Tom Misch: Highlights from the Full Circle concert in Paris: Click here to read the English version
Bazen gitmediğim konserler hakkında yazı yazmak gittiklerimi anlatmaktan daha kolay. Uzun süre Tom Misch ve albümleri hakkında yazı yazmak için bekledim, hatta müziğe verdiği beş yıllık aradan sonra yeni albümü çıktığında, artık yazı yazmaya hazır olduğumu düşünmüştüm. Ben tam ne yazacağımı düşünürken, Tom Misch bir ay sonra küçük bir Avrupa turnesine çıkacağını açıkladı. Paris konseri olacaktı ve ben konserin olacağı şehirdeydim.
Yaklaşık on yıl önce bir gün Youtube’da karşıma çıkan Losing My Way parçasıyla başlayan Tom Misch yolculuğumun arka planındaki ses, bana kış gelse bile müzik içimde olduğu sürece yazı hissedebileceğimi hatırlatır her zaman.
“You can’t take this away from me/The way I hear the melody/The waves bring clarity/And it’s running through me”: Üniversite sınavı hazırlıkları, lisedeki yakın arkadaşlarıma yaydığım Tom Misch merakıyla sınıfta üstünlüğü elde edip akıllı tahtada Disco Yes’i açıp dans ettiğimiz günler, pandemide Kovid testim pozitif çıktığında odama hapsolmuşken çıkan Quarantine Sessions’la ilk kez duyduğumda yıllar sonra New Morning’de canlı dinleyeceğimi bilmediğim Marcos Valle şarkısı Parabéns, çok yetenekli baterist Yussef Dayes’le Tom Misch’in ortak albümü What Kinda Music veya birkaç yıl sonra yağmurlu bir günde, yağmurun rengi Sarıyer denizine karışırken Kireçburnu otobüs durağında o albümdeki Storm Before the Calm’ı dinlediğim akşamüstü, Paris’e Erasmus yapmak için gittiğim sene uçakta Before Paris, şehre ayak bastıktan sonra da hâlâ neredeyse her gün kullandığım 12. Metro hattına ilk kez bindiğimde dinlediğim Lost in Paris, Paris’ten İstanbul’a döndüğümde çıkan ve 2024 yılımı müzikle anarken en çok aklıma gelen Better Days parçası, sonra Paris’e yirmi altı yaşımda geri dönüp orada bitmeyen çemberimi tamamlamaya çalışırken, hatta Paris’teki çemberimin sonuna geldiğimi düşünürken çıkan Full Circle albümü…
Müzikle geçen on yılı özetlemek çok zor, “Birinin konserine gidebilsen kimi seçerdin?” sorusunun cevabı olan müzisyeni anlatmak daha da zor ama hatırlamak veya unutmamak için anlatmaya çalışacağım.
Tom Misch’in 11 Haziran’da La Cigale’de konser vereceği haberini Paris’teki yapay arkadaşlıklardan çok sıkıldığım, Fransız akademisinin performans baskısı ve başarı beklentilerine dayanamadığım, sabahları altıda kalkmaktan hiçbir şeye halim kalmadığı halde her gün aynı rutini tekrar ettiğim, keyif kültürü olmayan bir şehirde yaşadığım için sıkıldığımda evime dönüp tek başıma Tom Misch’in Full Circle albümü eşliğinde yemek hazırladığım sırada aldım.
