John Coltrane’i kasetlerden dinleyerek sololarını çözmeye çalışan genç bir müzisyenden, bugün kendi sesini ve müzikal dilini aramayı sürdüren deneyimli bir saksofoncuya… 28 Ekim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde TRT İstanbul Radyosu Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’yla sahne alacak olan Engin Recepoğulları, konser öncesi sohbetimizde müzikal yolculuğunu, ustalarından öğrendiklerini, cazın değişen dünyasını ve müzisyen olmanın görünmeyen zorluklarını anlattı. Doğaçlamanın özgürlüğünden cazın geleceğine, müzikal özgünlük arayışından onu hâlâ yeni fikirlerin peşinden gitmeye çağıran tutkusuna uzanan bu söyleşi, bir müzisyenin cazla kurduğu uzun soluklu ilişkiye yakından bakıyor.
■
Arif Hür: 28 Ekim’de Atatürk Kültür Merkezi’nde, TRT İstanbul Radyosu Hafif Müzik ve Caz Orkestrası ile sahne alacaksınız. Bir orkestra müzisyeni olarak, orkestrayla birlikte müzik yaparken solo çalmak sizin için nasıl bir anlam taşıyor? Bireysel ifade ile orkestranın kolektif sesi arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız? Cumhuriyet Bayramı’nın hemen öncesinde bu orkestrayla AKM’de sahne almanın sizin için özel bir anlamı var mı?
Engin Recepoğulları: Çok küçük yaşlardan beri orkestra kültürünün içinde yetiştim. İzmir Türk Koleji’nde, Erdoğan Kolgar’ın direktörlüğünde yıllarca okul orkestrasında çaldım. Müziği ilk orada, bir topluluğun parçası olarak öğrendim. Dolayısıyla kendimi her şeyden önce bir orkestra müzisyeni olarak görüyorum.
TRT İstanbul Radyosu Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’nda da Cem Tuncer’in şefliğinde çok değerli müzisyenlerle birlikte çalıyoruz. Big band geleneğinde solist ile orkestranın ilişkisini çok net görebiliyoruz. Duke Ellington, Count Basie, Stan Kenton ya da Thad Jones–Mel Lewis orkestralarını düşündüğünüzde, Paul Gonsalves, Lester Young ve Johnny Hodges gibi güçlü solistlerin aynı zamanda orkestranın kolektif sesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyorsunuz. Bizim için de solo çalmak, orkestrada birlikte müzik yapmanın doğal bir parçası. Bu konserin benim için özel bir anlamı var. Cumhuriyet Bayramı’nın hemen öncesinde Atatürk Kültür Merkezi’nde bu orkestrayla sahne almak çok kıymetli. 2008’den beri orkestradayım; bu yıl 18. yılım. Üstelik sezonun ilk konserini böyle bir tarihte yapmak, bu konseri benim için daha da anlamlı kılıyor.
Arif Hür: İzmir’de başlayan müzik yolculuğunuzda, lise yıllarında saksofon çalmaya başladınız. Geriye dönüp baktığınızda, sizi müziğe yönlendiren etkenler nelerdi? O yıllarda başlayan müzikal keşif sürecinizin bugünkü müzisyen kimliğinizde nasıl bir yeri var?
Engin Recepoğulları: Saksofona 1994 yılında, babamın Rusya’dan getirdiği Amati marka bir tenor saksofonla başladım. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerinden çok geçmemişti; babam bu enstrümanı sokaktan 1 dolara alıp bavuluna koyarak Türkiye’ye getirmişti. Saksofonu alır almaz İzmir Türk Koleji’ndeki bando hocamız Erdoğan Kolgar’a götürdüm. Orta 1’de okul orkestrasına alışmam için önce euphonium çaldım. Orta 2’den Orta 3’e geçtiğim yaz Erdoğan Hoca her gün benimle ilgilendi; uzun sesler ve gamlar çalıştırdı. Enstrümanla ilk ciddi çalışmalarım o yaz başladı.
O günkü Türkiye, İzmir ve dünya bugünkünden çok farklıydı. İnternet çok sınırlıydı; nota ve kayıtlara ulaşmak kolay değildi. Önce Cüneyt Sermet’in Cazın İçinden kitabını aldım. Kitapta adı geçen müzisyenleri ezberliyor, kim olduklarını ve nasıl bir müzik yaptıklarını merak ediyordum.
Sonra İzmir’de Radyoaktif isimli müthiş bir radyoyla tanıştım. John Coltrane’i ilk kez Yücel Şahinbeyoğlu’nun programında dinledim. Bir gece radyoda Coltrane’in müziğiyle karşılaşmam benim için unutulmaz bir andı. Yücel’in Selçuk Kültür Gemisi’nde bir standı vardı; daha sonra standını Sevgi Yolu’na taşıdı.
Bornova Anadolu Lisesi’nde okuyan yakın arkadaşım Hakan Özgökçen’le oradan sürekli kaset almaya başladık. İlk yıllarda hem caz hem de progressive rock dinliyordum: John Coltrane, Miles Davis, King Crimson, Traffic, Stanley Clarke, Chick Corea, Jan Garbarek… Elimde ne bir Real Book ne de bir metot vardı. Kasetleri defalarca dinler, sevdiğim soloları geri sarıp tekrar tekrar çalardım. Bazen bir iki saniyelik bir bölümü çözebilmek için saatlerce uğraşırdım.
Okul orkestramızı da çalıştıran Ömür Gidel’le tanışmam müzikal gelişimimde önemli bir dönüm noktası oldu. 1996’da onunla armoni çalışmaya başladım. O yıllarda Sartre’ın Akıl Çağı romanını da okuyor, varoluşçuluğa ilgi duyuyordum. İnsanın kendi hayatına yön vermesi, seçimleri ve özgürlüğü üzerine düşünüyordum. Müzik dışında da ilgimi çeken pek çok şey vardı. Bugün geriye baktığımda, müzisyen olma kararımın tek bir nedene ya da olaya dayanmadığını düşünüyorum.
Arif Hür: Müzisyenlik yolculuğunuzda kariyerinizin yönünü değiştiren bir karşılaşma, karar ya da kırılma anı oldu mu? Bugün olduğunuz müzisyeni şekillendiren en önemli eşik hangisiydi?
