Caz dinlemeye 1970’lerin ortasında ya da 80’lerin başında başlayan, basını ve caz alemini yakından takip eden bir müzikseverin, serüveninin ilk yıllarında Hank Mobley ismine ratlaması için epey derin kazması gerekiyordu.

Bu cümleyi yadırgadığınızı tahmin ediyorum, haklısınız, Mobley, zamanımızın meraklı cazseverlerinin bildiği hatta sevdiği isimlerin başında geliyor. Biliyorum, çünkü caz dinlemeye başladığımda, benim de önüme çokça gelen ya da önüme getirilen müzisyenlerden biriydi. Aslını sorarsanız akla gelmeyecek, gelmemesi gereken bir isim değildi, tersine, bir dönemin cazını geliştiren, hard bop stilini en has ve renkli şekilde seslendiren isimlerin başında geliyordu.

Peki, ne oldu da 1984’den sonra Hank Mobley tekrardan konuşulmaya, albümleri satmaya ve ismi, sağlığında görmediği oranda saygı görmeye başladı?

Ya da bir dönem ismi nasıl ve neden hiç varolmamışçasına unutuldu?

Hank Mobley, Soul Station kapak görselinden detay

■ Hank Mobley Nasıl Hatırlandı?

Önce ilk sorudan başlayayım.

1979’da EMI tarafından satın alındıktan sonra nazikçe uyumaya terk edilen Blue Note Records, 1985’de Bruce Lundvall başkanlığa atandıktan sonra yeni isimlerle anlaşma imzalamaya ve kataloğundaki eski albümleri tekrar basmaya başladı. Bu furyadan nasibini alanlardan biri de Hank Mobley’di.

Neticede caz, 60’ların sonunda girdiği yarı komadan mucizevi şekilde ayıldıktan hemen sonraki yıllarda (ki 70’lerin ortasından itibaren ilk on veyahut on beş yılı kastediyorum), modern caz devrini başlatan bebop stili ve onun mantıksal çocuğu hard bop, geçmiş 30 yılın yaklaşımına niteliksel olarak fazla bir şey eklenmeden tekrar çalınmaya başlamış ve yeni dinleyici kuşağı hazmı nispeten kolay bu cazı sevmişti. Ana akım cazın, zamanında da en çok sevilmiş, dinlenmiş, satmış stili olan (haklısınız, bu durum bugün için de geçerli) hard bop müziğine ve onun yükseliş dönemindeki müzisyenlere bakıldığında, hatta o dönemi simgeleyecek isimleri sıralamak gerektiğinde, Horace Silver, Art Blakey, Lee Morgan, Freddie Hubbard gibi isimlerin yanına en çok yakışanların başında Hank Mobley geliyor.

İsmini yukarıda andıklarım da dahil dönemin önemli birçok ismi bu stildeki albümlerinin çoğunluğunu Blue Note Records için kaydetmişti. Aslını sorarsanız, türün örnekleri Prestige ve Riverside tarafından da basılmıştı ancak Blue Note bu tür için tam anlamıyla hami rölünü üstlenmiş ve hem caz alemi hem de dinleyici bu durumu kabullenmişti. Şirketin öyküsünü Blue Note Records: Cazın Tarihi Burada Yazıldı yazımda anlatmıştım, o nedenle yazının yönünü asıl kahramanına doğru çevirmeye başlayayım.

Hank Mobley, Horace Silver, Doug Watkins

Hank Mobley, 7 Temmuz 1930’da Georgia eyaletine bağlı bir kasabada doğmuş, New Jersey’de büyümüş. Küçük yaşta piyano çalmaya başlamış. On altısında geçirdiği bir hastalığın iyileşme döneminde vakit geçirsin diye babaannesinin hediye ettiği saksofonu kendi kendine öğrenmiş. Çok istediği halde bir nedenden müzik okuluna kaydolamayınca, yine babaannesinin aldığı armoni ve müzik teorisi kitaplarıyla kendisini geliştirmiş. On dokuzunda mahalli müzisyenlerle ve hemen ardından şehre ziyarete gelen Dizzy Gillespie ve Max Roach gibi ustalarla çalmış. Zaten New York’a taşınmasına da Roach vesile olmuş. Yeteneği ve çalışkanlığı fark edilince, kendini Horace Silver and the Jazz Messengers grubunun üyesi olarak bulmuş. Blue Note Records ile ilişkisinin başlangıcı da bu grubun kaydettiği ve hard bop ekolünün doğum belgesi olarak da anılan klasik albüm.