Tom Misch, onu takip ettiğim yıllar boyunca hiçbir zaman beklentilere aldırmayan, “başarılı bir müzisyen” olmaya dair kalıplara sığmayan, başarıyı ne kadar ünlü olduğuyla ölçmeyen, gerektiğinde durmayı bilen bir müzisyen olduğu için sanırım onu kendime benzettim. Ama bu aslında hiç adil değil, farkındayım. Liseyi bitirmeden odasında yaptığı kayıtlardan oluşan, kendi prodüksiyon şirketi Beyond the Groove’la çıkardığı Beat Tape albümüyle Soundcloud’da çoktan milyonlar tarafından dinlenen bir müzisyen, prodüktör, bestekârdan bahsediyoruz. Ama aynı zamanda, caz gitarı okumak için girdiği Trinity Laban Konservatuarı’nıysa kariyeri yükselişe geçtiği için altı ay sonra bırakıp müziğine odaklanan ve özellikle 2018’de çıkan Geography albümü sonrası North Sea Jazz Festival, Montreux Jazz Festival veya Love Supreme Jazz Festival gibi prestijli festivallere çıkan, bağımsız prodüksiyon şirketinden çıkardığı albümlerle İngiltere’de listelere giren ve bu başarılarına rağmen sokakta yürürken tanınmak istemeyen, çok az röportaj veren, albümleri arasında mola vermek ve o boşlukları yeni fikirlerle doldurmaktan korkmayan birinden bahsediyoruz.
Takip ettiğim sanatçıların hiçbirini gerçek hayatta tanımıyorum, tanısaydım sever miydim bilmiyorum ama Tom Misch gibi sevdiğim müzisyenlerle sevdikleri kayıtlar, albümler, başarılı olmak ve yaptığımız şeylerden keyif almak arasındaki ince çizgi ve o ipin üzerinde nasıl dengede durabildikleri üzerine oturup konuşmak isterdim. Geography gibi neo-soul, funk ve caz bir arada bir albümden sonra Yussef Dayes’le nasıl buluştuklarını, What Kinda Music kadar güzel, yeni, farklı bir albümü nasıl kaydettiklerini sormak isterdim. Annem ve babamla yaptığımız araba yolculuklarını düşününce aklıma ilk gelen müzisyen John Mayer veya bana Brezilya sokaklarında dans etme hayalleri kurduran Marcos Valle’yle nasıl tanıştığını, farklı ülke, müzisyen ve dönemlerin müziğe yaklaşımını nasıl değiştirdiğini, hangi albümlerin gözünde hangi hikâyeleri canlandırdığını sormak isterdim. Kayıt yapmak ve performanslar arasında nasıl bir fark olduğunu, odasından çıkıp insanların karşısında bir enstrüman çaldığında ne hissettiğini veya bir parçanın, bir albümün, kendi kariyerinde bir dönemin tamamlanıp bir yenisine geçebileceğini nasıl anladığını sormak isterdim.
Ama müzisyenler müzikleriyle konuşmazlar mı zaten?
■
İlk defa bir konser için erken gidip kuyruğa girdim, bir daha yapar mıyım bilmiyorum. Konserin olduğu tarihte annem beni Paris’e ziyarete gelmişti. Paylaşmanın ne kadar güzel olduğuna inansam da Parisli veya Parislileşmiş neredeyse kimseyle bir şey paylaşamazken bu konseri annemle paylaşabilecek olduğum için mutluydum, ama annem o gece toplam yedi saat ayakta durduğu için ne kadar mutluydu ona sormak lazım. Gerçi sorduğumda bana “Pişman değilim, yine olsa yine dururdum,” demişti. Gerçekten La Cigale’in kapısının önündeki sıranın en önlerindeydik, kapılar açıldığında güzel bir yere geçtik. Joel Culpepper’ın sadece Joe Price’ın piyanosu eşliğinde yaptığı açılış seti çok güzeldi. Culpepper’ın La Cigale’in nostaljik salonu, avizeleri ve kırmızı koltukları arasına yayılan kadife sesi, hele en son söylediği Black Boy parçası “Black Boy singing in the dead of night…” hepimizin tüylerini ürpertti.
Onun seti bittikten sonra sıra Tom Misch’e gelmişti. Bir konser için bu kadar heyecanlandığımı anlatırken kendimi çılgın hayranlara benzetiyor ve şaşırıyorum. Hiç müzik gruplarının albümlerini, posterlerini, stickerlarını toplayan biri olmadım; içimden gelmezdi. Müzik dinlemeyi hep çok sevdim ama küçükken pop müzikle öyle bir bağ kuramadım. O yüzden lisede kendi müzik zevkim oturmaya başladıktan sonra, sevdiğim çoğu müzik türünü – caz, funk, soul, R&B, bossa nova – bir araya getiren ve yıllar geçtikçe benim müzik zevkim değiştiği gibi onun da müzikleri evrilen Tom Misch’in bende ayrı bir yeri oldu. Tom Misch’i gördüğümde ağlamadım, o kadar çılgın bir hayran olamadım ama sahneye çıktığında biraz zıplamış olabilirim.
