Choro’yu Türkiye’de daha fazla dinleyiciyle buluşturmayı hedefleyen gitarist Gücüm Sezer, Brezilya müziğinin bu köklü geleneğini kendi besteleri ve düzenlemeleriyle yorumluyor. Klasik gitar, flamenko, latin müziği ve cazla şekillenen müzikal yolculuğunda Sezer, Choro’nun doğaçlamaya açık yapısından ve farklı enstrümanlarla kurduğu ilişkiden besleniyor.

Müzisyen, Gücüm Sezer Guitar Project ile 2023’te başlayan konserlerle Brezilya müziğini kendine özgü bir yaklaşımla sahneye taşıyor. Sezer’in müzikle kurduğu ilişki, profesyonel basketbol oynadığı dönemde yaşadığı bir sakatlığın ardından gitar öğrenmeye başlamasıyla şekilleniyor.

Yıllar içinde farklı müzisyenlerle çalışan ve farklı müzik geleneklerini tanıyan Sezer, Choro’yla tanışmasının ardından bu türü çalışmalarının merkezine alıyor. Kendi bestelerinde doğa imgelerinden ve hikayelerden yola çıkan gitarist, müziğin yalnızca notalardan ibaret olmadığını, dinleyiciyle kurulan ilişkinin de bu anlatının bir parçası olduğunu düşünüyor.

Gücüm Sezer Guitar Project’in yayın yolculuğu, Rüzgar & Yapraklar adlı ilk teklisiyle başladı. Ardından Dalgalar teklisi, ilk EP’si Uyanış ve ikinci EP’si Gün-ü Aydın yayımlandı. Grup, yakında yayımlanması planlanan Sessiz Günler adlı yeni albümüyle üretim yolculuğunu sürdürüyor. Gücüm Sezer’le müzikal geçmişini, Choro’ya duyduğu ilgiyi, bestelerinde hikâyelerin yerini ve Brezilya müziğini kendi özgün yaklaşımıyla yorumlama biçimini konuştuk.

■

Candeğer Muradoğlu: Müzikle ilişkiniz 1988’de Raffi Arslanyan’dan aldığınız klasik gitar dersleriyle başlıyor. O ilk dönemde sizi gitara bağlayan neydi ve bu başlangıcın bugünkü müzikal kimliğinizde nasıl bir etkisi var?

Gücüm Sezer: Aslında gitar çalmak başlangıçta aklımda olan bir şey değildi. O yıllarda profesyonel basketbol oynuyordum; günde iki, bazen üç antrenman yaptığım oldukça yoğun bir tempom vardı. Bir sakatlık nedeniyle basketbola ara vermek zorunda kalınca evde sıkılmaya başladım ve kendime yeni bir uğraş aradım.

Gücüm Sezer

Babamın o dönemde Şişhane’de bulunan müzik mağazası Gözde Müzik’ten Romanya yapımı bir gitar aldım ve evde kendi kendime çalmaya başladım. Bir süre sonra elime Türkçe bir klasik gitar metodu geçti. Okulda müzik derslerinde nota okumayı öğrendiğim için notalara yabancı değildim. Ben de hobi olarak metottan küçük parçalar çalışmaya başladım. Zamanla basit eserleri çalabilir hâle geldim.

Babam gitarla ilgilendiğimi fark edince beni, o dönemde pek çok gitaristin eğitim almak için başvurduğu değerli bir hoca olan Raffi Arslanyan’a götürdü. Raffi Bey’le düzenli derslere başladık. Ancak ben o sırada on üç yaşında, biraz haşarı bir çocuktum; dolayısıyla derslerden ne kadar verim alabildiğim tartışılır. Yaklaşık altı ay devam ettim. Yine de Raffi Bey’le tanışmam benim için önemli bir başlangıçtı. Kendisiyle hâlâ görüşüyoruz. Bu yaz da Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen 18. Türkiye Gitar Buluşması’nda bir araya geldik.

Babamın Gözde Müzik adlı mağazası da bugün hâlâ faaliyetini sürdürüyor; yıllar önce Şişhane’de olan dükkân, şimdi Tünel Galipdede Caddesi üzerindedir.

1992 yılında liseden mezun olduktan sonra müzik mağazasında çalışmaya başladım.. Bugün Tünel ile Yüksek Kaldırım arasında hâlâ müzik mağazaları var ama o yıllarda bölge baştan sona müzik dükkânlarıyla doluydu. Nereye gitseniz bir yerlerden genelde elektro gitar sesleri yükselirdi. Bu ortamda pek çok müzisyenle tanıştım, arkadaşlıklar kurdum. Elektro gitar da görüntüsüyle, sesiyle ilgimi çekmeye başlamıştı; ama klasik gitarın yeri hâlâ başkaydı.

Bir gün babam dükkânda yokken içeri bir müşteri girdi. Klasik gitarlara bakmak, biraz da bilgi almak istediğini söyledi. Ben de birkaç gitar gösterdim. Bir ara bana gitar çalıp çalmadığımı sordu. Gençlik cesaretiyle, hiç tereddüt etmeden “Evet,” dedim. Tam gitarı elime alıp bir şeyler çalacakken babam içeri girdi ve “Ooo, Erdinç, hoş geldin!” dedi.

O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Meğer karşımdaki kişi, usta gitarist Erdinç Şenyaylar’mış; ben de farkında olmadan ona gitar anlatmaya kalkmışım!

Sonra Erdinç Şenyaylar gitarı eline aldı ve çalmaya başladı. O anı hiç unutmadım. Çaldığı müziğe, gitarı kullanışına ve ortaya çıkan sese hayran kaldım. Hatta sanırım o gün klasik gitara gönlümü iyice kaptırdım. Kendisine bu çaldığı tarzın ne olduğunu sorduğumda bu tarzın flamenko olduğunu söyledi; ardından da o dönem Pera Güzel Sanatlar’da, o zamanlar bir kurs olarak faaliyet gösteren kurumda, Ilgaz Benekay’dan ders alabileceğimi söyledi.

Böylece Ilgaz Hoca’yla tanıştım. Kendisi, vefatına kadar hem hocam hem de benim için bir ağabey oldu. Bana yalnızca flamenko gitarı öğretmedi; müziğe bakışımda da önemli bir iz bıraktı.