Engin Recepoğulları: 1997’de Aydın Esen’in Anthony Jackson ve Steve Smith’le İzmir’de verdiği konsere gittim. Konserden çok etkilendim. Ertesi gün Aydın Esen benimle bir iki saat oturup konuştu ve bütün imkânlarımı zorlayarak Boston’a gitmemi, orada müzik eğitimi almamı önerdi. O yaşta böyle bir müzisyenin benimle bu kadar uzun konuşması ve beni Boston’a gitmeye teşvik etmesi benim için çok önemliydi.
Aynı yıl İstanbul’a giderek İKSV Caz Festivali’nde Joshua Redman’ı ve Wynton Marsalis’in big band’ini izledim. İkisi de beni çok etkiledi. Kayıtlardan bildiğim müziği bu düzeyde müzisyenlerden canlı dinlemek benim için çok farklı bir deneyimdi.
1997 ile 2003 arasındaki yıllar yoğun bir çalışma dönemi oldu. Sürekli dinliyor, sevdiğim müzisyenlerin sololarını çıkarmaya uğraşıyor ve bir yandan da armoni bilgimi geliştirmeye çalışıyordum. 2003’te, Ömür Gidel’in öğrencileri Evren Karakul, Orçun Aktaşlı ve Barış Tuncel’le birlikte yer aldığım Logos grubuyla çeşitli festivallere katıldık. Eskişehir’deki festivalde Yahya Dai ve İmer Demirer gibi ustalarla aynı sahneyi paylaşmak bizi çok motive etmişti. 2004’te Ömür Gidel ve Raci Pişmişoğlu’nun aracılığıyla Ricky Ford’dan üç dört ders alma fırsatım oldu. Sanırım müzisyen olmaya asıl o derslerden sonra karar verdim. Ricky de ısrarla Boston’a ya da Paris’e gitmemi önerdi.
2008’den itibaren o vefat edene kadar, Muvaffak Falay Sextet’te çalmıştım; böylece hem Falay’la hem de Elvan Aracı ile birlikte sahne alma şansı bulmuştum. Her ikisi de benim için çok değerliydi.
2006 yazında İKSEV’in Siena bursunu kazandım ve Ömercan Şakar’la birlikte Siena’ya gittim. Geriye dönüp baktığımda, Siena deneyimini müzikal gelişimimdeki en önemli eşiklerden biri olarak görüyorum.
“Ömür Gidel’den aldığım şey yalnızca armoni, caz ya da doğaçlama değildi”
Arif Hür: Ömür Gidel ve Ricky Ford, müzikal gelişiminizde farklı açılardan önemli izler bırakmış isimler. Onlardan aldığınız eğitim, müziğe ve doğaçlamaya yaklaşımınızı nasıl şekillendirdi? Özellikle Ricky Ford’la çalışırken öğrendiğiniz ve bugün hâlâ uyguladığınız bir yaklaşım var mı?
Engin Recepoğulları: Ömür Gidel’den aldığım şey yalnızca armoni, caz ya da doğaçlama değildi. Bir şeyi nasıl çalıştığımız, müziğe nasıl yaklaştığımız, diğer müzisyenlerle nasıl iletişim kurduğumuz ve bir müzisyen olarak bizi nelerin beklediği üzerine onunla çok şey konuştuk. Bunlar müziğe yaklaşımımı olduğu kadar hayata bakışımı da etkiledi. Ömür Gidel’i geçtiğimiz aylarda kaybettik. Çok sayıda müzisyen yetiştirdi; hem İzmir hem de Türkiye için büyük bir kayıp.
Ricky Ford ise caz tarihinin içinden gelen bir müzisyen. Charles Mingus, Sonny Rollins, McCoy Tyner, Abdullah Ibrahim, Benny Golson ve Freddie Hubbard gibi isimlerle çalmış bir müzisyenden ders almak, bu geleneği yalnızca kayıtlar üzerinden değil, onu yaşamış birinin deneyiminden öğrenmek açısından çok değerliydi.
Derslerimiz en temelden başladı; dudak pozisyonu ve embouchure üzerine çalıştık. Monk bestelerinin armonik yapıları ve bu armoniler üzerinden solo üretmek üzerine çalışmalar yaptık. Debussy ve Ravel’in eserlerinden etütler hazırlardı. Bu çalışmalar, alışık olduğumuz caz kalıplarının dışında düşünmemizi, melodik yaklaşımımızı geliştirmemizi ve enstrümanın bütün ses aralığını kullanmamızı gerektiriyordu. Transkripsiyonlar, sololar ve gamlar da çalıştık ama en çok üzerinde durduğumuz konu tondu.
Ricky’nin yaklaşımında doğaçlama her şeyden önce sesle başlıyordu. Bir saksofoncunun tonu yalnızca enstrümandan çıkan ses değil, müzikal kimliğinin de önemli bir parçası. Bu yüzden ton çalışmasını hiçbir zaman yalnızca teknik bir egzersiz olarak görmedim. Bugün de çalışmaya başladığımda ilk önem verdiğim şeylerden biri tonum. Ricky Ford’dan yıllar önce öğrendiğim bu yaklaşım hâlâ günlük çalışmamın bir parçası. Kendisini dinledikçe yeni şeyler öğrenmeye devam ediyorum.
Arif Hür: 2006’da kazandığınız bursla Siena’da Claudio Fasoli ve Pietro Tonolo gibi İtalyan caz müzisyenleriyle çalışma fırsatı buldunuz. Bu deneyim müziğinize neler kattı? Farklı bir müzikal kültürün içinde bulunmak, kendi müzikal dilinizi geliştirme sürecinizi nasıl etkiledi?
Engin Recepoğulları: İKSEV’in sağladığı Siena bursu, İzmir’deki caz ortamı için çok büyük bir şanstı. İzmir’den Tolga Bilgin ve Tamer Temel gibi çok kıymetli müzisyenler de bu bursla Siena’ya gitti.
