Dark Blue Notes: Geçmişinize dönün; ilk kez John Coltrane dinlediğinizde neler hissetmiştiniz?
Engin Recepoğulları: Coltrane’i ilk kez on dört yaşındayken dinledim. İzmir’deydim, İzmir Türk Koleji’nde Erdoğan Kolgar’ın yönettiği orkestrada saksafon çalmaya yeni başlamıştım. O sıralarda Cüneyt Sermet’in Caz Tarihi kitabını okuyordum, dolayısıyla Coltrane ismini biliyordum ama onu hiç dinlememiştim.
Bir akşam İzmir’in caz, klasik ve progressive rock ağırlıklı efsane radyosu Radyoaktif’te Yücel Şahinbeyoğlu’nun programını dinlerken Coltrane’in Soultrane albümünden Tadd Dameron’un bestesi “Good Bait” çaldı. Coltrane’i ilk kez o zaman duydum. O zamana kadar daha çok Lester Young ve Coleman Hawkins dinlemiştim. Coltrane’in tonu onlardan çok farklıydı; daha sert, neredeyse vibratosuz ve her registerda aynı yoğunlukta bir sesti. Bir de sonradan “sheets of sound” diye adlandırılan o çok hızlı arpej ve dizi pasajları vardı. Saksafona yeni başlamış biri için çok etkileyiciydi. Çaldığı her şeyin arkasında çok ciddi bir çalışma ve düşünce olduğunu hissediyordum ve ne yaptığını anlamaya çalışıyordum.
O yıllarda radyo programlarını kasete kaydediyordum. Bu programı da kaydedip yüzlerce kez dinledim. İnternet yoktu, internet kafeler bile yoktu, elimde bir Real Book veya herhangi bir nota da yoktu. Bir cümleyi durdurup tekrar dinliyor, sonra saksafonda bulmaya çalışıyordum. Bazen birkaç nota için bile uzun süre uğraşıyordum. Aslında cazcıların kuşaklar boyunca öğrendiği yol da buydu, kayıttan kulakla çıkarmak. Benim Coltrane’le ilişkim de böyle başladı, enstrümana yeni başlamış biri olarak onu çözmeye çalışarak.
Sonra hayatını, Miles Davis’le ve Thelonious Monk’la çalışmalarını, Blue Train, Giant Steps, My Favorite Things ve A Love Supreme gibi kayıtlarını öğrendikçe, ilk duyduğum o sesin arkasındaki hikaye de genişledi. Ama benim için başlangıçta bütün bunlardan önce gelen şey doğrudan Coltrane’in tonuydu. Aradan otuz yıldan fazla zaman geçti, Coltrane’i hala dinliyorum ve her dinleyişimde aynı heyecanla etkilendiğimi belirtmem gerek.
Dark Blue Notes: Coltrane’in müziğinde sizi bugün hâlâ şaşırtan ya da açıklamakta zorlandığınız şey nedir?
Engin Recepoğulları: Beni bugün hala şaşırtan şey, Coltrane’in iç dünyasında yaşadığı değişimin müziğine bu kadar belirgin biçimde yansımış olması. Üstelik bu değişim çok kısa bir zamanda gerçekleşiyor. 1955-56’daki Coltrane ile 1957-58 sonrasındaki Coltrane arasında sadece birkaç yıl var. Ama bu birkaç yıl içinde müzisyenin dünyaya, müziğe ve kendisine bakışı çok ciddi biçimde değişiyor.
Miles Davis’in ilk quintet kayıtlarında kendi yönünü bulmaya çalışan, arayan ve deneyen bir Coltrane duyuyoruz. O dönem eleştirmenlerin çoğu da onu pek anlamamıştı. 1957 bu yüzden çok önemli bir yıl. Bağımlılığından kurtuluyor, sonradan A Love Supreme’in kapak yazısında anlattığı manevi uyanışı yaşıyor ve Five Spot’ta Monk’la çalışmaya başlıyor. Monk’la geçen o yoğun dönemin hem armonik yaklaşımına hem de solo kurma biçimine çok şey kattığını düşünüyorum. Miles’ın grubuna tekrar döndüğünde neyin peşinde olduğunu çok daha iyi bilen bir müzisyen duyuyoruz.
Coltrane on Coltrane kitabındaki mektuplar ve röportajlar bu açıdan benim için çok kıymetli. Farklı yıllardaki cevaplarını yan yana koyduğunuzda yalnızca müzik hakkındaki fikirlerinin değil, kendisine, maneviyata ve hayata bakışının da değiştiğini görüyorsunuz. Bu değişimin müziğe yansıması da olağanüstü hızlı. Milestones, Kind of Blue, Giant Steps, My Favorite Things, Impressions, A Love Supreme, Ascension, Sun Ship, Om, Meditations… Bu kayıtları sırasıyla dinlediğinizde birkaç yıl içinde müzikal düşüncenin sürekli yer değiştirdiğini duyabiliyorsunuz.
