Cazın bir evi var mı? New Orleans’ta doğduğunu, New York’ta büyüdüğünü söylemek kolay. Yüz yılı aşkın zamandır şehirlerden şehirlere, kıtalardan kıtalara dolaşan bu müziğin, tek bir adrese ait olduğunu söylemek pek mümkün değil. İtalyan piyanist, besteci ve vokalist Joe De Gregorio, The Trilogy projesinde bu sorunun peşine düşüyor. New York/New Jersey’den Los Angeles’a, oradan Paris’e uzanan yolculuğunda cazın geçmişini bugünün dünyasıyla buluşturuyor. The Opening ise bu uzun hikâyenin kapısını aralıyor.

Joe De Gregorio ve Ron Carter

Roma doğumlu De Gregorio’nun müzik dünyası başından beri sınırları pek sevmiyor. Avrupa cazının melodik duyarlılığıyla Amerikan caz geleneğini yan yana getirirken Blues’u, Latin ve Brezilya müziklerini, klasik müziği ve büyük şarkı geleneğini aynı masaya oturtabiliyor. The Trilogy üç ayrı kadroyla kaydedilmiş bir proje olmasının yanında, cazın farklı coğrafyalarda nasıl başka renklere büründüğüne dair de bir araştırma. De Gregorio’nun cazı tanımlarken kullandığı “Jazz is a question mark” sözü de albümün ruhuna cuk oturuyor: Burada cevaplardan çok sorular, kesin çizgilerden çok karşılaşmalar var.

Projenin Amerikan ayağının kalbinde ise caz tarihinin iki büyük ismi duruyor: Ron Carter ve Peter Erskine. De Gregorio’nun Carter ile New Jersey’deki efsanevi Van Gelder Studio’ya girmesi başlı başına güçlü bir sembol. John Coltrane’den Herbie Hancock’a, Wayne Shorter’dan Freddie Hubbard’a uzanan sayısız kaydın hafızasını taşıyan bu odada çalmak, ister istemez geçmişle aynı havayı solumak anlamına geliyor. Fakat De Gregorio bu mirasın karşısında reverans yapıp geri çekilmiyor. Carter’ın benzersiz zaman duygusu ve Erskine’ın ince, son derece kontrollü davul diliyle kendi sesini arıyor.

Joe De Gregorio, Ron Carter ve Peter Erskine, Rudy Van Gelder stüdyosunda

Blues bu arayışın başlangıç noktalarından biri. Özellikle New Orleans Blues ve Blues Italiano gibi parçalar, blues’un De Gregorio için yalnızca tarihsel bir form olmadığını gösteriyor. Birinde Amerika’nın güneyine, diğerinde kendi İtalyan kimliğine dokunuyor; aynı müzikal dil iki farklı coğrafyanın aksanıyla konuşmaya başlıyor. New Orleans Blues’un Ellis Marsalis’e uzanan selamı da bu bağı daha anlamlı hale getiriyor. De Gregorio geçmişi vitrinde saklamak yerine onunla konuşmayı tercih ediyor.

Albümün repertuvarına bakınca bu konuşmanın ne kadar geniş bir alana yayıldığı daha iyi anlaşılıyor. Someday My Prince Will Come ve Georgia on My Mind Amerikan şarkı kitabına açılırken, Domenico Modugno’nun Nel blu dipinto di blu (Volare)’si İtalya’ya, Antônio Carlos Jobim ve Vinicius de Moraes’in Eu Sei Que Vou Te Amar’ı Brezilya’ya götürüyor. Michel Legrand’ın You Must Believe in Spring’i ile Beatles’ın Yesterday’i de aynı yolculuğa katılıyor. Bir tarafta standartlar, diğer tarafta popüler şarkılar ve De Gregorio’nun kendi besteleri var; fakat hiçbirinin üzerinde “burası cazdır, burası değildir” diye bir sınır çizilmiyor.

Joe De Gregorio ve Peter Erskine

The Opening’in en güzel taraflarından biri bu. De Gregorio standartları kişisel dilin içine çekiyor. Çok iyi bildiğimiz bir melodinin armonisini, temposunu ya da atmosferini değiştirdiğinde şarkı geçmişinden kopmuyor ama başka bir hikâye anlatmaya başlıyor. Georgia on My Mind artık yalnızca Hoagy Carmichael’ın yıllardır yorumlanan bestesi olmaktan çıkıyor. Volare İtalyan popüler müziğinin dünyaya yayılmış melodisi gibi hissedilmiyor. Hepsi De Gregorio’nun kurduğu ortak dilin parçalarına dönüşüyor.

The Trilogy’nin ikinci damarı Los Angeles’ta daha farklı bir dünyaya açılıyor. Peter Erskine ve basçı Ike Sturm ile kurulan üçlüye yaylılar katılıyor; müzik funk, Afro-Küba ve Brezilya ritimleriyle klasik müzik arasında dolaşmaya başlıyor. Yaylıların caz üçlüsünün arkasına iliştirilmiş süsler gibi kullanılmaması önemli. Düzenlemeler, doğaçlamanın hareket alanını kapatmak yerine onun çevresinde yeni bir alan açıyor. Böylece albümün sesi bir anda küçük caz kulübünden çıkıp daha geniş, yer yer sinematografik bir dünyaya ulaşıyor.

Joe De Gregorio, Peter Erskine & Ike Sturm

Sonra Paris geliyor. Géraldine Laurent, Stéphane Kerecki ve Louis Moutin ile kurulan Avrupa ayağında De Gregorio aynı zamanda bir crooner. Şarkı söylemesi projenin coğrafyasını daha da genişletiyor; İngilizce, İtalyanca, Fransızca, İspanyolca ve Portekizce arasında dolaşan repertuvar, cazın ortak dil olma fikrini doğrudan insan sesine taşıyor. Burada Sinatra geleneğinin gölgesi kadar Fransız chanson’unun zarafeti ve Akdeniz’in melodik sıcaklığı da hissediliyor.

Albümün başlığındaki “The Opening” bu yüzden yerinde. Dinlediğimiz daha büyük bir hikâyenin ilk sayfası. De Gregorio caz tarihini yeniden yazmaya kalkmıyor; onun içinde kendisine ait bir güzergâh çiziyor. Ron Carter gibi yaşayan bir caz tarihinin yanında oturup blues çalabiliyor, ardından Paris’e geçip bir Fransız melodisinin içine girebiliyor; Beatles, Jobim, Legrand ve Modugno’yu aynı hikâyenin içinde buluşturabiliyor.

Joe De Gregorio ve yaylılar

Sonunda The Trilogy (The Opening) bize cazın belki de en eski sırrını yeniden hatırlatıyor: Bu müzik hiçbir zaman yalnızca notalardan ibaret olmadı. Yolculuktu, karşılaşmaydı, başka birinin söylediğini dinleyip ona kendi cümlenle cevap vermekti. Joe De Gregorio da Roma’dan New Jersey’e, Los Angeles’tan Paris’e uzanan bu albümde tam olarak bunu yapıyor. Geçmişe bakıyor ama orada kalmıyor. Çünkü onun dünyasında caz bir nokta değil; hâlâ açık duran büyük bir soru işareti.

Dark Blue Notes’da Mine Gürevin
Dark Blue Notes’da Vitrin

Share.

Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

Exit mobile version