John Coltrane başlıca eserlerini verdiği 1955-1967 yıllarına baktığımızda oldukça çalkantılı bir zaman diliminden bahsediyoruz. Söz konusu yıllar içerisinde hızlı teknolojik ve sosyal değişimlerin sonucunda gündelik yaşam ve kültür süratle değişmiş; insanlık bir yandan uzaya açılırken, diğer yandan nükleer savaş tehlikesiyle topyekûn yok oluşun eşiğine gelmiştir. Siyah Amerikalılar için ise bu yıllar, 1955’te Rosa Parks ile başlayan Montgomery otobüs boykotundan Martin Luther King’in 1968’de öldürülmesine kadar süregelen özgürlük mücadeleleriyle geçmiştir. Yaşananların sonucunda eskiye ait değer yargıları ve eski ifade alışkanlıkları yeni gündemi anlatmakta kifayetsiz kalmış, yeni söylemlere karşı derin bir ihtiyaç ortaya çıkmıştır. Caz müziğinin ve cazın toplumsal karşılığının süratle değiştiği bu dönem içerisinde, Coltrane çalışmalarıyla müziğin dilini, yapılış tarzını ve taşıyabileceği anlamları derinden etkilemiştir.

Kariyeri boyunca Coltrane için siyah Amerikalıların hikâyelerini müzik ile aktarmak, sadece estetik değil, aynı zamanda etik ve ruhani bir amaç olmuştur. O günlerin Amerika’sında böyle bir amacı gerçekleştirebilmek, ancak siyahların kültürel zenginliklerini yetkince ortaya koyan çok boyutlu bireyler olarak var olmalarıyla ve böyle kabul görmeleriyle mümkün olabilirdi. Lakin siyah müzisyenlerin onurlu bir şekilde var olabilmeleri için sadece kölelik dönemlerinden kaynaklı sosyoekonomik bariyerlerle mücadele etmeleri yeterli değildi; aynı zamanda ‘Tom Amca’nın Kulübesi’nde masumane bir şekilde dile getirilen aşağılayıcı şablonlarla olduğu kadar, “Blackface minstrel” eğlence geleneği gibi açıktan köleliği meşrulaştıran ırkçı yargılarla da mücadele etmeleri gerekiyordu.

Bu siyahi bilinçlenmenin müzikal karşılığı, özellikle 1945 sonrasında, John Coltrane’in de içerisinde yetiştiği bebop akımında yaygınlıkla ortaya konmuştur. Bebop hızlı bir müzikti; atletik beceriyi ve ritmik kıvraklığı oldukça kromatik ve ezoterik bir armonik yaklaşımla birleştiren sofistike bir dil ortaya koyuyordu. Teknik ve fiziksel yetkinlik kadar kıvrak bir zekâya ve keskin bir farkındalığa dayanıyordu. Caz artık herkesin dans edebileceği popüler bir müzik değildi; oturup dinlenerek değerlendirilmeliydi.

Coltrane’in 1959-60 arası ‘Giant Steps’ dönemi, bebop estetiğinin bir adım ileriye taşınması olarak görülebilir. Bebop, ton dışı notaların daha kararlı merkezlere çekimi üzerinden kurulan bir gerilim estetiği ile var olur, ritmik ve armonik çekimin etrafında kurulan dolambaçlı yollarla müzikal gerilimin sürekli esnetilmesinden güç alır. Giant Steps’te ise A noktasından B noktasına gitmek için en kısa olan doğrusal yol yerine, daha uzak noktalara dolanan Öklid geometrisi dışı eğrilerle ilerlenir; notaların bir merkeze göre uzaklığıyla birlikte, bu sefer merkezin kendisinin de süratle kaymasından oluşan bir sarhoşluk yaşanır. Fizik kuralları geçerlidir, ama dinleyici bir değil üç tane gezegenin çekim alanı içerisindedir ve süratle bunların arasında savrulur.

Bebop ile süreklilik, Coltrane’in bu dönemindeki repertuar seçiminde de gözlenebilir. Lakin Coltrane, bu repertuarı sıklıkla kendi müzikal ihtiyaçlarına göre yeniden yazmıştır: ‘How High the Moon’ yeni dilin olanaklarıyla ‘Satelite’a dönüşmüş, bir önceki kuşağın egzotik Afrika imgesini yansıtan ‘Night in Tunisia’ ise Afrika’da ilk bağımsızlığını kazanan ülke olan ‘Liberia’ya evrilmiştir. Afrika’ya öykünen referanslar gitgide daha öne çıkar. Lakin Afrika da artık değişmiştir; ilkel dürtülerin serbestçe yaşandığı egzotik bir ‘jungle’ olarak değil, kadim bilgilerle örülü, kaybedilmiş bir mistik anayurt olarak sunulur.

