Sesler ve Cümleler [1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12]

David Bowie – Outside

Olanlar dışarıda oluyor. Şimdi oluyor. Kapının hemen ardında.

Olmamakta olan şeylerin dışında oluyor olanlar.

Gerçek olduğu iddia edilenden gerçeğe kaçış. Eskapizmin böylesi. Gerçeğe kaçış. Yalandan gerçeğe. Dayatılanlardan gerçek olana, dışarıda olana. Olmakta olana kaçış. Bir zamanlar olmuş olana. Olacak olana. Kültüre kaçış. Sanata kaçış. Edebiyata. Müziğe. Bowie’ye kaçış. David Lynch’e. İyi bir sokak arası lokantasına kaçış. Sosyolojiye kaçış. Felsefeye. Başkalarının hatıralarına. Yaşamadığın yaşanmışlıklara. Bireylerin ve onlar üzerinden bir ülkenin eski gerçekliğine, eski algılanışına. Politik ve diplomatik anı kitaplarına. Olguları açıklama girişimine kaçış. Olguları sorgulama girişimine. Hiç tanımadığın biriyle bir konserde kurduğun müzikal-bedensel-zihinsel senkron bağa kaçış. Sonra onunla çıkışta içtiğin biraya. Ardından metroya, taksiye kaçış. Tarihe kaçış. Coğrafyaya kaçış. 1. derece arkeolojik sit alanlarına kaçış. Antik kentlere kaçış. Mimariye kaçış. Yunan’a kaçış. Kuzey Ege’ye, Assos’a, Ayvacık köylerine, Güney Ege’ye, Milas’a, Labraunda’ya, Sardes’e, Söke’ye, Nazilli’ye, Akhisar’daki Paçacı Önder’e kaçış. Sokağa kaçış. Yaşama. Gerçek olana. Gerçekliğin içinde gerçek kalabilene. Seni gerçek kılacak o şeylere. Olanlara.

Graham Collier – The Day of the Dead

Aksansız bir aristokrat sesi Malcolm Lowry sözleri okuyor. İfadenin İngilizliği. Enstrümanların notalı özgürlüğü. Saksafonun belirlenmiş serbestliği. Okunan sözlerin çevresinde dolanışı, onları çevreleyişi, cilalayıp parlatışı. İnsan sesinin bir enstrümana hiçbir şekilde dönüşmeyişi. Direnişi.

Sanki müziğe direniyor. Ya da, o okuyor ve müziğin, kendinin çevresinde gelişmesine izin veriyor; onun farkında olmadan, ondan bağımsız olarak, müziğin ona uymasını bekliyor. Müzik hakkında bilgi sahibi olmasına gerek yok, enstrümanların onun hakkında geçerli tüm bilgileri öğrenip ona göre davranması gerekiyor. Sözün aristokratlığı burada. İnsan sesinin.

Bir roman okuyorsun. Zihin sesinin çevresinde bir müzik oluşuyor zamanla. Bir hayal dünyasının içindesin. Gerçek dünyadan çekilmişsin. Geri döneceksin ama dönene kadar orada olmanın zevkini yaşayacaksın.

Bir erken yirminci yüzyıl İngiliz romanı okuyorsun, okuduklarını zihninde canlandırıyorsun, belli bir sesle okuyorsun o cümleleri, yaşamadığın ve bilemeyeceğin bir şeye karşı kurulumunun yarattığı bir ön yargının pençesindesin, ama hayvan tırnaklarını çıkarmıyor, pençesiyle seviyor seni.

This is where the terror comes in.

Graham Collier – British Conversations

James Graham Collier OBE.

Officer of the Most Excellent Order of the British Empire. Kraliçe Elizabeth tarafından.

Caz müziğini kolonize etme girişimi. Beraberinde getirilen lush hissiyat. Hong Kong’daki İngiliz mimarisi örnekleri gibi. Oldukça güzel ve aynı zamanda büyük bir suçun meyveleridirler.

Çabanın geride bırakılması. Mücadele nedir bilmemek, bilmeye gerek duymamak. Orkestral azamet. Senfonik azamet. Senfoni orkestrası olmadan. Bir caz senfonisi.

İngiliz-Amerikan birleşimi. Melez. Hâlâ Anglosakson. Bir yeni dünya ile eski dünya karşılaşması. Likidite yoksunu bir lord. Sorununu çözmek için görece yeni zengin bir Amerikalı ile evleniyor. Böyle bir caz.

Graham Collier. Cazın Benjamin Britten’ı.

Yoğun orkestral belirlenmişliklerle sarmalanan solo özgürlükler. Gitarın Bill Frisellvari rehaveti. Pastoral manzaralar. Büyük malikâneler. İçinde aykırılar. Elit aykırılar. Artık İmparatorluk tarafından da tanınan ve onurlandırılan. Lush Life.