Her şeyden önce Siena çok etkileyici bir şehir. Böyle bir yerde kendi kuşağımdan onlarca müzisyenle bir arada olmak harika bir histi. Günlerimizin neredeyse tamamı müzikle geçiyordu. Sabah dersler ve atölyeler başlıyor, öğleden sonra provalar yapılıyor, akşam konserlere gidiyor, gece de geç saatlere kadar jam session’larda çalıyorduk. Asıl hocam Claudio Fasoli’ydi. Müthiş bir müzisyen ve besteci; bugün de Avrupa’nın en yaratıcı müzisyenlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Onunla çalışmak benim için çok değerliydi.
Pietro Tonolo’nun müziğe yaklaşımından da çok şey öğrendim. İkisi de Amerikan caz geleneğini çok iyi bilen ama aynı zamanda kendi müzikal dillerini geliştirmiş Avrupalı müzisyenlerdi. Kendi kuşağımızdan Avrupalı müzisyenlerle ekipler kuruyor, gündüz derslerde, gece jam session’larda birlikte çalıyorduk. O dönem Türkiye’de bu kadar yoğun bir müzik ortamının içinde bulunmak kolay değildi. Siena’da günün neredeyse tamamını müzikle uğraşarak geçirmek benim için çok özel bir deneyimdi. Siena’dan döndüğümde cazın tek bir müzikal yaklaşımı olmadığını daha iyi anlamıştım. Aynı geleneği bilen, aynı müzisyenleri dinleyerek yetişmiş insanlar bile farklı müzikal diller geliştirebiliyordu. Bu deneyim, kendi müzikal yaklaşımımı oluştururken başka yolların da mümkün olduğunu görmemi sağladı.
Arif Hür: Joshua Redman, Christian McBride, Roy Hargrove, Marcus Miller ve Dee Dee Bridgewater gibi önemli müzisyenlere eşlik ettiniz. Bu isimlerle aynı sahneyi paylaşmak, müzisyenlik anlayışınıza neler kattı? Özellikle prova disiplini, sahneye hazırlanma ve profesyonellik açısından sizde iz bırakan bir deneyim oldu mu?
Engin Recepoğulları: TRT İstanbul Radyosu Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’yla Joshua Redman, Christian McBride, Roy Hargrove, Marcus Miller ve Dee Dee Bridgewater gibi çok önemli müzisyenlere eşlik ettik. Uzun prova süreçleri yaşadık. Sürekli turnede olmalarına rağmen provalarda ve konserlerde gösterdikleri profesyonellik ve disiplin gerçekten çok üst düzeydeydi. Konserlere ne kadar ciddi hazırlandıklarını görmek bizim için de önemli bir deneyimdi. Çok yorgun oldukları zamanlarda bile sahneye çıkıp etkileyici performanslar sergilediler.
Roy Hargrove ise benim için ayrı bir yerde duruyor. 25 Temmuz 2016’da aynı sahneyi paylaştığımız bu müthiş müzisyen, 2 Kasım 2018’de, henüz 49 yaşındayken hayatını kaybetti. Hastalığının ileri bir evresindeydi ama yaşadığı bütün zorluklara rağmen hiçbir provayı kaçırmadı; sahneye çıktı ve çok etkileyici bir performans sergiledi. O konser benim için unutulmaz bir anı.
Bu müzisyenlerden öğrendiklerim, doğrudan birinin tarzını benimsemekten çok, müzisyenlik anlayışımı etkiledi. Prova disiplini, konsere hazırlanma biçimleri ve yoğun turne programları içinde kendilerini sahneye nasıl hazır tuttukları beni çok etkiledi. Bir müzisyenin kendi sesini geliştirmesi elbette yıllar süren bir çalışma gerektiriyor. Ama o sesi sahnede en iyi şekilde ortaya koyabilmek için enstrüman çalışmanın dışında kalan konulara da özen göstermek gerekiyor. Bu isimlerle çalışmak, kendi çalışma alışkanlıklarıma ve sahneye hazırlanma biçimime de bu açıdan bakmamı sağladı.
“Çocukken John Coltrane’in ‘My Favorite Things’ kaydını dinler, bir gün soprano çalmayı hayal ederdim”
Arif Hür: Ana enstrümanınız tenor saksofon; soprano saksofon da müzikal hayatınızda önemli bir yere sahip. Bu iki enstrüman sizin için nasıl farklı ifade alanları oluşturuyor? Bir parçayı tenorla ya da sopranoyla yorumlamaya karar verirken neler belirleyici oluyor? Bir de yıllardır peşinde olduğunuz, kendinize özgü bir ses arayışınız var mı?
Engin Recepoğulları: Ana enstrümanım tenor saksofon ama sopranoya 2002 yılında başladım. İkisi de saksofon ailesinden olsa da benim için neredeyse iki ayrı enstrüman. Üfleme biçimi, embouchure, ağızlık ve kamış seçimi birbirinden farklı. Sopranonun kendine özgü zorlukları var; düzenli çalışmak ve enstrümanla sürekli ilişki içinde olmak gerekiyor. Ama çok güzel, çok kişisel bir sesi var. Soprano çalışmanın tenoruma da faydası olduğunu düşünüyorum. Özellikle nefes desteği, boğaz açıklığı ve ton kontrolü açısından birbirlerini besliyorlar. Bir parçayı tenorla mı yoksa sopranoyla mı çalacağıma karar verirken öncelikle müziğin kendisini ve parçanın karakterini düşünüyorum.
Çocukken John Coltrane’in ‘My Favorite Things’ kaydını dinler, bir gün soprano çalmayı hayal ederdim. Soprano sesinin bende bıraktığı ilk izlenimlerden biri buydu. Branford Marsalis beni çok etkileyen müzisyenlerden biri. Hem tenor hem soprano çalması ve iki enstrümanda da kendine özgü bir ses dünyası kurması benim için önemliydi.
Wayne Shorter’ın soprano kullanışına da hayranım; onun enstrümandan çıkardığı sesin çok kişisel bir karakteri var. Ben soprano çalarken daha çok obua gibi bir ton düşünüyorum. Bu yüzden Bach’ın obua konçertolarını ve Marcello’nun obua konçertosunu çalışıyorum. Bunlar hem nefes kontrolü hem de tonun istikrarı açısından bana çok şey kazandırıyor.