Konserin Echo From the Flames şarkısıyla başlamasının çok doğru bir tercih olduğunu düşünüyorum. Tom Misch’in burnout yaşadığı, müzisyenliği bir süreliğine tamamen bırakıp tanınmadığı yerlerde farklı işler yaptıktan sonra sahneye müzisyenlerde alışkın olmadığımız bir şeffaflıkla döndüğünü gördük böylece. Konserlerin doğası gereği müzisyenlere hep seyirci tarafından bakıyoruz ama müzisyenler hayatlarımıza ne kadar dokunsalar da onların bizim hayatlarımıza eşlik ettikleri gibi bizim onlarınkine eşlik etmediğimizi unutuyoruz. Saniyede 343 metre yol alabilen ses dalgaları bu kadar çok insana ulaşırken sahnede mikrofonun veya stüdyoda kayıt cihazlarının arkasındaki sanatçıları bir o kadar izole edebiliyor. Müziğin paylaşılan bir şey olduğunu hatırlamak için belki o yüzden bazen müzisyenlerin sahneye çıkması değil sahneden inmesi gerekiyordur.
Reverie EP’si, Geography, What Kinda Music ve Full Circle’dan parçalardan oluşan tüm setlist’i anlatmaya sayfalar yetmez. Sevmediğim hiçbir parçası olmayan Tom Misch’in tercihlerini beğenmemem mümkün değildi ama bu konserde, hangi parçaların seçildiği veya hangi sıraya dizildiğinin öneminden öte başka bir şey fark ettim. Hangi parçaların çalındığının benim için önemi yoktu. Evet, dinlemeyi diğerlerinden daha çok sevdiğim Tom Misch parçaları vardı ama onları daha çok sevmemin nedeni, yazımın en başında söylediğim gibi, onları benim için anlam ifade eden anlarda dinlemiş olmamdı ve konserde ne çalarsa çalsın o anlar değişmeyecekti.
Tom Misch’in Tiny Desk konserini odamda ilk kez dans ederek dinlediğim akşam La Cigale’deki konserden her zaman farklı olacak. You Got Me Flying’i İtalya’da kuzenimin arabasında dinlediğim yazın verdiği his veya konsere haftalar kala Paris sokaklarında dans etmemek için kendimi zor tutarak dinlediğim Everybody Get Down’daki Kaidi Akinnibi saksafonunun verdiği his konserde çaldıkları parçalarla aynı olmayacak. Ama aynı şekilde konserde yine Kaidi Akinnibi’nin saksafonunun Days of Us melodisini çaldığı sırada gözlerimi kapattığım anın verdiği his, annem yanınmdayken Tom Misch’in albümdeki aile şarkıları Old Man veya Sisters With Me’yi dinlemenin verdiği his veya bisten sonra geri geldiklerinde seyircilerin Lost in Paris melodisini söylemeye başlaması üzerine Tom Misch’in bizi kıramayıp çok uzun zamandır çalmadığı Lost in Paris’i Paris’te Parislilerle paylaşmasının verdiği mutluluk başka anılarla eşleştirdiğim parçalarla aynı olmayacak. Bu nedenle Tom Misch’e ve grup üyeleri Kaidi Akinnibi, Drew Wynen, Jamie Houghton, Joe Price ve Yves Fernandez’e kendi hayatımın içindeki anlar ve anılara, onlarla birkaç saatliğine paylaşabildiğim yenilerini ekledikleri için teşekkür ederim.