2025 yılında, Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi ev sahipliğinde düzenlenen 17. Türkiye Gitar Buluşması kapsamındaki “Ilgaz Benekay için” anma konserinde sahne almak da benim için çok özel bir deneyimdi. Kağan Korad, Erdem Sökmen, Ricardo Moyano, Bekir Küçükay ve Doruk Okuyucu gibi değerli gitaristlerle aynı sahneyi paylaşma şerefine eriştim. Ilgaz Hoca’yı müziğimizle anmak, onun hayatımda bıraktığı izi bir kez daha hissetmek demekti.

Candeğer Muradoğlu: Doğan Canku ve Ilgaz Benekay ile Flamenko, Ricardo Moyano ile Latin gitarı, Donovan Mixon ile Caz üzerine çalıştınız. Bu farklı müzik gelenekleri ve hocalar, gitar çalma ve müzik anlayışınızı nasıl dönüştürdü?

Gücüm Sezer: Erdinç Şenyaylar’la tanışmam flamenkoya açılan kapıyı aralamıştı. Ardından Doğan Canku’dan birkaç ders aldım. Kendisi yoğun olduğu için bir süre hem asistanı hem de ikinci gitaristi olan Ayhan Tanyel’le çalıştım. Daha sonra onun da programı yoğunlaşınca Ilgaz Benekay’la düzenli derslere başladım. O yıllarda asıl ilgim flamenkoydu; gitarın ritmik gücünü, ifade olanaklarını ve kendine özgü dünyasını keşfediyordum. Fakat müzikal yolculuğumun yönünü değiştirecek karşılaşma, Ilgaz Hocam’in dersinde yaşandı.

Funda Sezer Yolsığmaz ve Gücüm Sezer

Bir gün sınıfa girdiğimde Ilgaz hocamın alışık olmadığım bir ritim çaldığını duydum. O sırada, ileride eşim olacak caz ve latin müziği vokalisti Funda Yolsığmaz, Antonio Carlos Jobim’in The Girl from Ipanema adlı eserini söylüyordu. Funda’nın sesine de müziğin kendisine de hayran kaldım. Flamenkoyla tanıdığım gitarın bambaşka bir dünyada, böylesine farklı bir duygu ve incelikle ifade bulabileceğini o an fark ettim.

Ilgaz hocama bunun nasıl bir müzik olduğunu sordum. Bana Brezilya kökenli bossanova olduğunu söyledi. O güne kadar bu tarzı hiç duymamıştım. Müziğe ulaşmanın bugünkü kadar kolay olmadığı yıllardı; internet, dijital platformlar yoktu. Ben de kendisine, “Size bir kaset getirsem, bu tarz parçalardan oluşan bir kayıt yapabilir misiniz?” diye sordum. Böylece ilk Brezilya müziği kayıtlarıma kavuştum.

Flamenko, gitarla ilişkimi başlatmış, beni ritim ve ifade bakımından zengin bir müzik dünyasıyla tanıştırmıştı. Bossanova ise gitarın başka türlü de konuşabileceğini gösterdi. Zamanla yalnızca bossanova’yı değil, Güney Amerika’nın farklı müziklerini de dinlemeye ve araştırmaya başladım. Bu müziklerin ritimleri, melodik yapıları ve duygularını ifade etme biçimleri bana giderek daha yakın geldi. Flamenko hayatımda önemli bir yere sahip olmaya devam etti; ancak Brezilya müziği, zamanla kendi müzikal sesimi ararken daha derinden bağ kurduğum bir dünyaya dönüştü.

Brezilya ve Latin Amerika müziğine ilgim arttıkça, bu müziği daha derinlemesine anlayabilmek için armoni öğrenmem gerektiğini fark ettim. Alaylı bir müzisyen olarak notaları okuyabiliyor ve eserleri çalabiliyordum; ancak notalar bir araya geldiğinde müziğin nasıl şekillendiğini, armoninin müzikal anlatımı nasıl etkilediğini anlamak istiyordum. Ilgaz Benekay da teori bilgisinin ötesine geçip armoni çalışmam gerektiğini söyledi ve beni René Macaroğlu’ndan ders almaya yönlendirdi. Bir yandan armoni öğrenirken diğer yandan flamenko çalmaya devam ediyordum.

Bu dönemde ufak ufak gitar dersleri vermeye başlamıştım. Zamanla öğretmenin de benim için ayrı bir yetenek ve mutluluk kaynağı olduğunu keşfettim. Aynı zamanda çeşitli mekânlarda, özellikle otellerde müzisyen olarak sahne alıyor, böylece geçimimi sağlıyordum. Bir taraftan mesleğimi geliştirirken diğer taraftan beni heyecanlandıran latin müziğini daha yakından tanımaya çalışıyordum. Sonuç olarak Pera’da ders veren Ricardo Moyano ile iki üç yıl çalıştım.

Funda’yla yakınlaşmaya başladığımız dönemde caz müziğine olan ilgim de arttı. Kendisi tam anlamıyla bir caz hayranıydı; onun dinlediği müzikler ve bu müziğe duyduğu tutku sayesinde cazı daha yakından tanımaya başladım. Klasik müzikte Bach’ın yanı sıra Tárrega, Carcassi, Scarlatti ve Albéniz gibi bestecilerin eserlerini çalışmak, gitarist olarak gelişimimin önemli parçasıydı. Ancak beni cazda ve etnik müziklerde etkileyen başka bir özellik vardı: doğaçlama. Nota üzerinden çalışmanın yanı sıra, müziğin içinde anlık kararlar verebilmek, kendi cümlelerini kurabilmek ve aynı parçayı her defasında farklı bir biçimde yorumlayabilmek bana çok çekici geliyordu. Gitarla kurduğum ilişkiyi yalnızca yazılı eserleri çalmanın ötesine taşımak istiyordum.

René Macaroğlu’nun vefatından sonra öğrendiklerimi kendi başıma geliştirmeye çalıştım. Hayranı olduğum bir diğer isim de Neşet Ruacan’dı. Kendisiyle tanışma fırsatı bulduğum için çok şanslı hissediyorum. TRT İstanbul Radyosu Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’nda görev yaptığı dönemde yanına uğrar, müzik üzerine sohbetler ederdik. Bu konuşmalar sırasında kendisinden çok şey öğrendim; onun bilgi ve deneyiminden yararlanmak benim için son derece değerliydi.