Sopranoyu Erkan Oğur’un Telvin projesinde, farklı kayıtlarda ve Ozan Musluoğlu’nun ilk albümünde kullandım. Ercüment Orkut’un aranjelerini yaptığı Kenan Doğulu Symphonity projesinde de soprano çaldım. Enstrümanı çalmayı çok seviyorum. Ancak seyahatlerde iki saksofonu birden taşımak kolay olmadığı için her zaman yanıma alamıyorum. Evde çalışırken ise sopranoya da zaman ayırmaya çalışıyorum. Kendime özgü bir ton arayışım uzun yıllardır devam ediyor. Daha hacimli, daha geniş ve biraz daha koyu bir sesin peşindeyim. Tenorda 10 numara ağızlıkla çalıyorum. Böyle büyük bir ağızlıkla çalmak, enstrümana daha fazla hava vermeyi ve nefesi farklı yönetmeyi gerektiriyor. Elbette mesele yalnızca ekipman değil; ağızlık size belirli imkânlar sunuyor ama o sesi oluşturmak uzun süre çalışmayı gerektiriyor.
Bu arayışın bir noktada sona ereceğini sanmıyorum. Yıllar geçtikçe hem siz değişiyorsunuz hem de müzikten beklentileriniz. Bir zamanlar aradığınız ses, yıllar içinde yerini başka bir arayışa bırakabiliyor. Ben hâlâ kendi müzikal düşüncemi taşıyan, daha özgün ve hacimli bir sese yaklaşmaya çalışıyorum.
Arif Hür: Cazın merkezinde doğaçlama var; ancak doğaçlama yalnızca o anda yeni notalar üretmekten ibaret değil. Sizce iyi bir doğaçlamanın arkasında nasıl bir hazırlık ve birikim bulunur? Sahnedeki anlık kararlar, diğer müzisyenlerle kurulan iletişim ve beklenmedik durumlara verilen tepkiler, bir performansın yönünü nasıl değiştirebilir?
Engin Recepoğulları: Doğaçlama, dışarıdan bakıldığında o anda yoktan var edilen bir şey gibi görünüyor ama caz tarihine baktığınızda durum biraz farklı. Paul Berliner’in Thinking in Jazz kitabında anlattığı gibi, caz müzisyenleri bu müziği bir dil gibi öğreniyorlar: önce dinleyerek, sonra taklit ederek, en sonunda da o dille kendi cümlelerini kurarak. İyi bir doğaçlamanın arkasında ciddi bir çalışma var. Bol bol dinlemek, ustaların sololarını transkribe etmek, analiz etmek ve onların müzikal düşünme biçimlerini anlamaya çalışmak çok önemli. Bir soloyu nota nota çıkardığınızda, bir akor üzerinde nasıl cümleler kurduklarını ve aynı armonik yapı karşısında hangi fikirleri kullandıklarını daha iyi görüyorsunuz.
Bazen aynı müzisyenin farklı sololarında benzer fikirleri tekrar kullandığını da fark ediyorsunuz. Böylece doğaçlamanın yalnızca o anda akla gelen notalardan ibaret olmadığını, en spontane görünen solistin bile geçmişinden gelen geniş bir müzikal kelime hazinesine sahip olduğunu anlıyorsunuz.
Benim için bu dili öğrenmenin başlangıcı, Sonny Rollins’in Pent-Up House solosunu kasetten çıkarmak oldu. Rollins’in ilgimi çeken taraflarından biri, yalnızca güçlü cümleler kurması değil, bu cümleleri zaman içinde nasıl geliştirmesiydi. Gunther Schuller, Rollins’in Blue 7 solosunu incelerken bu yaklaşımı “tematik doğaçlama” kavramıyla açıklamıştı. Küçük bir müzikal fikri alıp solo boyunca tekrar kullanmak, dönüştürmek ve farklı yönlere taşımak, bence iyi bir doğaçlamanın önemli özelliklerinden biri.
Ama doğaçlama yalnızca solistin kendi fikirleriyle ilgili değil. Ingrid Monson’ın caz üzerine çalışmalarında da ele aldığı gibi, müzik o anda çalan bütün müzisyenler arasındaki etkileşimle şekilleniyor. Coltrane’in sololarını Elvin Jones’un davulundan bağımsız düşünemezsiniz. Bir müzisyenin swing’ini, zamanlamasını ve cümlelerini nasıl geliştirdiğini anlamak için onu dinlemek kadar onunla birlikte çalmak da önemli. Bazen diğer müzisyenin yaptığı küçük bir vurgu ya da beklenmedik bir ritmik hareket, sizin çaldığınız cümlenin yönünü tamamen değiştirebiliyor. Böyle anlarda önceden planladığınız fikre bağlı kalmak yerine, duyduğunuza karşılık vermeniz gerekiyor. Elbette her fikir istediğiniz gibi sonuçlanmayabilir.
Ama doğaçlamada önemli olan, hata yaptığınızda müzikten kopmamak; bazen o hatanın içinden yeni bir fikir çıkarabilmek. Ne çalacağınızı bütünüyle önceden bilemezsiniz. Müzik, birlikte çaldığınız insanları ne kadar dinlediğinize ve o anda gelişen fikirlere ne kadar açık olduğunuza göre şekillenir.
“Bir projeye girerken kendi tarzımı müziğin önüne koymayı düşünmüyorum”
Arif Hür: Kırktan fazla albümde farklı müzisyenlerle yer aldınız; Kerem Görsev’den Selen Gülün’e, Alp Ersönmez’den Kenan Doğulu’ya uzanan farklı müzikal dünyalarda bulundunuz. Başka bir sanatçının projesinde yer alırken onun müzikal diline uyum sağlamakla kendi sesinizi korumak arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz? Bu süreçte sizi alışkanlıklarınızın dışına çıkaran, müziğe farklı bir açıdan bakmanızı sağlayan projeler oldu mu?
Engin Recepoğulları: Farklı müzisyenlerle çalışırken öncelikle onların müzikal dünyasını anlamaya çalışıyorum. Her bestecinin ve grup liderinin kendine özgü bir dili var. Bir projeye dâhil olmak, o dilin içine girmek ve müziğin neye ihtiyaç duyduğunu anlamak demek. Ama yıllar içinde bu konudaki yaklaşımım değişti. Eskiden içinde bulunduğum projenin dünyasına daha fazla uyum sağlamaya, biraz da ona göre şekil almaya çalışıyordum. Zamanla kendi sesimi korumaya ve daha çok kendim gibi çalmaya önem vermeye başladım.