Konser bittiğinde mutlu ve mütevazı görünen, farklı ülkelerden birçok insanla aynı salonda aynı müzik sevgisini paylaştığım için çok mutluydum. On yıl sonra ilk defa Tom Misch’i uzun zamandır dinleyen insanların kimler olduğunu az da olsa görebiliyordum. Önümdeki iki İspanyol arkadaş, yanımızda bir İtalyan bir Fransız çift, benim solumda bir İngiliz, annemin yanındaysa bir Fransız, hepsinin ortasında annem ve ben. Konserin ötesinde uzun zamandır bu anı bekleyen başka insanların arasında o heyecanı paylaşmanın, şarkıları bağıra bağıra söylemenin, göz göze geldikçe birbirimize gülümsemenin verdiği ayrı bir keyif vardı. Konserin kendi güzelliği ve insanlarla yaşanan küçük etkileşimleri yeterli bulup konser bittiğinde “Harika bir akşamdı,” diyerek oradan ayrılabilirdik.
Ama gerçekleşmeyeceğini içten içe bildiğim bir beklentim daha vardı. Tom Misch ve grup üyeleriyle tanışıp onlara o gün Paris’te olmamın benim için bir “full circle” anı olduğunu söylemek istiyordum. O umutla konserden sonra iki saat kapının önünde beklesek de Tom Misch’le tanışmayı başaramadım. Ama o iki saat içerisinde muhtemelen bir daha görmeyeceğim insanlarla Tom Misch’i ilk ne zaman dinlediğimizi, hangi parçasını en çok sevdiğimizi, son albümündeki şarkı sözlerini ne kadar beğendiğimizi konuştuk ve eve almayı beklediğim bir teşekkürden çok daha fazlasıyla döndüm.
La Cigale artık kapandığında ve bir görevli “Tom Misch bugün tur otobüsünde kalmıyor, çoktan oteline geçti maalesef,” dediğinde yanımdaki İngiliz’in “Tom öyle bir şey yapmaz,” demesine düşündükçe gülüyorum. Tom öyle bir şey yapmıştı ve yapmaya sonuna kadar hakkı vardı. Onun yerinde ben olsam, beş yıldan sonra ben de büyük ihtimalle “hayranlarımla tanışma” konseptine pek sıcak bakmazdım. Bu gerçeği kabullenip dönüş yoluna geçtiğimizde sokağın köşesindeki barda diğer grup üyelerini ve onların yanından ayrılan Joel Culpepper’ı gördüm. Önce ona verdiği konser için annemle teşekkür ettik. Sonra grup üyelerinin yanına gidip onlara selam verdim, kendimi tanıttım, onları rahatsız ettiğim için özür diledim. Karşımdaki Drew Wynen tüm samimiyetiyle beni çok iyi anladığını söyledi. Ondan plağımı imzalamasını rica ettiğimde de mutlulukla imza atıp adımı sordu. “Ben Duru,” dedim. Bana “Drew?” diye sordu sandım. Tekrar “Ben Duru,” dedim. O da bana “Ben de Drew,” dedi. Birbirimizin adını aynı telaffuz ettiğimiz için döngüye girdik ve halimize güldük. En son ikimizin adının aynı olduğuna karar verip birbirimizin elini sıktık ve teşekkür ettik. Günü hiç beklemediğim şekilde, adaşım sayılan Drew’la paylaştığımız o komik anla bitirdim.
■
C’mon C’mon isimli çok sevdiğim bir filmde çocukların gelecek hakkında ne düşündükleriyle ilgili bir belgesel çeken Johnny, kız kardeşinin ricası üzerine yeğeni Jesse’yi belgesel çekimi yaptığı farklı şehirlere götürüyor ama film boyunca Jesse’yle röportaj yapmıyor, birlikte başka çocuklara sorular soruyorlar. Geçirdikleri zaman boyunca başta birbirlerini pek tanımayan Johnny ve Jesse arasında beklenmedik bir bağ oluşuyor, bazı anlarda çok gülüyorlar, bazen Johnny Jesse’nin çocuk olduğunu unutuyor, bazen de Jesse kendisinin Johnny’den daha olgun olabildiğini fark ediyor. Filmin sonlarına doğru Jesse kendi evine döndükten sonra Johnny için kendi röportajını kaydediyor. Kendi kendine “Hiç gelecek hakkında düşündün mü?” diye soruyor ve şöyle cevap veriyor: “Evet düşündüm. Ne planlarsak olmuyor, aklımıza hiç gelmeyecek şeyler oluyor. O yüzden sadece yaşamaya devam etmek gerekiyor.”