Donovan Mixon, Bilgi Üniversitesi’ne geldiğinde kendisinden ders alma şansını buldum. O sıralarda Funda’yla birlikte kurduğumuz Istanbul Quintet (IQ) adlı grubumuzla caz ve latin müziği üzerine çalışmalar yapıyorduk. Funda, Olcay Melektosun’dan şan dersleri alıyordu ve caz vokal alanında kendisini geliştirebilmesi için Randy Esen’le iletişime geçmemizin yararlı olacağını düşündü. Böylece onunla bağlantı kurduk; bu vesileyle, uzun yıllar dostluğumuz sürecek olan Aydın Esen’le de tanışmış olduk.

IQ olarak Aydın Esen’den iki yıl boyunca topluluk çalışması, yani ensemble dersleri aldık. Bu süreçte yalnızca bireysel becerilerimi değil, birlikte müzik yapma anlayışımı da geliştirmeye başladım. Bu çalışmalar, topluluk içinde müzik yapma ve birbirini dinleyerek üretme deneyimim açısından önemliydi. Bir süre sonra grubumuz çeşitli nedenlerle dağıldı.

Daha sonra bir müzisyen arkadaşımızın önerisiyle Baki Duyarlar ile iletişim kurduk. Baki’yle tanışmamızın ardından aramızda zamanla abi kardeş ilişkisine dönüşen bir dostluk gelişti. Kendisiyle çalışmalarım sırasında orkestrasyon konusunda çok şey öğrendim ve hâlâ öğrenmeye devam ediyorum.

Bu isimlerle kurduğum ilişkiler, zamanla öğretmen-öğrenci ilişkisinin çok ötesine geçti. Bir dönem kendilerinden ders aldığım, bilgi ve deneyimlerinden yararlandığım bu müzisyenlerin birçoğu, ilerleyen yıllarda dostlarıma dönüştü. Hâlâ görüşüyor, iletişimimizi sürdürüyor ve fırsat buldukça bir araya geliyoruz. Üstelik bazılarıyla daha sonraki yıllarda aynı sahneyi paylaşma fırsatım da oldu. Bir zamanlar karşılarında öğrenci olarak oturduğum müzisyenlerle yıllar sonra birlikte müzik yapmak, benim için ayrıca anlamlıydı. Böylece müzik, bana yalnızca yeni bilgiler ve deneyimler kazandırmakla kalmadı; yıllar içinde korunan, gelişen ve bugün de devam eden dostluklar kurmamı da sağladı.

Geriye dönüp baktığımda, müzik yolculuğumun tek bir öğretmenden ya da tek bir müzik türünden ibaret olmadığını görüyorum. Her karşılaşma bana başka bir kapı açtı; kimi zaman teknik bilgimi geliştirdi, kimi zaman müziği dinleme ve anlama biçimimi değiştirdi, kimi zaman da birlikte üretmenin önemini gösterdi. Bugün geldiğim noktada, farklı dönemlerde karşıma çıkan bu insanların ve deneyimlerin her birinin payı olduğunu düşünüyorum. Sanırım yolculuğumun en büyük şansı da buydu: Doğru insanlarla, doğru zamanda karşılaşmak.

Candeğer Muradoğlu: Flamenko, klasik gitar, latin müziği ve caz arasında ilerleyen müzikal yolculuğunuzun sonunda Choro’ya yönelmenizin temel nedeni neydi? Choro’da önceki deneyimlerinizin hangi izlerini buluyorsunuz?

Gücüm Sezer: Bossanova’ya duyduğum ilgi, zamanla beni Brezilya müziğinin başka türlerini de keşfetmeye yöneltti. Jozi Levi Brazil Project’e katılmam da ilginç bir şekilde gerçekleşti.

Bir gün hem öğrencim hem de Jozi Levi’nin kardeşi olan Lizet Freyman, bana Jozi’nin bir Brezilya müziği grubu kurmak istediğini ve bir vokal aradığını söyledi. Funda’nın bu projeye sıcak bakıp bakmayacağını merak ediyordu. Bunun üzerine Funda, Jozi’yle tanışmaya gitti ve yanında bir demo CD’si götürdü. Jozi demoyu dinlerken kayıtta gitar çalan kişinin kim olduğunu sormuş. Gitaristin ben olduğumu öğrenince bana da gruba katılmam için teklif geldi. Böylece Jozi Levi Brazil Project’e dahil oldum. Daha sonra grubun isim babası ben olacaktım.

Bu grupla geleneksel samba çalıyorduk ve çeşitli mekânlarda konserler veriyorduk. Brezilya müziğine kendimi hep yakın hissettim; sanki bu müziğin ritimleri ve melodileri bana doğal olarak hitap ediyordu. Konserlerimizde bizi dinlemeye gelen Brezilyalılar zaman zaman benimle Portekizce konuşmaya çalışıyordu. Söylediklerini anlamadığımda şaşırıyorlardı; çünkü bu kadar geleneksel bir yaklaşımla çalmama rağmen Brezilya’ya hiç gitmediğimi öğreniyorlardı. Bu durum bana, bir müziği özümsemek için mutlaka onun doğduğu coğrafyada bulunmanın gerekmediğini düşündürüyordu. Nitekim Rimski-Korsakov’un Şehrazad gibi bir eseri Rusya’daki evinde, piyanosunun başında bestelemiş olması da bunun göstergesidir.

O dönem birlikte çalıştığım Ricardo Moyano’yla Brezilya müziği üzerine konuşurken bana bir gün şöyle dedi: “Choro’yu bilmeden ne bossanova ne de samba çalabilirsin. Çünkü Choro, samba’nın babası, bossanova’nın dedesidir.”

Bu sözler, Brezilya müziğine bakışımı etkiledi ve Choro’ya olan merakımı artırdı. Bu müziğin köklerini daha derinlemesine anlamak istedim. Choro’da beni cezbeden unsurlardan biri doğaçlamaya sunduğu alan, diğeri ise müzisyenlerin farklı enstrümanlarla bir araya gelerek oluşturduğu zengin müzikal anlatımdı.