Bugün Coltrane’in bütün sololarını notaya alabiliyor, armonik yapısını inceleyebiliyor ve çalışabiliyoruz. Fakat bütün bunlar müziğinin nasıl bu kadar köklü bir değişim geçirdiğini açıklamaya yetmiyor. Beni en çok hayrete düşüren şey, bir insanın kendi iç dünyasında yaşadığı değişimi bu kadar kısa bir süre içinde tonuna, cümlelerine, armoniye yaklaşımına ve doğaçlamasına yansıtabilmiş olması.
Dark Blue Notes: Sizce Coltrane’in asıl devrimi neydi: çalma biçiminde mi, besteciliğinde mi, doğaçlama anlayışında mı, yoksa müziğe yaklaşımında mı?
Engin Recepoğulları: Aslında bu soru, Batı sanat müziğinden miras aldığımız besteci, icracı ve doğaçlamacı ayrımını biraz beraberinde getiriyor. Cazda bu ayrım zaten hiçbir zaman tam olarak işlemiyor; Coltrane’de ise neredeyse tamamen ortadan kalkıyor. Giant Steps ya da Impressions gibi besteleri yalnızca kendi başına duran eserler olarak değil, aynı zamanda doğaçlamanın üzerinde gerçekleştiği armonik ve biçimsel yapılar olarak düşünmek gerekiyor. Çalma tekniği de bundan bağımsız değil; doğrudan bu yapıların ve doğaçlamanın gerektirdiği şeylerle birlikte gelişiyor. Dolayısıyla ben Coltrane’in yeniliğini bu alanlardan yalnızca birinde aramak yerine, aralarındaki ilişkide görüyorum. Tonu, armonik düşüncesi, beste yapısı ve doğaçlaması birbirinden ayrı meseleler değil; aynı arayışın farklı yüzleri.
Resimde de benzer bir kırılma görüyoruz. Cézanne’dan Picasso ve Braque’ın kübizmine uzanan çizgide perspektif, çizgi, renk ve kompozisyon artık ayrı ayrı ele alınan unsurlar olmaktan çıkıyor. Cézanne formu renk geçişleriyle kuruyor, yani birinde yaptığı değişiklik diğerini de değiştiriyor. Coltrane’de de benzer bir şey var. Armoni değiştiğinde yalnızca beste değişmiyor, o armoni üzerinde doğaçlama yapma biçimi ve dolayısıyla çalma tekniği de değişiyor.
Bunu en açık Giant Steps’ten sonraki birkaç yılda görüyoruz. Giant Steps’te B, G ve Eb arasında dönen tonal merkezler öyle hızlı değişiyor ki bu akorlar üzerinde alışılmış bebop dili yetmiyor. Coltrane bunun için kalıplar geliştiriyor ve bunlar üzerinde yoğun biçimde çalışıyor. Yani yeni armoni yeni bir teknik gerektiriyor. Birkaç yıl sonra tam tersi yöne gidiyor. Impressions ya da My Favorite Things’te armoni neredeyse sabit kalıyor ve bu kez doğaçlamanın süresi, yoğunluğu ve yapısı değişiyor. Village Vanguard’daki “Chasin’ the Trane” gibi on beş dakikayı aşan sololar bu armonik alan olmadan mümkün değildi.
Coltrane’den sonra armoniyi ayrı, tekniği ayrı, doğaçlamayı ayrı çalışmak pek mümkün değil. Giant Steps’i çalışan biri aslında bir armoni problemi çözerken aynı zamanda parmaklarını, kulağını ve cümle kurma biçimini de değiştiriyor. Bence Coltrane’in asıl devrimi, müziği böyle bir bütün olarak düşünmeyi bir sonraki kuşakların gündelik pratiğine dönüştürmesiydi.
Ama burada yalnızca saksafon tekniğinden ya da armoniden söz etmiyoruz. Coltrane hayatını gerçekten müziğine verdi ve zamanla kendi hayatındaki arayışla müziğindeki arayış iç içe geçti. Bunun çok güzel bir örneği “Alabama”. 1963’te Birmingham’daki 16th Street Baptist Church’ün bombalanması ve dört kız çocuğunun öldürülmesinin ardından yazdığı bu parçada yaşanan trajedinin izlerini doğrudan müziğin içinde duyuyoruz. Parçanın kuruluşunda Martin Luther King’in cenaze konuşmasından da etkilendiği aktarılıyor. Nitekim açılıştaki rubato bölümde Coltrane’in cümleleri bir melodiden çok bir konuşmanın vurgularını andırıyor. Sanki çaldığı şeyden çok, söylemek istediği bir söz varmış gibi.
Dark Blue Notes: Sizce Coltrane aradığını buldu mu? Bir müzisyen için böyle bir şey mümkün mü?