Gitmek istediğim bir konser hakkında o konsere gitmeden önce yazı yazmak bu yüzden daha kolay. O ana dair her şeyi planlayabilirim, konserin hangi salonda hangi tarihte yapılacağını, hangi parçaların çalınacağını, ne giyeceğimi, konsere kiminle gideceğimi, orada kimlerle tanışacağımı… Ama gittiğim bir konser hakkında yazı yazmak tam bu yüzden daha güzel. Çünkü çok sevdiğimi bildiğim Tom Misch gibi bir müzisyenin konseri bile hiç aklıma gelmeyecek şeylerle dolu, belirlenen setlistler bazen bozulmaya mahkûm, bazı melodiler daha uzun çalınmayı talep edebiliyor veya müzisyenlerin en az dinlenen şarkıları konser salonunda herkesi ağlatabiliyor ve Tom Misch’in müziği kendini geleceğin beklenmedik yanlarına bırakabildiği için yıllar geçse de hayatlarımızın içinde yer etmeye devam ediyor. Full Circle CD’si annemin arabasında en çok dinlediğimiz albümlerden biri olacak. O sırada müzikle geçireceğimiz gelecek yılları ve yazacağım yeni konser yazılarını hayal etmeye, sonra tamamen farklı yazılar yazmaya devam edeceğim.
■
Dark Blue Notes’ta Duru Aygüven
Tom Misch resmi web sitesi
■■■
Tom Misch and the Remains of the Full Circle Concert in Paris
Sometimes it’s easier to write about concerts we haven’t been to. I waited so long to write about Tom Misch and his albums, and when he finally released his last album, I thought I was ready. But just when I was thinking of what I’d write, Tom Misch went on to announce that he’d be giving a small European tour in a month. I put my article on hold. There’d be a Paris concert, and I was in Paris.
My journey that started one day on Youtube when I listened to Losing My Way almost ten years ago, has a background voice that keeps me reminding that nobody can’t take the way I hear the melody away from me, reminiscent of They Can’t Take That Away from Me, a song I dance to: university preparation years, the days of high school when I spread Tom Misch fandom to my close friends so that we could put his music on the smart board during breaks and dance to Disco Yes, the time I had my Covid test come back positive and I was stuck in my room while Tom Misch released his Quarantine Sessions that made me listen to Marcos Valle’s Parabéns for the first time – without knowing I’d listen to it live at New Morning a couple of weeks before Tom Misch’s concert – , his album with the talented drummer Yussef Dayes again on Covid days, or the day I listened to Storm Before Calm on a rainy afternoon when the Sarıyer seaside’s blue was reflecting the gray skies while waiting for my mom to pick me up from the Kireçburnu bus stop, listening to Before Paris just before going to Paris for my Erasmus, or to Lost in Paris on my first day on the 12th metro line, which since then became the place I spend time the most in Paris, the fact that Better Days came out just after I got back to Istanbul from Paris after my Erasmus, and finally the release of Full Circle when I was trying to have my full circle moment in Paris this time at the age of twenty-six… It’s hard to describe ten whole years spent with music; it’s even harder to describe a musician who was the answer to the famous “If you could choose to go to one concert, which one would it be?” question, but I’ll try my best.
I got the news of the Tom Misch concert that would take place at La Cigale on the 11th of June when I was sick of the superficial friendships of Paris, the performance pressure of French academia, and I couldn’t handle the expectations of success; when I was tired of waking up at 6 a.m. in the morning but had to repeat the same routine anyway; and since I lived in a city that didn’t have a culture of “keyif” – a Turkish word we use to express a time dedicated only to joy and enjoyment – which I realized is a word hard to translate, so instead I chose cooking at home alone and listening to Full Circle.