Flamenkoya ilk başladığım yıllardan beri gitarın sınırlarını aşan, farklı enstrümanlarla birlikte müzik yapabildiğim bir toplulukta yer alma hayalim vardı. Choro’yla tanıştığımda bu hayale yakın bir müzikal dünya keşfettim. Klasik gitar geçmişimden, flamenkoda edindiğim ritim duygusundan, latin müziğinden ve cazla geliştirdiğim doğaçlama anlayışından izler bulabiliyordum. Choro, bütün bu deneyimleri bir araya getirebileceğim yeni bir alan açtı. Benim için bu, yalnızca yeni bir müzik türüne yönelmek değil, yıllar içinde biriktirdiğim müzikal deneyimleri farklı bir anlayışla buluşturmak anlamına geliyordu.

Candeğer Muradoğlu: Gücüm Sezer Guitar Project’in müzikal kimliğini nasıl tanımlıyorsunuz?

Gücüm Sezer: Gücüm Sezer Guitar Project’i, klasik gitarı merkeze alan; Brezilya müziğinin, özellikle Choro geleneğinin ritmik ve melodik dünyasından beslenen, ancak bu gelenekle sınırlı kalmayan bir proje olarak tanımlıyorum.

Gücüm Sezer Guitar Project
Aytaç Yıldız kontrabas Şenova Ülker trompet Barış Duran davul ve Gücüm Sezer gitar

Bu projeyi oluştururken amacım, sevdiğim müziği yalnızca yorumlamak değil, kendi müzikal birikimimden yola çıkarak ona kişisel bir ifade kazandırmaktı. Klasik gitar geçmişim, flamenkoda edindiğim ritim duygusu ve cazla geliştirdiğim doğaçlama anlayışı bu yaklaşımın temelini oluşturuyor. Zamanla kendi bestelerimi de bu müzikal dünyanın içine yerleştirdim; Brezilya müziğinin ritmik ve melodik özelliklerini Türk müziğinin ritimleri ve melodik yapılarıyla buluşturmaya başladım.

Düzenlemeler de projenin önemli bir parçası. Gitar için yazılmış ya da solo gitarla yorumlanan eserleri, trompet, bas ve davulun da kendi karakterleriyle katkıda bulunduğu bir topluluk anlayışı içinde ele alıyorum. Burada diğer enstrümanların görevi yalnızca gitara eşlik etmek değil; müziğin gelişimine katılmak ve ortak anlatımın bir parçası olmak.

Dolayısıyla GSGP’yi yalnızca Brezilya müziği çalan bir grup olarak görmüyorum. Geleneksel eserleri kendi yorumumuzla ele alırken özgün bestelerimizle de kendimize ait bir müzikal dil geliştirmeye çalışıyoruz. Benim için projenin kimliği, köklü bir müzik geleneğinden beslenirken kendi sesini araması ve zaman içinde bu sesi daha belirgin hâle getirmesi.

GSGP’nin oluşum süreci de aslında bu arayışın bir sonucuydu. Grubu kurma düşüncem vardı ancak pandemi nedeniyle hayata geçirmem biraz zaman aldı. Bu dönemi repertuvar hazırlamak için değerlendirdim; seçtiğim parçaları yeniden düzenledim ve yaklaşık yirmi eserden oluşan bir repertuvar üzerinde çalıştım. Sonunda ekibi bir araya getirerek 2023 yılında ilk konserimizi verdik.

Amacım Choro çalan bir grup kurmaktı. Gitar eğitimi alırken ve sonrasında bu müzik üzerine uzun zamandır çalışıyordum; elimde çok sayıda Choro eseri birikmişti. Aralarında Arjantin müziğinden parçalar da vardı; onları da kendi anlayışıma göre düzenlemiştim. Erdem Sökmen’in kurduğu, çok değerli müzisyenlerden oluşan Terra Magica da Brezilya ve Güney Amerika müziğini repertuvarına alan önemli bir topluluktu. GSGP ile yapmak istediğim ise bu müziği kendi müzikal birikimim, düzenlemelerim ve zamanla özgün bestelerim üzerinden ele almaktı. Dolayısıyla amacım yalnızca Choro eserlerini seslendirmek değil, bu gelenekten beslenerek kendine özgü bir müzikal kimlik geliştiren bir topluluk oluşturmaktı.

Başlangıçta Brezilya müziğinin geleneksel örneklerine odaklandım. Ancak zamanla müziğin anlatım olanaklarını genişletmek ve farklı bir renk katmak istedim. Trompetin bu müzikal yapıya çok yakışacağını düşündüğüm için Şenova Ülker’i gruba dahil etmek istedim. Birlikte çaldığımızda o da müziği çok beğendi. Böylece klasik gitar, trompet, bas ve davulun bir araya geldiği topluluğun bugünkü yapısı şekillenmeye başladı.

Choro’yu benim için özel kılan özelliklerden biri, doğaçlamaya geniş bir alan açarken aynı zamanda ciddi bir teknik ustalık ve müzikal incelik gerektirmesi. 19. yüzyılda Rio de Janeiro’da gelişen bu müzik, polka ve vals gibi Avrupa danslarından beslenirken Afro-Brezilya ritimleriyle ve yerel müzisyenlerin yorumlarıyla kendine özgü bir dile dönüştü. Farklı müzikal geleneklerin etkileşimiyle gelişen Choro, zamanla hem teknik ustalık hem de incelikli bir müzikal anlatım gerektiren bir tür hâline geldi.

Cazın doğaçlama olanaklarını da çok seviyorum; ancak kendimi bir caz gitaristi olarak tanımlamıyorum. Gitar sololarımın dili, alışılmış caz sololarından farklı. Zaten caz da benim için yalnızca belirli kalıplardan değil, müziği ele alış ve yeniden yorumlayış biçiminden ibaret. Bir eseri kendi müzikal yaklaşımınızla yeniden şekillendirebilirsiniz. Choro’da ise hem teknik derinliği hem de melodik ve ritmik zenginliğiyle beni içine çeken, saatlerce çalmaktan keyif alabileceğim bir müzik buluyorum. GSGP de bu müziğe duyduğum ilginin, kendi düzenlemelerimi yapma isteğimin ve birlikte müzik üretme arzumun bir araya gelmesiyle ortaya çıktı.

