piyanosu. Bir nev’i ibadet ettim Nina’nın buğulu sesiyle Teoman’ın isli, kırılmış ve peslere yerleşmiş sesi arasında, müziğin gösterişten vazgeçtiği o dar yerde durdum. Sanırım bir süre daha burada duracağım. Geriye bir insan sesi, birkaç piyano tuşu ve anlatılmaya gerçekten değen bir hikâye kalana kadar.
■
Dark Blue Notes’ta röportajlar
Mine Gürevin’in diğer yazıları
Teoman Instagram
Genco Arı Instagram