Engin Recepoğulları: Bu soruya en iyi cevabı aslında Coltrane’in kendisi vermiş. Coltrane on Coltrane’de yer alan, 1960’ların başında yazılmış “Jazzman of the Year” başlıklı yazıda “Henüz bulamadım. Sürekli dinliyorum ama bulamadım.” diyor. Ne aradığı sorulduğunda da, ne aradığını bilmediğini, daha önce çalınmamış bir şey olduğunu ve aramaya devam edeceğini söylüyor. Aynı dönemdeki başka bir röportajda da, belki altmış yaşına geldiğinde yaptığından memnun olabileceğini ama bundan emin olmadığını anlatıyor.
Bu tavır son yıllarda da değişmiyor, sadece dili değişiyor. 1966’da Nat Hentoff’un Meditations için yazdığı kapak yazısında Coltrane, bu işin hiçbir zaman bir sonu olmadığını, her zaman hayal edilecek yeni sesler bulunduğunu söylüyor. Aynı yıl Japonya’da ileride nasıl biri olmak istediği sorulduğunda “Bir aziz olmak isterim” demişti. Erken ölümünün ardından bu söz de Coltrane’in yalnızca büyük bir müzisyen değil, neredeyse azizleştirilmiş bir figür olarak anlatılmasının parçalarından biri haline geldi. Yani bu sözü bir iddiadan çok, hem müzisyen hem insan olarak daha iyi olma isteğinin ifadesi olarak okumak gerekiyor.
Eric Nisenson da Ascension kitabında aynı soruyu soruyor, yani Coltrane arayışını tamamlayamadan mı öldü. Kendi cevabı şu: Coltrane A Love Supreme ya da Meditations gibi doruk noktalarına ulaştı, ama bunları hiçbir zaman yolun sonu olarak görmedi.
Bence bu arayışın müzikteki karşılığını en iyi My Favorite Things’te görüyoruz. 1960’taki stüdyo kaydı yaklaşık on üç dakika. Coltrane bu parçayı ölümüne kadar konserlerde çalmaya devam etti ve aynı Japonya turnesindeki versiyon neredeyse bir saat sürüyor.Melodi aynı melodi, ama Coltrane her çaldığında doğaçlamanın sınırlarını biraz daha zorluyor. Parça yıllar içinde o kadar değişiyor ki tema sonunda uzun bir doğaçlamanın yalnızca başında ve sonunda duyulan bir referans noktasına dönüşüyor. Bu yüzden de bir müzisyenin aradığını kesin olarak bulması bence pek mümkün değil. Coltrane de bunu istemiyordu zaten. Bir röportajda, “bir sonraki adımın nereye olacağını bilmediğini” ve “durağanlaşırsa müziğe olan ilgisini kaybedeceğini” söylüyor.
Dark Blue Notes: Coltrane neden hâlâ önemli ve bugün bize nasıl seslenmeyi başarıyor?
Engin Recepoğulları: Bir müzisyen açısından cevabı biraz daha basit. Bugün caz çalan hemen herkesin yolu bir şekilde Coltrane’den geçiyor. Çalışma yöntemlerimizde, armoniye bakışımızda, hatta enstrümandan ne beklediğimizde onun izi var. Genç bir müzisyen Coltrane’i ciddi olarak dinlemeye başladığında müziğe bakışı değişiyor. Hele tenor saksafon çalıyorsanız, onu dinleyip etkilenmemek pek mümkün değil.
Bunu caz eğitiminde çok açık görüyoruz. Dünyanın hemen her caz okulunda Coltrane’in soloları transkript ediliyor, Giant Steps’in armonik yapısı ayrı bir konu olarak işleniyor, modal doğaçlama anlatılırken Impressions ve My Favorite Things örnek veriliyor. Eğitimci ve besteci David Baker, bütün müzisyenlerin Coltrane’in sololarını Bach ve Brahms’ın etütlerini çalışır gibi çalışması gerektiğini söylemişti. Bugün bu artık neredeyse müfredatın doğal bir parçası.
Bugün her şeyin hızla tüketildiği, Baudrillard’ın yıllar önce tarif ettiği tüketim toplumunun müzikteki karşılığını da gördüğümüz bir dönemde yaşıyoruz. Spotify’da bir parçayı birkaç saniye dinleyip hemen diğerine geçiyoruz. Coltrane’in hikayesi ise bunun tam tersini anlatıyor: bir şeye yıllarını vermeyi, tekrar tekrar çalışmayı, sabırla derinleşip öğrendiklerini içselleştirmeyi. Hayatını müziğe adamanın ve yaptığı işi mükemmelleştirmek için durmadan çalışmanın ne demek olduğunu bize gösteren müzisyenlerin başında geliyor.
Sanırım Coltrane bugün de bize bunu hatırlatıyor ve doğum gününde onu hala konuşuyor olmamızın sebeplerinden biri de bu.
■
Dark Blue Notes’ta John Coltrane@100
John Coltrane resmi web sitesi
Engin Recepoğulları Instagram