Hank Mobley, Rudy Van Gelder stüdyosunda

Çok değil, iki ay sonra, kariyerinin ilk albümü Hank Mobley Quartet kaydedilmiş. 1970 yazındaki sonuncusuna kadar Blue Note Records, lider ya da eşlikçi olarak yaklaşık 50 albümde saksofoncuyu kullanmış ve sıkı durum, 1955 ile 1970 arasında 17 Hank Mobley albümü yayınlamış. Bu dönemde Mobley albümlerinin tamamına yakını dinleyicinin ilgisini çekmiş, utandırmayacak hatta Soul Station (1960), No Room for Squares (1964) ve A Caddy for Daddy (1967) albümlerinde olduğu gibi bazen şirketin yüzünü güldürecek satış rakamına erişmiş.

Esasında, şirketin önceki sahibi Liberty Records’un da, yeni sahibi EMI’nin de cazda kaybedilen itibarı geri kazanmak için kullandığı isimlerinden birisi Hank Mobley olmuş. Zamanında satışa çıkarılmamış albümlerini plak formatında piyasaya sürmüşler: A Slice of the Top (1979), Thinking of Home (1980), Third Season (1980), Poppin’ (1980), Curtain Call (1984), Far Away Lands (1984). Tahmin edeceğiniz üzere, plak formatının kaset karşısında yenilgisinin ilan edildiği bir zamanda albümler fazla ilgi görmemiş.

Hank Mobley – Poppin’ (1957/1980)

Lundvall sonrası şirketin başarısının sırrı plaktan CD’ye geçiş dönemini çok doğru şekilde yorumlamasında yatıyor. 80’lerin sonuna doğru Blue Note Records yeni isimlerin albümlerini ve kataloğun efsanevi isimlerini öncelikli olarak CD formatında bastı. O yılları yaşayanlar bilir, CD hakikaten de müzikseverler tarafından çok sevildi ve müzik dünyası son büyük vurgununu bu dönemde yaptı.

Trajik olan şu ki, Hank Mobley, CD olarak basılan albümlerinin ciddi satış rakamlarına ulaştığını, caz dergilerinde hakkında yazılan övgüleri, adına yapılan saygı albümlerini, düzenlenen konserleri, hülasa caz kültürünün en önemli figürlerinden biri haline -tekrardan- gelişini göremeden 1986’da zatürre nedeniyle hayata gözlerini yumdu.

■ Hank Mobley Neden Unutuldu?

Gelelim diğer soruya, tenor saksofonun orta siklet şampiyonu Hank Mobley’nin bir dönem için nasıl ve neden hiç varolmamışçasına unutulduğuna…

Ah, işte bu unutuluşun belki de en önemli nedeni, ünlü eleştirmen Leonard Feather‘ın yakıştırdığı bu tanımda saklı: orta siklet şampiyonu!

Tenordan aldığı ton, kurucu baba Coleman Hawkins ya da zamanın ağır sikletleri John Coltrane ve Sonny Rollins kadar iddialı, dolgun, sıcak değildir, ısırmaz; öte yandan tüy siklet şampiyonlarına da benzemez, diğer bir kurucu baba Lester Young ya da o yılların revaçta ismi Stan Getz kadar yumuşak, okşayıcı, serin de değildir. Feather, ağır ve tüy sikletlerin arasında olduğunu düşündüğü Mobley’e bu sıfatı verirken, ileride bir zaman bunun bir çeşit yok sayılmaya neden olacağını bilemezdi tabii ki.

Hele de bu yıllarda serbest cazın yükselişe geçtiğini, diğer enstumanlar gibi tenor saksofonun da artık tanımlı sınırların dışına çıktığını ekleyin, Mobley gibi temiz ve kendi deyimiyle yuvarlak üfleyen, gösterişten ve asabiyetten uzak bir ifade tarzını benimseyen bir saksofoncu için bu tanım bir süre sonra lanete dönüştü. Sanatı ve kimliği, her nasılsa gözden kaçmış, hak ettiği oranda takdir görmemiş gibi övgü mü sövgü mü olduğu belli olmayan şekilde tanımlandı.