Bu konuda aklıma Wayne Shorter geliyor. Art Blakey and the Jazz Messengers dönemindeki ilk çalışmalarında John Coltrane’in etkisini duymak mümkün ama zaman içinde çok daha kişisel, kendine özgü bir müzikal dil geliştiriyor. Bence önemli olan, dinlediğiniz ve öğrendiğiniz şeyleri kendi süzgecinizden geçirerek zamanla kendinize ait bir dile dönüştürebilmek. Bu bir anda gerçekleşmiyor; uzun bir çalışma ve deneyim süreci gerektiriyor.
Kendi adıma da bu arayışın hâlâ devam ettiğini düşünüyorum. Kerem Görsev’in Clear Horizon albümünden Selen Gülün’ün Blue Band albümüne, Alp Ersönmez’in Cereyanlı projesinden Kenan Doğulu’nun İhtimaller caz projesine kadar farklı müzikal dünyaların içinde bulundum. Her biri farklı bir yaklaşım gerektiriyor. Bazı projelerde ritmik açıdan, bazılarında armonik düşünce ve müzisyenler arasındaki etkileşim açısından alışkanlıklarımın dışına çıkmam gerekti.
Örneğin Nazdrave’nin 13 albümü ritmik açıdan beni zorlayan çalışmalardan biriydi. Tolga Tüzün’le yaptığımız kayıtlar, müzisyenler arasındaki anlık etkileşim ve birlikte müzik kurma açısından ufkumu açtı. Sarp Maden’le yaptığımız kayıtlarda ise armonik anlamda farklı düşünme biçimleriyle karşılaştım. Bu projelerde alışık olduğum yaklaşımların dışına çıkmak ve doğaçlamaya başka açılardan bakmak zorundaydım.
Bugün bir projeye girerken kendi tarzımı müziğin önüne koymayı düşünmüyorum. Önce o müziği anlamaya ve ona katkıda bulunmaya çalışıyorum. Ama kendi sesimin ve müzikal yaklaşımımın da çaldığım müziğin içinde doğal olarak yer almasını istiyorum. Sanırım bu denge, zamanla ve farklı müzisyenlerle çaldıkça gelişiyor.
Arif Hür: Uzun yıllardır profesyonel olarak müzik yapıyorsunuz. Dışarıdan bakıldığında çoğu zaman görünmeyen, müzisyenlik mesleğinin sizi en çok zorlayan tarafları neler? Günümüzün hızlanan yaşamı ve müzik sektörünün değişen koşulları, müziğe ayırdığınız zamanı ve çalışma biçiminizi nasıl etkiliyor? Bütün bu koşullara rağmen müzik yapma isteğinizi ve öğrenme heyecanınızı nasıl koruyorsunuz?
Engin Recepoğulları: Müzik, aynı şeyin üzerinde uzun süre çalışmayı gerektiriyor. Bugünün hızında bunu sürdürebilmek giderek zorlaşıyor. Hartmut Rosa’nın modern hayatın hızlanması üzerine düşüncelerini bu açıdan anlamlı buluyorum. Modern toplumda her şeyin hızlanmasının insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi nasıl değiştirdiğinden söz ediyor. Bunu müzikte de hissediyorum. Bir enstrümanda gelişmek, bir doğaçlamanın dilini anlamak ya da kendinize özgü bir ses bulmak zaman istiyor. Aynı şeyin üzerinde tekrar tekrar çalışmanız, bazen uzun süre sonuç alamadan bir fikrin peşinden gitmeniz gerekiyor. Oysa sürekli yeni bir şeyin dikkatimizi çektiği bir ortamda, bir konuya uzun süre bağlı kalmak bile başlı başına bir çabaya dönüşüyor.
Bunun yanında, müzik sektöründeki ekonomik koşullar da müzisyenleri çok zorluyor. Pandemi sırasında ve sonrasında ciddi sıkıntılar yaşandı. Özellikle genç müzisyenler için durum daha da güç; hem kendilerine bir yer edinmeye hem de müziklerini sürdürebilecekleri koşulları oluşturmaya çalışıyorlar. Müzisyenlikte gelir ve çalışma imkânları her zaman düzenli olmadığı için kişisel hayatı planlamak da kolay değil. Bu belirsizlik, insanın hem çalışma düzenini hem de özel hayatını etkiliyor.
Yirmi yıl öncesine göre hem müzik sektörü hem de müziği dinleme biçimlerimiz çok değişti. Eskiden bir albümün peşine düşmek, bir müzisyeni keşfetmek ve aynı kaydı defalarca dinleyerek ayrıntılarını anlamaya çalışmak başlı başına bir süreçti. Bugün hemen her şeye ulaşabiliyoruz ama bu, müziği daha derin dinlediğimiz anlamına gelmiyor. Pandemiyle birlikte yaşadıklarımız, ülkemizdeki ve dünyadaki belirsizlikler de bütün bu koşullara ekleniyor. Çevremdeki müzisyenlerde de gözlemlediğim kadarıyla, bütün bu değişimlerin içinde ilk yıllardaki çalışma şevkini ve müzik yapma heyecanını korumak kolay değil.
Bu mesleği sürdürmek bana, müzikal olarak gelişmenin yanı sıra öğrenme isteğini de korumak gerektiğini öğretti. Ben hâlâ çalacağım çok şey, öğreneceğim çok müzik olduğunu düşünüyorum. Sanırım beni müziğin içinde tutan şey de bu.
“Genç müzisyenlerimizin farklı ülkelerde kendilerine özgü müzikal yollar açmaları sevindirici”
Arif Hür: Türkiye’de caz sahnesinin yıllar içindeki dönüşümünü yakından gözlemlediniz. Sizce Türkiye’de caz müzisyeni olmanın bugün sunduğu imkânlar ve beraberinde getirdiği zorluklar neler? Konser mekânlarını, dinleyiciyle kurulan ilişkiyi, müzisyenlerin üretim koşullarını ve dijital platformların etkisini düşündüğünüzde, Türkiye’de caz sahnesinin sürdürülebilir biçimde gelişmesi için en çok neye ihtiyaç var?