Candeğer Muradoğlu: Projede trompette Şenova Ülker, kontrbasta Aytaç Yıldız ve davulda Barış Buran gibi deneyimli müzisyenlerle birlikte çalışıyorsunuz. Bu farklı enstrümanların ve müzisyenlerin bir araya gelmesi, projenin Brezilya müziğine yaklaşımını ve kendine özgü müzikal dilini nasıl şekillendiriyor? Klasik gitar, Choro, Caz ve Latin müziği bu yapının içinde nasıl bir araya geliyor?

Gücüm Sezer: Türkiye’de Choro’yu icra edebilecek doğru müzisyenleri bir araya getirmek kolay değil. Özellikle Brezilya müziğinin ritmik yapısını tanıyan ve bu repertuvar üzerinde çalışmaya istekli bir basçı bulmak önemli. Aytaç Yıldız’ı Instagram üzerinden buldum. Başlangıçta bu müziğin zorluklarını düşünerek biraz çekimser kaldı; ben de birlikte çalışarak repertuvarın üstesinden gelebileceğimizi söyledim. Barış Buran’ı da Aytaç önerdi. Birkaç prova yaptıktan sonra trompetin müziğe katacağı rengi düşündüm ve Şenova Ülker’le görüştüm. Beni evine davet etti; bütün partisyonlar yazılı olduğu için birlikte kısa bir prova yaptık. Müziği beğendiğini düşünüyorum; nitekim hem kayıtlarımızda hem de canlı performanslarımızda bizimle yer aldı.

Bu toplulukta her enstrümanın kendine ait bir işlevi var. Ben gitarda hem armoniyi hem melodiyi üstleniyorum; bas ve davul, Choro’nun ritmik yapısını taşıyıp müziğe hareket kazandırıyor. Trompet ise melodik anlatıma başka bir renk katıyor. Partisyonları yazarken enstrümanların yalnızca birbirine eşlik etmesini değil, birbirleriyle konuşmasını da hedefliyorum. Choro’nun doğaçlamaya açık yapısı sayesinde, bu yazılı düzenlemeler sahnede müzisyenlerin yorumlarıyla farklı yönlere gelişebiliyor.

2023’te ilk konserimizi verdiğimizden bu yana yaklaşık on beş konser gerçekleştirdik. Müziğimizin konser salonlarında dinleyiciyle buluşmaya uygun olduğunu düşünüyorum. Çünkü benim için konser, parçaları art arda çalmaktan ibaret değil; her eserin arkasındaki hikâyeyi de dinleyiciyle paylaşmak istiyorum. Türkiye ile Brezilya arasında yaklaşık on bin kilometrelik bir mesafe var. Bu kadar uzaktaki bir müzik geleneğini dinleyiciye aktarırken, yalnızca melodiyi değil, o müziğin doğduğu kültürü ve tarihini de anlatmanın önemli olduğuna inanıyorum.

Örneğin repertuvarımızda yer alan Suspiro, Brezilyalı besteci ve piyanist Chiquinha Gonzaga’nın bir eseri. 1847’de Rio de Janeiro’da doğan Gonzaga, döneminin toplumsal kalıplarına karşı kendi müzik yaşamını kurmuş, Brezilya’nın ilk kadın orkestra şeflerinden biri olarak tarihe geçmiş öncü bir isim. Yaklaşık 1881’de piyano için yayımlanan Suspiro’yu gitar için yeniden düzenledim. Konserde bu eseri çalmadan önce Gonzaga’nın hikâyesini kısaca anlatıyorum. Böylece dinleyici yalnızca bir eser dinlemekle kalmıyor; besteciyi ve müziğin ortaya çıktığı dönemi de tanıyor. Benzer biçimde, her parçanın hikâyesini mümkün olduğunca kısa ve anlaşılır bir şekilde paylaşmaya çalışıyorum.

Sahnede müziğin her zaman aynı şekilde ilerlemediğine inanıyorum. Partisyonlar yazılı olsa bile tempo, duygu ve müzisyenlerin birbirine verdiği karşılıklar icrayı değiştirebiliyor. Choro’nun beni en çok etkileyen yanlarından biri de bu: Parça ilerledikçe doğaçlama için yeni alanlar açılıyor ve müzisyenlerle dinleyici arasında bir tür müzikal konuşma başlıyor. Bazen eserler planladığımızdan daha uzun sürüyor; çünkü o an ortaya çıkan müzikal fikirleri takip etmek istiyoruz. GSGP’nin kendine özgü dili de bir bakıma bu dengede şekilleniyor: Yazılı düzenlemelerin sağladığı yapı, müzisyenlerin bireysel yorumları ve sahnede doğan doğaçlama özgürlüğü.

Candeğer Muradoğlu: Samba ve Bossa Nova çok daha bilinirken Choro’yu Türkiye’de çalışmalarınızın merkezine aldınız. Bir müzik eleştirmeni Choro’yu yalnızca Brezilya’nın geleneksel müziği olarak tanımladığında sizce bu müziğin hangi tarafını gözden kaçırmış olur?

Gücüm Sezer: Choro’yu yalnızca Brezilya’nın geleneksel müziği olarak tanımlamak, onun sürekli yeniden yorumlanabilen, doğaçlamaya ve müzisyenler arasındaki etkileşime açık yapısını gözden kaçırmak olur. Choro köklü bir geleneğe dayanıyor ama aynı zamanda her müzisyene kendi sesini katma ve bu müziği farklı bir anlayışla yorumlama olanağı sunuyor. Benim için onu özel kılan da bu: Geleneği korurken yeni bir müzikal ifade alanı açabilmesi. “Gelenekler Modern Seslerle Buluşuyor” sloganını kullanmaktayız.

Samba, Bossanova ve Choro’nun ritmik yapılarında, bizim de aşina olduğumuz bazı hisler var. Bu ritmik yapılarla oynadığınızda, kimi zaman Türk dinleyicisinin oyun havasında tanıdığı duygulara kadar ulaşabiliyorsunuz. Bunun dinleyicide bilinçli bir karşılığı olmasa bile, müziğin ritmi ve melodisi üzerinden bir yakınlık kurduğunu düşünüyorum.