Karmaşık armonilerin içinde lirizmini kaybetmeden ilerleyişi, hiç eksik olmayan blues hissiyatı, yumuşak swing’i ve en önemlisi saksofondan aldığı doğal ses bir araya geldiğinde ortaya, dinleyicinin zorlanmadan içine girebileceği bir müzik çıkıyordu ve yüzeysel bir bakışın, Mobley müziğinin dengeli halini basitlikle karıştırması da olasıdır.

Mobley soloları her daim yaratıcı fikirlerle doluydu, incelikli bir mizahla çalıyordu, hatta yer yer karmaşık ritmik figürler ve hiç de azımsanmayacak ölçüde armonik zenginlik barındırıyordu. Üstelik Mobley, sırtını standartlara dayama kolaycılığına kaçmıyordu, dinleyicinin kolayca ısınabileceği türden melodiler üretmekte, hatta biraz cesaret ederse dans edebileceği ritmik desenler kullanmakta oldukça mahir bir besteci ve düzenlemeciydi.

Bu tip karşılaştırmalar yapmak yanlıştır ama adettendir, haydi meramımı anlatmak için başvurayım, Hank Mobley’nin sanatı, benim terazimde de diyelim ki Rollins, Coltrane ya da Gordon’ınki kadar ağır çekmese de, bırakalım önemsiz olmayı, bir dönemi çok net çekilde simgelemektedir ve arkasında bıraktıkları, belirli bir caz stilinin en önemli örnekleri arasında sayılmalıdır.

J.J. Johnson, Miles Davis, Hank Mobley

Mobley isminin dinleyici, entelejansiya ve sektör tarafından görmezden gelinmeye başlanmasının ya da dönemdaşları seviyesinde usta kabul edilmemesinin diğer ve muhtemelen en temel nedeni ise, Miles Davis tarafından grubuna davet edilmesi sonrasındaki gelişmeler oldu.

Şu Miles da her yerden ve her zaman karşımıza çıkıyor, değil mi?

John Coltrane, beşlisinden ayrıldıktan sonra Miles Davis, ikinci büyük beşlisini kuruncaya kadar çok sayıda saksofoncuyu denedi. Denedi derken, kısa ya da uzun süre onlarla birlikte çalıştı, bazılarıyla albüm dahi kaydetti.

Savrulduğu zamanlar diye anıyorum bu dönemini çünkü Sonny Stitt gibi, aslında çok iyi bir bop altocusu iken, ne o zamana kadar ne de yaşamının geri kalanında modern stilde asla çalmamış bir müzisyeni grubuna alması, ancak bir mucize eseri fiyaskoyla sonuçlanmayacak türden bir tercih. George Coleman aslında mundar edilmiş bir fırsatmış, ama gruptaki diğer elemanların dırdırı yüzünden Miles onu göndermiş. Kimyanın ne denli tuttuğunu Seven Steps to Heaven (1963) albümü ve özellikle konser kayıtları My Funny Valentine (1965) ve Four & More (1966) dinlendiğinde anlaşılacaktır. Bir de Sam Rivers var; spekülasyonu sevmem ama Miles onunla devam edebilseydi, serbestlikle alakası kontrollü olmanın ötesine geçebilirdi, bu da ayrı bir mesele.

Miles Davis’in sonuçta Wayne Shorter‘da karar kıldığı bu arayış döneminde birlikte çalıştığı saksofonculardan diğeri de Hank Mobley olmuştu. Soul Station (1960) ve Roll Call (1961) gibi, yayınlanışının hemen ardından klasik mertebesine erişmiş iki önemli albüm sayesinde kazandığı itibarın, her iki tarafın da faydasına olmaması düşünülemezdi.