Engin Recepoğulları: Türkiye’de çok iyi caz müzisyenleri yetişiyor. Bence asıl mesele, onların burada üretim yapabilecekleri sürdürülebilir bir zeminin kurulması. Eğitim olanakları, uluslararası bağlantılar ve bilgiye erişim geçmişe göre çok daha geniş. Bugün genç bir müzisyen dünyanın farklı yerlerindeki kayıtları, konserleri ve eğitim kaynaklarını takip edebiliyor. Dijital platformlar da müziğin daha geniş kitlelere ulaşması için önemli imkânlar sunuyor. Ancak iyi müzisyenlerin yetişmesi, tek başına güçlü ve sürdürülebilir bir caz sahnesi oluşturmak için yeterli değil. Müzisyenlerin düzenli olarak çalabilecekleri mekânlara, yeni projeler geliştirebilecekleri üretim olanaklarına ve yaptıkları işin karşılığını alabilecekleri koşullara ihtiyaçları var. Caz, dinleyiciyle zaman içinde kurulan bir ilişki gerektiriyor. Bu nedenle yalnızca konser düzenlemek değil, dinleyicinin müzikle bağ kurabileceği bir süreklilik oluşturmak da önemli.
Dijital platformlar müziğe erişimi kolaylaştırdı ama görünürlük, dinlenmek ve kalıcı bir dinleyici kitlesi oluşturmak birbirinden farklı şeyler. Bir albümün yayımlanması artık daha kolay; fakat o albümün dinleyiciye ulaşması, konserlerde karşılık bulması ve müzisyenin yeni çalışmalar yapabilmesini sağlaması ayrı bir mesele. Özellikle özgün müzik üreten müzisyenlerin yalnızca üretim yapabilmesi değil, bunu sürdürebilmesi gerekiyor.
Bugün Avrupa’da ve Amerika’da eğitim alan, yaşayan ve müzik üreten çok iyi Türk caz müzisyenleri var. Basel’de Mehmet Ali Şimaylı, Kuzey Aktuğ ve Hakan Başar; Avusturya’da Eren Kutlu; New York’ta Berk Feyiz ve Alican Bekoğlu, bu kuşağın çeşitliliğini gösteren isimlerden yalnızca birkaçı. Genç müzisyenlerimizin farklı ülkelerde kendilerine özgü müzikal yollar açmaları sevindirici. Bu, burada yetişen müzisyenlerin potansiyelini de gösteriyor.
Ancak bu kuşağın yalnızca yurt dışında fırsat bulabilmesi değil, Türkiye’de de projeler geliştirebileceği, düzenli olarak sahneye çıkabileceği ve üretimini sürdürebileceği koşulların güçlenmesi gerekiyor. Bence Türkiye’de cazın gelişmesi için en çok ihtiyaç duyulan şey, kulüplerin, festivallerin, eğitim kurumlarının ve kültür merkezlerinin birbirini tamamladığı bir yapı. Genç müzisyenlerin sahne deneyimi kazanabildiği, farklı kuşakların bir araya gelebildiği ve yeni müziğin dinleyiciyle düzenli olarak buluşabildiği bir ortam oluşturulmalı. Çünkü bir caz sahnesini yalnızca iyi müzisyenler değil, onların üretimlerini sürdürebilmelerini sağlayan koşullar ve bu müzikle uzun vadeli bir ilişki kuran dinleyiciler de oluşturuyor.
Arif Hür: Caz bugün hip-hop’tan elektronik müziğe, deneysel seslerden farklı coğrafyaların müzik geleneklerine uzanan geniş bir alanda dönüşüyor. Sizce cazı caz yapan temel unsur nedir? Bir müzik, cazın geleneksel sınırlarının dışına çıktığında da caz olarak tanımlanabilir mi? Bu sınırlar üzerine tartışmak müziği zenginleştiriyor mu, yoksa özgür üretimin önüne mi geçiyor?
Engin Recepoğulları: Cazın gelişimine tarihsel materyalizm açısından bakmanın çok şey açıkladığını düşünüyorum. Çünkü caz hiçbir zaman sabit bir düzlemde kalmadı; her dönemde hem kendi içindeki müzikal arayışlardan hem de içinde doğduğu toplumsal ve ekonomik koşullardan etkilendi. Erken dönem kayıtlarında kullanılan 78 devirli plak formatının müziğin biçimi üzerinde önemli bir etkisi vardı. Özellikle üç dakika civarında müzik içeren 10 inçlik plaklarda, müzisyenlerin parçalarını ve sololarını belirli bir süreye sığdırmaları gerekiyordu. Büyük orkestralar ise dans salonlarıyla ve eğlence endüstrisiyle birlikte gelişti.
İkinci Dünya Savaşı sırasında müzisyenlerin askere alınması, dans salonlarının ekonomik koşullarının değişmesi ve yeni vergiler büyük orkestraların ayakta kalmasını zorlaştırdı. Bu dönemde küçük gruplarla çalınan bebop da gelişmeye başladı. Harlem’deki Minton’s Playhouse gibi kulüplerde yapılan jam session’lar, müzisyenlerin yeni armonik ve ritmik fikirleri denedikleri önemli buluşma noktalarıydı. Cazın dans müziğinden daha karmaşık, dikkatle dinlenmeyi gerektiren bir müziğe dönüşmesinde bu gelişmelerin de payı vardı.
1948’de piyasaya çıkan LP formatı, daha uzun müzikal anlatılara alan açtı. Miles Davis’in 1951’de kaydettiği “Dig” gibi parçalar, müzisyenlerin daha uzun soloları kayıt ortamında da geliştirebilmesinin örneklerindendi. Elektrikli enstrümanların yaygınlaşması, cazın rock ve elektronik müzikle ilişkisini değiştirdi.
Hip-hop ise caz plaklarından aldığı örneklemeleri başka bir bağlamda kullandı ve bu müziğin seslerini yeni kuşaklarla buluşturdu. Dolayısıyla cazın hip-hop’la, elektronik müzikle ya da farklı coğrafyaların müzik gelenekleriyle kurduğu ilişkiyi bir sapma olarak değil, tarihsel dönüşümünün bir parçası olarak görmek gerekiyor.