Bossanova’nın Türkiye’de sevilmesinin nedenlerinden biri de bu olabilir. Melodik yapısı güçlü, ritmi rahat ve akıcı; doğaçlamalar da müziğin içine öyle doğal yerleşiyor ki hiçbir şey akışı bozmuyor. Üstelik gitar temelli bir müzik olması da benim için önemli. Gitarın melodiyi, armoniyi ve ritmi aynı anda taşıyabilmesi, bu müziğin anlatım olanaklarını genişletiyor. Türk dinleyicisinin de bu özelliğe yakınlık duyduğunu düşünüyorum. Ancak müziğin ilk anda sevilmesiyle, dinleyicinin oturup onu daha derinlemesine dinlemesi arasında bir fark var. Asıl zor olan, bu müziğe sürekli zaman ayıracak bir dinleyici kitlesi oluşturmak.

Choro’yu yorumlarken de yalnızca geleneğe bağlı kalmak istemiyorum. Kendi müziğimi bazen “Ege Choro”’su olarak tanımlıyorum. Bestelerimin önemli bir bölümünü yazlıkta, Ege’nin atmosferini soluduğum bir dönemde yaptım. Sanırım bu coğrafyanın bende bıraktığı izler, farkında olarak ya da olmayarak müziğime de yansıdı. Burada yapmak istediğim, Brezilya müziğini olduğu gibi taklit etmek değil; onun ritmik ve melodik anlayışından yola çıkarak kendi coğrafyamın duygularını da müziğe taşımak. Choro’nun ritmik esnekliği ve doğaçlamaya açık yapısı, bu iki farklı müzikal dünyayı bir araya getirmeme imkân veriyor. “Ege Choro”’su benim için yeni bir tür ilan etmekten çok, Choro’yla kurduğum kişisel ilişkiyi ve bu geleneği kendi müzikal birikimimden süzerek yorumlama biçimimi anlatıyor.

Birlikte müzik yaparken önemli olan, herkesin kendini göstermek için çabalaması değil, birbirini dinlemesi. Partisyonları da bu anlayışla yazıyorum. Örneğin melodi gitardayken trompetin aynı melodiyi tekrarlaması yerine, kendi melodik fikriyle ilerlemesini istiyorum. Böylece iki enstrüman aynı anda farklı şeyler söylüyor ama birbirini tamamlıyor. Bazen gitar öne çıkıyor, bazen trompet; bazen de biri geri çekilerek diğerine alan açıyor. Bu yaklaşım bana New Orleans cazının erken dönemlerindeki kolektif doğaçlama anlayışını hatırlatıyor. Orada da müzisyenler yalnızca sırayla solo çalmıyor; farklı melodik çizgiler aynı anda ilerleyerek ortak bir anlatım oluşturabiliyor.

Ben bunu bir sohbet gibi düşünüyorum. Birisi bir cümle kuruyor, diğeri ona kendi fikriyle karşılık veriyor. Bazen ben susuyorum ve trompetin devam etmesini istiyorum. Bazen de müziğin içinde yeni bir fikir ortaya çıkıyor ve hepimiz onun peşinden gidiyoruz. Notaların arasında süzülmek gibi bir şey bu. Beste ve düzenlemelerimde belirli bir yapı kuruyorum ama o yapının içinde müzisyenlerin birbirini dinleyerek müziği geliştirmesine de alan bırakıyorum.

Dolayısıyla Choro benim için yalnızca belirli bir ülkeye ya da döneme ait bir müzik değil; doğaçlamaya, karşılıklı iletişime ve kişisel ifadeye alan açan canlı bir müzikal dil. GSGP ile yapmak istediğim de bu dili kendi kültürel birikimimle buluşturmak ve her müzisyenin katkısıyla yeni bir anlatım oluşturmak.

Candeğer Muradoğlu: Choro, teknik açıdan oldukça virtüözite gerektiren bir müzik. Sizce bu teknik zorluk ile duygusal anlatım arasında nasıl bir denge kurmak gerekiyor?

Gücüm Sezer: Kendi parçalarımı oluştururken ilk olarak notalarla başlamıyorum; zihnimde bir imgeyle yola çıkıyorum. O imgeyi gözümün önüne getiriyor, bende uyandırdığı duyguyu müziğe nasıl aktarabileceğimi düşünüyorum. Ardından doğaçlamayla melodik bir yapı oluşturuyor, bunu notaya döktükten sonra eser üzerinde çalışmaya ve onu geliştirmeye başlıyorum. Benim için besteleme süreci, yalnızca melodiler üretmek değil, zihnimde canlanan bir duyguyu müziğe dönüştürmek.

Örneğin Dalgalar adlı parçamı ele alalım. Eserin adını dinleyiciye söylemeden çaldığımda, melodideki salınımı hissettirebiliyor muyum, benim için önemli olan bu. Parçanın adını öğrendiklerinde dinleyicilerin müzikte gerçekten bir dalgalanma hissi olduğunu fark etmeleri, anlatmak istediğim duygunun karşıya geçtiğini gösterir. Teknik açıdan ne kadar zor olursa olsun, benim için asıl mesele çaldığım müziğin hissini dinleyiciye aktarabilmek.

Bunun için ciddi bir konsantrasyon gerekiyor. Hepimiz gibi ben de günlük hayatın koşuşturması içinde pek çok sorumlulukla ilgileniyorum. Bütün bu temponun arasında müziğe gerçekten odaklanabilmek, zihni sakinleştirip çaldığın eserin dünyasına girebilmek kolay değil. Basketboldan gelen bir disiplin ve odaklanma anlayışım var. Çalışırken aradığım konsantrasyonu yakalayamadığımı hissettiğimde bazen ara veriyorum. Çünkü önemli olan yalnızca bir parçayı doğru çalmak değil; onun duygusu üzerinde çalışmak, o hissi derinleştirmek. Benim için tek bir nota bile çalınırken bir anlam taşımalı. Teknik, bu duyguyu ifade edebilmenin aracı.

Sahnede de benzer bir yaklaşımım var. Parçaları çalarken müzikle birlikte hafifçe salınırım. Bu, hem ritmin içinde kalmama hem de müziğe daha iyi konsantre olmama yardımcı oluyor. Benim için önemli olan, müziğin ritmini ve o ritmin verdiği zevki sahnede yaşayabilmek. İstediğim şey, yalnızca kendi çaldığım notalara odaklanmak değil; diğer müzisyenlerle aynı müzikal akışın içinde olmak ve sahnede hep birlikte bir bütün oluşturmak.