Davis, Stitt’le yolları ayırdıktan hemen sonra kaydedeceği Someday My Prince Will Come (1961) için stüdyoya girecek ekibe Hank Mobley’i seçti, John Coltrane de iki parça için misafir olmuştu. Mobley, Coltrane’nin tek saksofon olarak çaldığı Teo haricinde albümün tamamında yer almıştı, albüme adını veren icrada ise yanyana çaldılar.

Mobley’nin, Coltrane’nin nefesini ensesinde hissettiği bellidir, melodik açıdan güzel inşaa ettiği ama ürkek üflediği bir solo çalar. Ardından gelen Trane solosu ise, bambaşka bir evrenden seslenir gibidir, zamanı ortasından ikiye bölecek şekilde notaları peşisıra yağdırır. Kimin daha iyi çaldığı değerlendirmesi yapmak değil amacım, ak ve kara kadar birbirine benzemez tavır sergilerler. Takip eden Old Folks, Mobley’nin Miles Davis müziğine neler katabileceğini gösterir niteliktedir, çok az saksofoncunun sunacağı güzellikte lirik bir solo çalar. Keza Pfrancing‘de, ritim bölümünün dışadönük eşliğiyle tezat oluşturan solosu albümün en keyifli anlarındandır.

Orijinal albümde yer almayıp da yıllar sonraki tekrar baskıda dinleme şansı bulduğumuz alternatif Someday My Prince Will Come kaydı, Mobley hakkında daha doğru karar vermemize yarıyor. Mobley tek saksofoncudur, daha akıcıdır, daha güvenli şekilde üfler, solosunu daha uzaklara doğru sürükler.

Bir ay sonra San Francisco’da The Blackhawk kulübünde sahne aldıkları iki gecenin kaydı, beşlinin müziğinin daha rahat bir ortamda nasıl şekillendiğini belgeler. Cazı ciddiye alanlardansanız, ölmeden önce mutlaka dinlemeniz gereken (nihayet bu lafı sarf edecek bir fırsat yakaladım) canlı kayıtlardan biridir. Mobley dersini iyi çalışmış bana kalırsa, piyanoda Wynton Kelly, basta Paul Chambers ve davulda Jimmy Cobb‘dan oluşan (ve tüm zamanların en iyilerinden biri demekte sakınca görmediğim) ritim bölümünün her türlü numarasına karşılık vererek, daha sert ve köşeli cümleler kurar, tavrı her zamankinden diridir.

Ama Miles bu, hep yeninin peşinde, ne pahasına olursa olsun geleneği tekrar etmemenin derdinde. Hank’le çalmaktan zevk almıyordur, çalışını yeterli bulmuyordur, yaratıcılığını arttırmadığını düşünüyordur. Herkes kendi yoluna gider.

Miles Davis & Hank Mobley Night at the Blackhawk

Gitmesine gider de, Miles Davis’in onayını alamaması, Mobley’nin orta sikletteki şampiyonluk ünvanının sorgulanmasına, Mobley estetiğinin muhafazakar, ürkek ve dönemin ilerici yaklaşımlarıyla uyumsuz olduğuna dair olumsuz bir yargının yaygınlaşmasına neden olur.

Bu durum en hafif tabiriyle haksızlıktır tabii ki. Birlikte geçirdikleri birkaç ayın ürünü olan kayıtlar, hem stüdyoda hem de sahnede grubun istisnai güzellikte müzik yaptığının belgesidir.

Kaldı ki, Mobley devrim peşinde koşan bir müzisyen değildir, bop ve onun evrimsel ardıllarına sıkı sıkıya bağlılık göstermek dışında bir suçu da yoktur. Mobley’nin kararlılıkla sürdürdüğü bu yaklaşıma konu müziğin günümüz cazının büyük bir bölümünü oluşturduğu ve geleneği sürdürmenin bir erdem olarak değerlendirildiği düşünüldüğünde, Mobley’in hakkının teslim ediliyor olmasından doğal bir şey de olamaz.

Öte yandan Mobley, 1972’de verdiği bir röportajda, Miles’ın grubundan ayrıldıktan sonra bir çeşit boşluğa düştüğünü söylüyordu. Müzikten ve tüm dünyadan sıkılmış halde uyuşturucuya geri dönmüştü. Miles’ın ayrılışta söyledikleri de kulağına küpe olmuştu, fikrini anlatmaya kalkıştığında yeteri kadar emek vermediği eleştirisini ciddiye aldı ve tarzını geliştirmeye koyuldu.