Bebop ortaya çıktığında da Ornette Coleman’ın müziğinde de Miles Davis Bitches Brew albümünü yaptığında da cazın sınırları üzerine tartışmalar yaşandı. Bugün bunlar caz tarihinin önemli dönüm noktaları arasında sayılıyor. Bu nedenle sınır tartışmalarını bütünüyle gereksiz bulmuyorum; bir müzik geleneğinin ne olduğunu ve neleri dönüştürebileceğini anlamamıza yardımcı oluyorlar. Ama bu sınırları değişmez kurallar gibi görmek de doğru değil. Benim için önemli olan, bir müziğin hangi etikete girdiğinden çok, müzikal olarak ne ortaya koyduğu. Yeni bir müzik dili geliştirebiliyor mu, kendine özgü bir ifade taşıyor mu, dinleyene yeni bir şey duyurabiliyor mu? Bence asıl mesele bu.
“Bir asırlık kayıt tarihinin, binlerce müzisyenin sesinin ve emeğinin sömürüsü üzerine kurulmuş bir yapıyla karşı karşıyayız”
Arif Hür: Yapay zekâ artık müzik üretebiliyor ve farklı müzisyenlerin üsluplarını taklit edebiliyor. Sizce cazın özünü oluşturan spontane kararlar, risk alma ve diğer müzisyenlerle o anda iletişim kurma hâli yapay zekâyla karşılanabilir mi? Yapay zekâyla üretilen müzikleri müzikal özgünlük ve kişisel ses açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir de bu teknolojinin müzisyenlerin emeği ve ekonomik koşulları üzerindeki etkisini nasıl görüyorsunuz?
Engin Recepoğulları: Açıkçası yapay zekânın müzikte, özellikle cazda yer almasından hoşlanmıyorum. Bir müzisyenin üslubunu taklit etmeye ve belirli bir armoni üzerinde doğaçlamaya benzeyen şeyler üretmeye çalışıyor. Ama benim dinlediğim örneklerde bunlar, gerçek bir müzisyenin çaldığı şeyle aynı etkiyi yaratmıyor.
Doğaçlama, doğru notaları doğru akorların üzerine yerleştirmekten ibaret değil. Sahnedeyken yanınızdaki müzisyenin çaldığı bir nota, bir akor, küçük bir nüans ya da beklenmedik bir vurgu, o an çaldığınız şeyin yönünü tamamen değiştirebilir. Siz ona karşılık verirsiniz ve müzik o anda, kimsenin önceden bilemeyeceği bir biçimde şekillenir. Bence burada bir başka önemli mesele özgünlük. Bir caz albümünü dinlediğimizde çoğu zaman birkaç nota içinde Stan Getz’i Wayne Shorter’dan, Coltrane’i Dexter Gordon’dan ayırt edebiliriz. Davulda Roy Haynes’in mi, Elvin Jones’un mu, Tony Williams’ın mı çaldığını da çoğu zaman hemen anlarız. Çünkü bu müzisyenlerin her birinin kendine özgü bir sesi, ritim duygusu ve zamanı ele alış biçimi var. Bazıları ritmin biraz önüne geçer, bazıları gerisinde kalır; notaya nasıl girdikleri, bir cümleyi nasıl bitirdikleri, seslerinin rengi…
Hatta aynı müzisyeni üç-beş yıl arayla dinlediğimizde tonunda ve cümlelerinde küçük değişiklikler duyabiliriz. Kullandığı ekipman ve kamış bile sesini etkileyebilir. Bunların hepsi yıllar içinde oluşan kişisel bir müzikal kimliğin parçası. Yapay zekâyla üretilen müziklerde benim duyduğum sorun, bu kişisel sesin ve özgünlüğün eksikliği. Ortaya teknik olarak düzgün görünen ama belirgin bir müzikal kimlik taşımayan, birbirine benzeyen sonuçlar çıkabiliyor. Özellikle tınıda ve ritmik nüanslarda bu eksikliği hissediyorum.
Bir de işin ekonomik boyutu var. Bir asırlık kayıt tarihinin, binlerce müzisyenin sesinin ve emeğinin sömürüsü üzerine kurulmuş bir yapıyla karşı karşıyayız. Bu kayıtlar üzerinden geliştirilen sistemlerin hangi izinlerle ve hangi karşılıkla kullanıldığı ciddi bir mesele. Dijital platformların zaten zor koşullarda üretim yapan müzisyenler için yarattığı ekonomik sorunlara bir de yapay zekâ kaynaklı rekabet ekleniyor. Beni asıl kaygılandıran, müzisyenlerin kayıtlarından ve üsluplarından yararlanılarak geliştirilen sistemlerin zamanla onların yerine kullanılabilmesi ve müzikal emeğin değerini daha da düşürmesi.
Arif Hür: Hisar Uluslararası Okulu’nda 2023’e kadar yaklaşık 14 yıl saksofon eğitmenliği yaptınız. Öğretmenlik, sizin müziğe yaklaşımınızı nasıl etkiledi? Bir öğrenciye teknik beceri kazandırmanın ötesinde, onu dikkatle dinlemeye, kendi müzikal dilini geliştirmeye ve doğaçlama yaparken özgürleşmeye nasıl teşvik ediyorsunuz? Sizce müzik eğitimi, iyi müzisyenler yetiştirmenin yanı sıra insanlara neler kazandırabilir?
Engin Recepoğulları: Hisar Uluslararası Okulu’nda 2023 yılına kadar yaklaşık 14 yıl saksofon eğitmenliği yaptım. Levent Atlıer’in öncülüğünde okulda çok iyi bir müzik eğitim sistemi kurulmuştu; her öğrenci bir enstrüman öğreniyordu. Daha sonra Erkan Çeçen’in katkılarıyla devam eden bu sistem sayesinde yüzlerce öğrenci yetişti. Bence bu, yalnızca belirli okullarda değil, bütün okullarda olması gereken bir yaklaşım. Bir enstrüman öğrenmek, öğrencinin müzikle daha derin bir ilişki kurmasını; onu yalnızca dinleyen değil, anlamaya ve üretmeye çalışan biri olmasını sağlıyor. Öğretmenlik benim için de müziğe başka bir açıdan bakma fırsatıydı.