Bir gün, seyircilerin de içinde bulunduğu yuvarlak bir sahnede çalabilmek hayalim. Müzisyenlerin birbirlerinin yüzünü görebildiği,  çemberin hemen dışında bulunan dinleyicilerin de bu müzikal iletişimin bir parçası olduğu bir düzen düşünüyorum. Böyle bir ortamda sahneyle seyirci arasındaki mesafenin azalacağını, müziğin yalnızca dinlenen değil, birlikte paylaşılan bir deneyime dönüşeceğini hissediyorum.

Candeğer Muradoğlu: Rüzgar ve Yapraklar gibi kendi bestelerinizde doğa imgelerini ve hikayeleri müziğe taşıyorsunuz. Beste yaparken önce anlatmak istediğiniz hikaye mi ortaya çıkıyor, yoksa müzik mi size hikayeyi kurduruyor?

Gücüm Sezer: Choro ile Türk müziği arasındaki bağı benim için ilginç kılan şey, iki geleneğin birbirine ne kadar benzediğinden çok, kendi müzikal dünyam içinde nasıl buluşabildikleri. Ben Choro’yu yalnızca Brezilya’ya ait bir repertuvar olarak görmüyorum; ritmik esnekliği, melodik zenginliği ve doğaçlamaya açık yapısıyla bana kendi müzikal kimliğimi ifade edebileceğim bir alan sunuyor.

Türk müziğinin ritmik karakteri, melodik yaklaşımı ve taşıdığı duygusal derinlik, benim müzikal düşüncemin de bir parçası. Beste yaparken bu birikimi Choro’nun diliyle buluşturuyorum. Bunu iki farklı müziği yan yana getirmek ya da birinden diğerine doğrudan motifler taşımak olarak düşünmüyorum. Daha çok, bir müzik geleneğinin içinde kendi sesimi aramak ve orada bana ait bir anlatım oluşturmak istiyorum. Brezilya’nın ritmik dünyasıyla kendi coğrafyamın melodik ve duygusal izleri, bestelerimde bazen fark edilir, bazen de daha sezgisel bir biçimde bir araya geliyor.

Bestelerimin önemli bir bölümünü Ege’de, yazlığımızda bulunduğum dönemde yaptım. O coğrafyanın atmosferi, bende bıraktığı izler ve orada geçirdiğim zaman, müziğime de yansıdı. Bu nedenle kendi yaklaşımımı zaman zaman “Ege Choro”’su” diye tanımlıyorum. Bu ifadeyle yeni bir tür ortaya koyduğumu iddia etmekten ziyade, Choro geleneğiyle kurduğum kişisel ilişkiyi anlatıyorum: Brezilya’dan gelen bir müzikal dili, kendi yaşantımdan ve kültürel birikimimden süzerek yeniden yorumlamak.

Sonuçta benim için mesele, Brezilya müziğini Türk müziğine benzetmek değil; iki farklı dünyanın bende nasıl karşılık bulduğunu keşfetmek. Çünkü bir müzisyen olarak yalnızca başka bir geleneği iyi yorumlamakla yetinmek istemiyorum. O gelenekten beslenirken kendi hikâyemi de anlatabilmek istiyorum. “Ege Choro”’su dediğim yaklaşımın temelinde de bu var: Choro’nun ruhunu korurken, onun içinde kendime ait bir ses ve ifade alanı oluşturmak.

Candeğer Muradoğlu: Türkiye’de caz, flamenko ve Latin müziği dinleyicilerinin Choro’ya yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Türkiye’de bu müziğin daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşması için ne gerekiyor?

Gücüm Sezer: Türkiye’de Choro’nun daha geniş bir dinleyici kitlesine ulaşabilmesi için öncelikle bu müziğin daha fazla sahnede duyulması gerektiğine inanıyorum. Ne kadar çok konser verirsek, müziğimizi farklı dinleyicilerle buluşturma ve Choro’yu tanıtma imkânımız o kadar artar. Özellikle caz, flamenko, latin müziği ve dünya müzikleri dinleyicilerinin bu müzikle tanışması için konserler ve festivaller çok önemli. Bir müziğin tanınması için önce dinleyiciyle karşılaşması gerekiyor.

Gücüm Sezer Guitar Project

Gücüm Sezer Guitar Project’i yalnızca Choro çalan bir grup olarak tanımlamak, yaptığımız müziğin bütününü anlatmaya yetmez. Bizim müzikal yaklaşımımız klasik gitarın ifade olanaklarını, Brezilya müziğinin ritmik ve melodik dünyasını ve cazın doğaçlamaya açık anlayışını bir araya getiriyor. Bu açıdan, klasik müzik ile caz arasında kendine özgü bir alan oluşturan Jacques Loussier’nin yaklaşımını hatırlatan bir yönümüz var. Elbette müziğimiz ve dayandığı gelenek farklı; ancak benzer biçimde, tek bir türün sınırları içinde kalmak yerine farklı müzikal anlayışları bir araya getiriyoruz. Ve bu tarza kendimce “JazzyCal” diye adlandırdım.

Bu özellik, GSGP’yi farklı sahneler ve etkinlikler için elverişli bir topluluk hâline getiriyor. Konser salonlarında, gitar festivallerinde, klasik müzik ve caz festivallerinde, hatta etnik ve dünya müzikleri etkinliklerinde yer alabilecek kompakt, enstrümantal bir yapımız var. Üstelik repertuvarımız yalnızca geleneksel Brezilya eserlerinden oluşmuyor; kendi bestelerimizi ve bize özgü düzenlemeleri de seslendiriyoruz. Dolayısıyla dinleyiciye hem tanıdık müzikal unsurlar sunabiliyor hem de farklı bir ses dünyasıyla karşılaşma fırsatı veriyoruz.

Önemli olan, bu müzikal yapının potansiyelini görebilecek sanat yönetmenlerinin ve festival programcılarının olması. Bir topluluğu yalnızca hangi türe ait olduğuna bakarak değerlendirmek yerine, programa ne kattığına, dinleyiciye nasıl bir deneyim sunduğuna ve festivalin sanatsal çeşitliliğini nasıl zenginleştirebileceğine de bakmak gerekiyor. GSGP’nin farklı müzik türlerini buluşturan yapısının, festivallere hem sanatsal açıdan farklılık hem de uluslararası programlarda dikkat çekebilecek bir renk katabileceğine inanıyorum.