The Complete Blue Note: Hank Mobley Fifties Sessions

Mosaic Records tarafından yayınlanmış The Complete Hank Mobley Blue Note Sessions 1963-70, uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle aldığı hapis cezalarına rağmen düzenli kayıt yaptığı son dönemini belgeliyor.

Kariyerinin en iyilerinden No Room for Squares (1964) Mobley’deki değişimin ipuçlarını gözler önüne seriyor. Daha az kontrol ettiği bir akış, pürüzlenmiş, gürleşmiş bir ses, daha kamçılayıcı, zorlayıcı besteler. Buna paralel eşlikçileri arasına Billy Higgins, Elvin Jones, Andrew Hill, McCoy Tyner, Woody Shaw gibi modal ve serbest caz dilini kavramış müzisyenleri almaya başlar.

Blue Note’la birlikte geçirdiği son birkaç yılı tartışmalıdır. Mükemmel işçilik, kusursuz akıcılık, usta işi sololar eksik değildir, hatta parçalar tek başlarına dinlendiğinde kulağa mükemmel gelir ancak toplu halde bakıldığında, Mobley’nin tekrara düştüğünü söylemek de mümkün. Dediğim gibi, tartışmaya açık bir tespit bu.

Mobley, bu süre zarfında kaydettiği 13 albümün sadece yedisinin zamanında yayınlanmasından duyduğu hayal kırıklığını da saklamamış. 1972’de verdiği bir röportajda kayda çağrılmaktan artık sıkıldığını, onca zahmeye katlanıp yaptığı, işitilmesi gerektiğini düşündüğü güzel bestelerin ve icraların üzerine oturulduğunu söylüyor: “Yaptıkları şey, ellerinde tutup ölmenizi beklemek. Bahse girerim Lee Morgan’ın tüm plaklarını çıkarmışlardır.”

Haklıydı, müzik endüstrisi nekrofildir.

Hank Mobley ve Cedar Walton

Cedar Walton‘la ortak Breakthrough! (1972) Cobblestone Records etiketiyle yayınlandı. Son albüm için ne talihsiz bir isim. Grup bir bütün olarak iyi çalar, Mobley formundadır, ritm bölümü ve özellikle saksofoncu Charles Davis’le enfes uyum gösterir.

Nasıl olduysa, Hank Mobley 1980’de piyanist Tete Montoliu’nun bir seansında, o da bir parçada çalmış. Bilinen son işi de, ölümünden 6 ay önce Duke Jordan’ın New York’taki bir konseri. Bu ikisini değerlendirmeye almak, anısına haksızlık etmek anlamıa gelecektir.

1986’daki ölümüne kadar geçen uzun zaman dilimine dair elde fazla bilgi yok. Bildiklerimiz, Mobley’nin akciğerlerinden rahatsızlandığı, bir ameliyat geçirmesine rağmen şifa bulamadığı, ölüm korkusunun psikolojisini tümden bozduğu, teliflerini toplamakta zorlandığı, çalamadığı ya da çalmaktan korktuğu için para kazanamaz hale geldiği ve en sonunda da evsiz kalıp, orda burda, bazen Philadelphia’daki bir tren istasyonunda ama çoğunlukla sokakta yaşamaya başladığı gibi kırıntılarından ibaret.

Hank Mobley, New York, 1973

Tenor saksofonun orta sıklet şampiyonu, Alfred Lion’ın ve Blue Note Records’un favorisi, cazın klasik döneminin revaçta müzisyeni Hank Mobley, hard bop ekolünün doğum belgesini imzaladığı günden, son kez stüdyoya girdiği tarihe kadar bop geleneğini yüceltmek için çabaladı ve o artık dinleyicinin, basının, caz entelejansiyasının da favorilerinden.

Umarım bu yazı, müziğini tanımayanları, Hank Mobley dinlemeye teşvik eder.

■■■

Meraklısına Notlar:

Share.

Yayın Yönetmeni, Kurucu Ortak, Yazar, Radyo Programcısı.

Exit mobile version