Saksofon derslerinde Joe Viola ve Joe Allard’ın teknik yaklaşımlarından yararlandım. Enstrüman tekniğinin ve ton çalışmasının yanında armoniye, caz tarihine ve repertuvara önem verdim. Ama özellikle dinleyerek öğrenmeyi temel aldım. Caz, tarihsel olarak büyük ölçüde bu şekilde gelişmiş bir müzik. Müzisyenler ustaların sololarını tekrar tekrar dinliyor, ezberliyor, onların cümle kurma biçimlerini ve ritim duygularını anlamaya çalışıyorlardı. Jam session’lar da bu geleneğin önemli bir parçasıydı; müzisyenler aynı sahneyi paylaşarak, birbirlerini dinleyerek ve birlikte çalarak gelişiyorlardı. Ben de öğrencilerimle soloları transkribe edip ezberlemeye çalıştım. Çünkü bir soloyu öğrenmek yalnızca notaları çıkarmak değil; o müzisyenin ritim duygusunu, sesini kullanma biçimini ve müzikal düşüncesini anlamaya çalışmak demek. Amaç bir başkasını taklit etmek değil, dinleyerek öğrendiklerini zamanla kendi müzikal diline dönüştürebilmek. Doğaçlamada da öğrencinin yalnızca doğru notaları bulmaya odaklanmasını istemiyorum. Diğer müzisyenleri gerçekten dinlemesi, duyduğuna karşılık vermesi ve kendi fikirlerini geliştirmesi gerekiyor.
Bu eğitimin yıllar içindeki sonuçlarını görmek benim için çok değerli. Orada yetişen pek çok öğrenci daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde caz eğitimi almaya gitti. Geçtiğimiz yıl da eski öğrencilerimden Berkan Alpan’la Some Pieces of Myself albümünü kaydettik. Yıllar önce ders verdiğiniz bir müzisyenle bu kez aynı projede, meslektaş olarak buluşmak gerçekten anlamlı bir deneyim. Bence müzik eğitiminin amacı yalnızca iyi müzisyenler yetiştirmek değil. Birlikte çalarken başkalarını dikkatle dinlemeyi, sorumluluk almayı, farklı fikirlere açık olmayı ve kendi katkınızın bütünü nasıl etkilediğini anlamayı öğreniyorsunuz. Bunlar müziğin dışındaki hayatta da önemli beceriler. Ben de müzisyen olarak gelişimimde Ömür Gidel’den yalnızca armoni ve caz hakkında değil, müziğe nasıl yaklaşmam gerektiği, nasıl çalışacağım ve öğrenmeye nasıl devam edeceğim konusunda çok şey öğrendim. Öğretmenlik yaparken de bu yaklaşımı öğrencilerime aktarmaya çalıştım. Çünkü bazen bir öğretmenden öğrendiğiniz en önemli şey, size gösterdiği teknik ya da bilgi değil, müziğe ve hayata bakış biçimidir.
Arif Hür: Önümüzdeki dönemde yeni albümler, konserler ve kendi besteleriniz üzerinde çalışıyorsunuz. Yakın zamanda dinleyicileri hangi projeler bekliyor? Bir yandan farklı müzisyenlerle üretmeye devam ederken diğer yandan kendi müziğinize ayırmak istediğiniz zamanı nasıl dengeliyorsunuz? Bunca yılın ardından sizi hâlâ müziğin içinde tutan, yeni şeyler üretmek için heyecanlandıran şey ne?
Engin Recepoğulları: Önümüzdeki günler oldukça yoğun görünüyor. Kerem Görsev’le 2026 yazında İTÜ MİAM’da quintet olarak kaydettiğimiz yeni albümümüz 1 Kasım 2026’da yayımlanacak. Halil İbrahim Işık’ın Bosphorus Big Band’iyle yaptığımız kayıtlar da yeni yayımlandı. Ferit Odman’ın yeni albümü PURE’u da 2026 yazında kaydettik. Ayvalık’taki Pür Stüdyoları gerçekten çok özel bir yer; Erce Kaşlıoğlu’nun katkısıyla çok güzel bir kayıt ortamı oluştu.
Sibel Köse’yle kaydettiğimiz In Good Company albümü ise geçen yıl yayımlandı. Ozan Musluoğlu’nun yakında yayımlanmasını beklediğimiz albümünde de Waltz for B. adlı bestem yer alıyor. Alp Ersönmez’in Cereyanlı projesi için kaydettiğimiz yeni albümün parçaları teker teker yayımlanıyor; Blue Bee çıktı, sırada yenileri var.
Şubat 2027’de Bugge Wesseltoft’la Cereyanlı kapsamında konserlerimiz olacak. Barış Doğukan Yazıcı’nın Miles Davis projesiyle 3 Şubat 2027’de bir konserimiz var. Ercüment Orkut’un High Five adlı yeni projesiyle de konserlere başladık; bu projeyle kayıt yapmayı planlıyoruz.
Ayrıca TRT İstanbul Radyosu Caz Orkestrası’yla her ayın son çarşambası AKM’de çalıyoruz. Bunların yanında Sarp Maden ve Ediz Hafızoğlu’yla da bir kayıt projemiz olabilir. Nazdrave’nin yeni albümü için de kayıt sürecine gireceğiz.
Kendi bestelerim üzerinde de çalışıyorum. Bir trio, bir de quintet projem var; uzun zamandır biriktirdiğim çok sayıda müzikal fikir var ve 2027 yazında bu projeleri kaydetmeyi planlıyorum. Bazen bu kadar çok şey arasında kendi projelerime yeterince zaman ayırmak zor olabiliyor ama beste yapmaya ve yeni müzikal fikirler geliştirmeye devam ediyorum. Açıkçası müzikle ilgili çok büyük hedefler koyup sürekli bunları düşünmüyorum. Çalmaktan mutluyum. Farklı müzisyenlerle bir araya gelmek, yeni müzikler keşfetmek, beste yapmak ve kayıt gerçekleştirmek bana yetiyor. Benim için mesele büyük hedefler koymaktan çok, müziğin içinde kalmak; çalmaya devam etmek, yeni şeyler öğrenmek ve hâlâ beni heyecanlandıran fikirlerin peşinden gitmek.
■
Dark Blue Notes’ta Arif Hür
Engin Recepoğulları CAZ101
Bizim Caz: Engin Recepoğulları