Caz, bir grup bireyin anlık tercihleriyle estetik geçerliliği olan bir müzikal dokuyu gerçek zamanda paralel olarak oluşturabilmelerine olanak sağlayan bir müzik üretim yordamı ortaya koyar. Coltrane’in siyah kimliğini bu müzikle ifade edebilmesi için etrafında uygun yoldaşlara ihtiyacı vardı. Red Garland’ın Miles Davis grubundan ayrılmasından sonra yerine, aralarındaki iyi kişisel ilişkilere ve müzisyenliğine saygı duymasına karşın, Bill Evans’ın alınmasını onaylamamasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Kendi grubunu kurduğu zaman piyanoya Bud Powell ve Thelonious Monk’tan gelen blues temelli bir anlayışla çalan, yetişme yıllarında Afrika vurmalı sazlarını ve danslarını çalışmış McCoy Tyner’i seçmesi tesadüf değildir. Tyner’ın yanı sıra davulda Elvin Jones veya Roy Haynes’in, kontrbasta ise değişik dönemlerde Steve Davis, Art Davis, Reggie Workman ve Jimmy Garrison’un yer aldığı 1960-1965 yılları arasındaki klasik dörtlüleriyle Coltrane, söz konusu kolektif yaratış yordamının yeni yollarını geliştirmiştir. Müzik daha modal bir hâl almıştır. Ama bu modlar, ‘Kind of Blue’daki gibi sabit diziler yerine daha elastik ve dönüşebilir yapılara evrilirler. Ana merkez üzerine benzer nota kümelerini içeren başka merkezler çalınabileceği gibi, uzak merkezleri da ima eden müzikal ögeler de seslendirilebilir. ‘Giant Steps’ ile ortaya konulan alternatif yollar yerine, değişik merkezleri birbiri üzerine koymaya dayalı bir estetik anlayışa gidilir. Müzik bazen içeridedir, bazen dışarıdadır. Hem sürekli devinim içindedir hem de paradoksal bir şekilde değişmeyen bir statikliği sürdürür. Sololar, bir yolculuktan ziyade sabit bir duygu durumunun zaman içerisinde açılımını yansıtır.

Yukarıda bahsettiğim karmaşık müzikal doku içerisinde Afrika’dan gelen ritmik gelenekler ve blues tavrı, müziği bir arada tutan harç işlevini görür. Blues’un Coltrane’in müziğiyle beraber modern caz içerisindeki farklı birçok yeni dalga hareketinin merkezinde yer alması gerçekten şaşılası bir olgudur ve Coltrane de bir bakıma Ornette Coleman veya Wayne Shorter gibi son derece sofistike bir blues müzisyenidir. Ancak, buradaki blues hissiyatının bireysel bir kendine acımayla ilgisi olmadığının, daha çok trajik bir durumun kolektif ve folklorik bir ifadesi olduğunun altını çizmeliyiz. Bu folklorik ifade, tüm karmaşıklığına karşın, Coltrane’in mesajının yalın ve güçlü bir şekilde bizlere ulaşmasına olanak sağladığı gibi, zaman içinde Hindistan veya Japonya gibi çeşitli başka kültürlerin müziklerinin de Coltrane’in kişisel dilinde karşılık bulmasına olanak tanımıştır.

Coltrane’in 1965-1967 arasındaki son evre eserleri konusunda herkesin hemfikir olduğu söylenemez. Belki de dönemin sosyopolitik çalkantılarının bir yansıması olarak, avant-garde eğilimler giderek bu dönem müziğinde öne çıkmıştır. Tonal ilişkilerin yerlerini gürültü öğelerine bıraktığı, yüksek volümlü kolektif doğaçlamaların ve agresif jestlerin hâkim olduğu bu yoğun müzikleri dinlemek kolay değildir. Coltrane’in bu dönem eserleri benim için zamanla ve aşina oldukça ısındığım ufuk açıcı bir deneyim sunmuştur. Coltrane’in bu dönemine giriş için okurlara, Alice Coltrane’in grup kayıtları üzerine sonradan yaptığı orkestrasyonların yer aldığı ‘Infinity’, Coltrane ve Rashied Ali’nin düetlerini içeren ‘Interstellar Space’ ve Alice Coltrane, Jimmy Garrison ve Rashied Ali’nin yer aldığı ‘Stellar Regions’ albümlerini önerebilirim.

Coltrane’i anlamlı bir müziğin peşine sürükleyen araştırmaları onu zaman içerisinde çeşitli Doğu felsefelerine ve astrolojiye yaklaştırmış olsa da onun bu eğilimlerini paylaşmak zorunda değiliz. Buna karşın ciddiyeti, idealizmi, adanmışlığı, kendisini sürekli geliştirmek için durmaksızın çalışması ve bu çabasındaki uzun soluklu yolculuğuyla herkese örnek teşkil etmektedir. Yaşadığı çağın sorularına seslenebilmek amacıyla müzikal dilini sürekli geliştirmiş, beylik güzelliğin ötesindeki ifade olanaklarına yönelmiş ve müziğin yalnızca yüzeysel bir güzelliği yansıtmak için değil, anlamlı olmak için de var olduğunu göstermiştir. Getirdiği yeniliklerle ve eserleriyle modern cazı derinden etkilemiş, cazın içine yeni bir idealizm katmış, cazın güncelliğini yitirmeden bir sanat müziği olarak geçerliliğini koruyabilmesine olanak sağlamış, çalkantılı zamanlarda insana güç verebilecek bir müziğin mümkünatını ortaya koymuştur.

Dark Blue Notes’ta John Coltrane@100
John Coltrane resmi web sitesi
Kaan Bıyıkoğlu Instagram

Kaan Bıyıkoğlu
Besteci, müzisyen, akademisyen
Share.

Besteci, müzisyen, akademisyen

Exit mobile version