Throughout the years in which I followed his music, Tom Misch has never seemed to be one that cares about expectations and the definition of what’s supposed to be a “successful musician”, and maybe that’s why I found him close to me. Which I know isn’t fair. We’re talking about a musician, producer, songwriter who produced his first Beat Tape album with his production company Beyond the Groove and put it on Soundcloud, to then achieve millions of listeners already. But we’re also talking about someone who was able to quit his jazz guitar studies at Trinity Laban when his career kicked off and who, since then, especially after the release of Geography, played in major festivals like North Sea Jazz Festival, Montreux Jazz Festival or Love Supreme Jazz Festival, who hit top charts in the UK with his independent records and still who doesn’t want to be recognized on the streets, gives very few interviews, and isn’t afraid to take breaks between albums and use that space to fill it with new ideas.
I don’t know almost any of the musicians I follow, and I don’t know if I’d like them if I did, but I’d still like to talk to musicians like Tom Misch about the records they love, the thin line between what success feels like and what loving what you do feels like, and how they balance themselves on this line. I’d ask him how did he work with Yussef Dayes after such a neo-soul, funk, jazz album like Geography and how did they make this new, rich, joy-to-the-ears album with Blue Note. I’d ask how he met John Mayer – the first musician that comes to my mind when I think about road trips with my mom and dad, who lived in the UK at John Mayer’s peak – or Marcos Valle, who makes me want to go to Brazil ever since I heard of his music, and how different countries, musicians and periods change his music approach. Which albums makes which stories come to his mind. The difference between recording and performing. The understanding of when it’s time to end one circle and start another.
But don’t musicians talk through their music anyway?
■
For the first time in my life, I went to a concert venue early to queue; I don’t know if I’d ever do it again. My mom was there in Paris during that week of the concert; she came to visit me. I was very happy to share this concert with her in a time when I was sure of the beauty of sharing but no Parisian or Parisianized person seemed to agree with me. But I don’t know how happy my mom was to stand for seven hours straight even though she told me, “I don’t regret it at all, I’d do it again if I needed to,” after the concert. She’s very kind. We really were at the front lines of the queue before La Cigale so we were able to take a good spot once inside.
Joel Culpepper’s opening set to the piano of Joe Price was just beautiful. His voice filled the whole room and spreaded between the chandelier and the red velvet chairs of the place “Black Boy singing in the dead of night…” He gave us goosebumps. And after his set, it was time for Tom Misch.
When I see myself describing how excited I was, I feel like those crazy fans, and I get surprised at myself. Because I’ve never been a fan of bands, I never put up posters or collected stickers or anything like that; they didn’t inspire me that much. That’s why, after growing up with parents with good music taste, musicians like Tom Misch played a huge part in putting together different genres like jazz, funk, soul, R&B and bossa nova into what I’d call my own music taste now. Regardless of this, I didn’t cry when he came on stage; I guess I’ll never be as dedicated, but I do confess that I might have jumped a little out of joy.
I think that starting the concert off with Echo from the Flames was a great idea. It allowed us to see how transparently Tom Misch came back on stage after a burnout, when he left music completely for a while to do different jobs. The nature of concerts puts us directly in front of the musicians, which makes us forget that even though their music touches our lives in many ways, we don’t get to reciprocate that favor; we can’t accompany them in their lives the way they do to us. Sound waves that travel 343 meters per second can reach so many people but, at the same time, isolate those who stand behind the microphones or tape recorders in the studios. Maybe that’s why sometimes musicians need to get off stage to remember that music’s a shared experience.