East Coast’un da doğusunda kalan bir başka East Coast. Anglosaksonluğun anavatanında. West Coast ile East Coast’u yanaştırıyor. Amerikalılığın Amerikalılık olmadan önceki hâlini içinde taşıyor. Charles Ives da bu hissiyata çok yakın oluyor. Collier böyle bir yerden besleniyor. Ama o Miles’ın, Coltrane’in yaşadığı bir dönemde yaşadı. Bundan azade olunamıyor.

Graham Collier cazın İngiliz aksanlısını yapıyor. İngiliz aksanıyla saksafon, trompet, piyano, gitar çalınıyor. Bir İngiliz ve bir Amerikalı birbirini anlamasa bile günün sonunda “aynı dil”i konuşuyorlar.

Koto Ensemble of the Ikuta School, Japan – Japanese Koto Orchestra

Sanki başka bir dünyanın müziği bu. Bir o kadar da tanıdık motifler barındırıyor içinde. Klasik Türk müziğini de andırıyor. Ona yaklaşıp yaklaşıp uzaklaşıyor.

Saatte yüz yirmi kilometre hızla ilerleyen şu aracın içinden gördüklerim de farklı bir hız çeşidiyle akıp geçiyor gözlerimin önünden ve zihnimden. Kavak ağaçları, boş bir arazi, ardından bir havalimanının arkası, ardından bir kenar mahalle, hepsi birbiri ardına, gittikçe kente yaklaşılıyor.

Ama ben bir Japon ormanının içindeki bir ibadethanedeyim. Fransızlar 17. ve 18. yüzyıllarda İstanbul surlarının içindeki yaşamı hangi dürtüyle tahayyül ediyorlardıysa uzaktan, ben de benzer bir şey yapmaktayım. Oluyormuş. Olunuyormuş. Aristokratik bir zevkmiş. Müzikle mümkün. Hakiki eskapizm. Zihinsel ve entelektüel penetrasyon. Günah. Lezzetli günah.

Üç büyülü sözcük ve bagajlarında getirdikleri sesler:

Japanese Koto Orchestra.

James Carter – The Real Quietstorm

Downton Abbey’de Maggie Smith’in canlandırdığı dul kontes Violet, İngiliz dilinin bütün inceliklerini konuşmakta mahir bir karakter. Bir sahnede, geçmişte Rus Prens Kuragin ile kaçıp gitmek üzereyken, eşi Lord Grantham’ın onun için hazırladığı bir hediyeden bahseder: güzel bir çerçeve içinde bir aile fotoğrafı. Bu sevgi ve tehdit dolu jesti anlatırken İngiliz erkeklerinin “quality”lerini kalın bir gelenek battaniyesi altında yaşattıklarını söyler.

Thick blanket of convention. Kullandığı sözcükler bunlardır. O konuşurken, blanket kelimesinin convention kelimesiyle buluşturulmasını ve ardından gelenekten oluşan o battaniyenin bir duygunun üzerine örtülüşünü ve o duygunun ifadesinin gelenek battaniyesinden bağımsız ifade edilememesi durumunu zihnimizde istemsizce yaşarız. Her şeyin bu kadar dolaylı oluşunun bile bu denli kendiliğindenliği şaşırtıcıdır. Doğal hissettirir. Öyle olması gerektiğini anlarız ve öyledir.

James Carter, albümde bunu yapıyor. Kendi duygularını ve ifade gücünü kalın bir caz geleneği battaniyesinin -Thelonious Monk’tan Bill Doggett’a, Duke Ellington’dan kendine- altında yaşatıp sergiliyor. Kendi bestelerini de bu geleneğin ürünleri arasına yerleştirip gelenekleştiriyor.

Enstrümanlarına en az dul kontesin İngiliz diline hakim olduğu kadar hakim. Saksafonları yoluyla konuşuyor. İnceliklerini, ironilerini, duygusallıklarını, şakalarını, söylemek istediklerini gerek dolaylı gerek dolaysız yollardan öyle bir söylüyor ki taşı her seferinde gediğine oturtuyor.

Sesler ve Cümleler [1] [2] [3] [4] [5] [6] [7] [8] [9] [10] [11] [12]

Share.

Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler mezunu, malum koşullarda yaşayabilmek için bankacı olmuş genç bir yazar. Bibliyofil ve obje fetişisti. Müzik eleştirmenliğine öykünüyor. Çeşitli müziklere, sanatlara ve kültür ürünlerine maruziyetini, bunların zihninde dokunduğu ve harekete geçirdiği şeyleri yazıyor.

Exit mobile version