Bu yaklaşımın uluslararası ölçekte de değerlendirilmesini isterim. GSGP’nin özgünlüğünün, özellikle Asya’dan Avrupa’ya ve Afrika’ya uzanan geniş bir coğrafyada, benzer topluluklarla karşılaştırılarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu alanda ülkemizi yurt dışında temsil edebilecek bir potansiyelimiz var. Kültür ve Turizm Bakanlığının, ilgili kültür kurumlarının ve uluslararası festivallerle bağlantı kuran yapıların desteğiyle bu müziği tüm Dünya’da duyurabiliriz.

Bunun için öncelikle bu oluşuma açık fikirle yaklaşılması ve ortaya koyduğumuz müziğe güven duyulması gerekiyor. Bazen yeni bir topluluğun değerini anlamak için onu alışılmış kategorilerin dışında değerlendirmek gerekir. Ben GSGP’nin tam da böyle bir yerde durduğuna inanıyorum: Kendi kimliği olan, farklı dinleyici kitlelerine ulaşabilecek ve Türkiye’yi uluslararası sahnelerde özgün bir müzikal yaklaşımla temsil edebilecek bir proje.

Gücüm Sezer Ada Stüdyolarında

Candeğer Muradoğlu: Müzik yolculuğunuzun başlangıcında sizi etkileyen müzisyenler kimlerdi? Peki şu anda playlist’inizde hangi isimleri dinliyorsunuz?

Gücüm Sezer: Müzik yolculuğumda beni en çok etkileyen müzisyenler arasında Paco de Lucía, Manolo Sanlúcar, Joe Pass, João Pernambuco, Dilermando Reis, Heitor Villa-Lobos, Dizzy Gillespie, Miles Davis ve John Coltrane yer alıyor.

Şu sıralar ise Miles Davis, Dizzy Gillespie, Extra Ball, John Coltrane, Diego Figueiredo, Cainã Cavalcante, Baki Duyarlar, Aydın Esen, Timuçin Şahin, Serhan Erkol, Leo Andersen, Ricardo Moyano, Doruk Okuyucu, Ceyhun Güneş, Michael Brecker, Bill Evans, Paulinho Nogueira, Hermeto Pascoal, Sivuca, Wynton Marsalis, Mateusz Kowalski, Javier Nero, Jeremy Ledbetter Trio, Miho Hazama, Pierre Boulez, Onur Puza, Altın Şencalar, Kerem Özpekel, Kazuhito Yamashita, Theo Croker, Donovan Mixon, Sinan Erşahin, Kapiko, Cazzip Project, Jean Sibelius, Lalo Schifrin, Cal Tjader, Paolo Fresu, Joe Lovano, Eduardo Falú, Barry Harris, Chiquinha Gonzaga, Zohar Fresco, Francisco Tárrega, Guinga, Jacques Loussier, Marco Pereira, Heiko Jung, Sambaguru, Michel Petrucciani, Anat Cohen, Duško Gojković, Chick Corea, Ümit Yıldız, Romero Lubambo ve Thelonious Monk gibi çok farklı müzisyenleri ve grupları dinliyorum.

Candeğer Muradoğlu: Bundan sonra ne yapacaksınız?

Gücüm Sezer: Öncelikli hedeflerimden biri, GSGP ile bugüne kadar hazırladığımız repertuvarı bir plak albümünde toplamayı ve kalıcı hâle getirmeyi hedefliyorum. Bunu müzikal yolculuğumuzun kalıcı bir kaydı olarak görüyorum. Elbette bunun gerçekleşebilmesi için doğru koşulların ve desteğin oluşması gerekiyor.

Bunun yanı sıra konserler vermeye ve müziğimizi daha fazla insana ulaştırmaya devam etmek istiyoruz. Türkiye’de ve yurt dışında dinleyicilerle buluşmak, farklı ülkelerdeki festivallerde yer almak ve GSGP’nin müzikal yaklaşımını uluslararası alanda duyurmak önemli hedeflerimiz arasında.

Eğitmenlik de hayatımın önemli bir parçası. Yıllardır gitar dersleri veriyorum; örneğin Efe Demiral ve Kerim Altınörs’ün ilk gitar öğretmenleri bendim. Efe, gitarist ve besteci olarak çalışmalarını sürdürüyor ve 2026 İstanbul Film Festivali’nde İsimsiz Eserler Mezarlığı filmiyle En İyi Özgün Müzik ödülünü aldı. Kerim Altınörs ise Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü’nde Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapıyor. Daha birçok öğrencimin kendi yollarını çizip müzik alanında ilerlemelerini görmek benim için mutluluk verici. İleride, deneyimimi ve eğitim yaklaşımımı aktarabileceğim bir akademi kurmayı da düşünüyorum.

Bunların dışında eşimle birlikte, kendi yazdığımız şarkılardan oluşan bir albüm hazırlamayı planlıyoruz. Bu proje, birlikte ürettiğimiz müziği dinleyicilerle paylaşmanın farklı bir yolu olacak.

Özetle, önümüzde yeni kayıtlar, konserler, uluslararası projeler ve eğitim alanında geliştirmek istediğim çalışmalar var. Amacım, müzik üretmeye ve paylaşmaya devam etmek; ortaya koyduğumuz eserlerin daha fazla dinleyiciye ulaşmasını sağlamak.

Dark Blue Notes’da Röportajlar
Dark Blue Notes’da Candeğer Muradoğlu

Gücüm Sezer Guitar Project Spotify
Gücüm Sezer Guitar Project resmi web sitesi
Gücüm Sezer Guitar Project Instagram
Gücüm Sezer Guitar Project Apple Music
Gücüm Sezer Guitar Project Deezer

Gücüm Sezer Guitar Project YouTube

Candeğer Muradoğlu
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik mezunu ve Johannes Rau Alumni'si. Yıllardır ekonomi ve teknoloji alanında çeşitli dergilerde çalıştı ve hala devam ediyor. Şimdi ise müziği daha iyi duymak için dinliyor, okuyor, geziyor.
Share.

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik mezunu ve Johannes Rau Alumni'si. Yıllardır ekonomi ve teknoloji alanında çeşitli dergilerde çalıştı ve hala devam ediyor. Şimdi ise müziği daha iyi duymak için dinliyor, okuyor, geziyor.

Exit mobile version