It’s impossible for me to tell the whole setlist with songs from the Reverie EP, Geography, What Kinda Music and Full Circle. And it was impossible for me not to like the song choices of Tom Misch, but in this concert, I realized that there’s one thing more important than the order of the songs. It’s that I actually didn’t care about that at all. Yes, there were some Tom Misch songs I enjoyed more than others, but the reason why I liked them so much was because I listened to them in meaningful moments like the ones I mentioned at the beginning, and those moments would stay the same regardless of the concert experience. The night I listened and danced to Tom Misch’s Tiny Desk in my room will be different from the concert at La Cigale. The summer feeling I got while listening to You Got My Flying in a car in Italy or the jumpy feeling of the saxophone of Kaidi Akinnibi in Everybody Get Down that makes me dance any time will be different from the songs I listened to live. But the moment I closed my eyes while listening to the saxophone solo of Kaidi Akinnibi in Days of Us during the concert will equally be as unforgettable. Or when they came back after the encore, when everybody started humming the melody of Lost in Paris, so they played it after years. Or listening to the family songs of the album like Old Man and Sisters With Me with my mom beside me… For all these moments, I’d like to thank Tom Misch and his band members Kaidi Akinnibi, Drew Wynen, Jamie Houghton, Joe Price and Yves Fernandez, for adding new moments and memories to my collection in those couple of hours we got to share with them.
At the end of the concert, I was happy I got to share the love of music with people who seemed happy and humble. After ten years, I finally had an idea of what people who listened to Tom Misch looked like. And sharing this highly anticipated time with them, screaming the lyrics and smiling when our eyes meet was very precious. I could have called the day there and said to myself, “This was an amazing night,” and left the venue there. But I couldn’t. I had one more wish I knew deep down wouldn’t happen. I wanted to meet Tom Misch and his band members and tell them how meaningful of a “full circle” moment it was for me to be able to go to that concert that night. But this didn’t happen. In those two hours, I met people I probably wouldn’t meet otherwise and we talked about our favorite songs, about how much we loved the lyrics of Full Circle and other concerts we’d be going to in Paris, which was way more than a thank you I could have heard.
When La Cigale was finally closing, a guard told us, “Tom Misch isn’t staying in his tour bus tonight; he already left for his hotel.” I still kind of laugh at the reaction of an English guy next to me saying “No, Tom wouldn’t do that!” Sadly, Tom did do that, and he had all the rights to. In his place, I also probably wouldn’t like the idea of “meeting my fans” after taking a long break from the scene. As I accepted that fact and we headed towards the metro with my mom, I saw Joel Culpepper leaving a bar, so I thanked him for his touching set, which he accepted gracefully. Then I saw the other group members outside of the same bar, chatting and drinking beers. So, I thought why not go thank them. I presented myself and said sorry to disturb. Drew Wynen said he understood me with all his kindness. He also accepted to sign my vinyl and asked for my name afterwards. I said “I’m Duru.” Then I thought he repeated my name and asked “Duru?” so I confirmed and said, “I’m Duru,” again only to understand that he was saying his name “Drew”. We laughed at the coincidence of our names basically sounding the same in different languages. And I ended that night with this funny story with Drew Wynen, which is a story I couldn’t invent even if I thought of it for years.
In a film I love called C’mon C’mon, Johnny is a documentarist filming kids reflecting on the future. After his sister’s request, he takes his nephew Jesse with him to some interviews in different cities, but he never actually interviews Jesse himself. During that time, a connection forms between Johnny and Jesse, who didn’t know each other much before then. They laugh a lot; sometimes Johnny forgets Jesse’s just a kid and sometimes Jesse realizes he can be more mature than Johnny. Towards the end, when Jesse turns back home, he records his own interview for Johnny. He asks himself, “Have you ever thought about the future?” and says: “Whatever you plan on happening never happens. Stuff you’d never think of happens. So, you just have to c’mon, c’mon, c’mon…”
That’s why it’s easier to write about a concert I haven’t actually been to. I can construct every detail, pick a time and a venue, the songs of the setlist, what I’ll wear, who I’ll go to the concert with, who I’ll meet there… But that’s also why it’s more beautiful to write about a concert I’ve been to after imagining it for years. Because even the concert of a musician I know very well, like Tom Misch, is filled with things I can’t know. Sometimes setlists are doomed to be changed, some melodies require longer solos, some unknown songs can make us cry, and Tom Misch’s music keeps accompanying us through our lives because of its tendency to follow the unexpected. The Full Circle CD will be one of the CD’s we’ll listen to the most in my mom’s car, that I know. Until the new unexpected memories, I’ll keep dreaming of the future and new concert articles I’d write, then write completely different ones instead, and the rest will follow.
■
