1975 yılı Türk pop ve rock müziği için bir yol ayrımıydı. Yabancı şarkılara Türkçe söz yazarak yapılan aranjman furyası hâlâ sürüyordu, Anadolu pop ve rock kendi sesini bulmuştu; radyolar üç dakikalık nakaratlarla doluydu. Arabesk müzik yaygın ve gelir seviyesi düşük halk kitlelerinin sesi olmuştu. Bu karmaşanın ortasında Yonca Plak tarafından yayımlanan bir albüm, ilk bakışta sıradan bir Alpay albümü gibi görünüyordu. Kapakta sanatçının adından başka bir şey yazmıyordu. Ama plak pikaba konduğunda bunun alışılmış bir Alpay plağı olmadığı hemen anlaşılıyordu. Müzik tarihine “Güven Parkı” adıyla geçecek bu albümün, Alpay’ın kariyerindeki en radikal, en kişisel ve yapısı bakımından en cesur işi olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

“Güven Parkı” dönemin hitlerini bir araya toplayan bir albüm değildi. Yetmişlerin toplumsal ve bireysel melankolisini İngiliz senfonik ve progresif rock’ıyla, psikedelik bir ruhla ve teatral bir rock opera kurgusuyla Batı stilinde birleştiriyordu. Onu dinlemek, bir dönemin ses kaydını dinlemek gibiydi. Peki, o dönemin Türk toplumu buna ne kadar hazırdı?

Ankara Redrex 2018

Alpay Nazikioğlu: Kara Tren’den Fabrika Kızı’na zirvede bir yıldız

Bu plağın ne kadar büyük bir risk olduğunu anlamak için önce Alpay’ın 1975’e kadar başardıklarına bakmak gerekiyor. 1960’ların ikinci yarısında Alpay Nazikioğlu, Ankara gece hayatının ve radyonun en sevilen seslerinden biriydi. Gençliğinde Ankara Demirspor ve Gençlerbirliği formalarıyla top koşturmuş eski bir forvet oyuncusuydu. Kadife gibi sesiyle kısa sürede sahnelerin aranan romantik yıldızı olmuştu.

Türkçe sözlü yabancı şarkı furyasının en güçlü olduğu yıllarda “Kara Tren” ile folk ezgilerini kentli dinleyiciyle buluşturdu. “Yekte” gibi türkü düzenlemeleri ve “Cennet Yolu” gibi aranjmanlarla bu çizgiyi sürdürdü. Ama asıl kırılma 1970’te geldi. Bora Ayanoğlu‘nun bestelediği “Fabrika Kızı” bir şarkıdan çok bir satış başarısıydı. Dönemin en çok ilgi gören 45’likleri bile 1.000 ile 1.500 adet arasında satarken, Fabrika Kızı 30 bine ulaşmıştı. Yani piyasanın hit saydığı bir plağın aşağı yukarı yirmi katı. Murat Meriç’in deyişiyle, şarkı “neredeyse pikap olan her eve” girmişti.

Yetmişlerin ortasına gelindiğinde Alpay, dinleyicinin gözünde hüzünlü, zarif ve garanti hit çıkaran bir balad (yavaş şarkı) ustasıydı. Plakçılar ona güveniyordu, radyo onu seviyordu. Önünde rahat bir yol vardı: tanıdık kalıplar, radyoya uygun nakaratlar, kesin satış. Ama Alpay bu yolda konforu takip etmek yerine zirvenin rahatlığını bırakıp kendi sınırlarını zorlamanın peşindeydi. Böyle bir arayışı tek başına yürütmek mümkün değildir. Kafasındaki katmanlı, deneysel yapıyı kuracak, onu bu adıma cesaretlendirecek ve stüdyoda birlikte çalışacak bir ekibe ihtiyacı vardı. Projenin perde arkasındaki kahramanları burada devreye girdi.

Bir doktorun gitarı: Müjdat Akgün

Albümün asıl müzikal mimarı Müjdat Akgün‘dü. Akgün aslında tıp doktoruydu, ama hekimliğinin yanında çok iyi bir besteci, aranjör ve gitaristti. Müziğe çocukken mandolinle başlamış, altmışların ortasında kendi orkestralarını kurmuş, İngiliz etkisiyle harmanlanmış progresif ve psikedelik rock’la yoğrulmuştu. 1973’te askerliğini Ankara’da yaparken Alpay’la tanıştı. Aralarında öyle bir uyum vardı ki Akgün, Alpay’la birlikte çalışabilmek için Ankara’ya yerleşti ve ikisi birlikte bir kayıt stüdyosu kurdular.

Discogs’taki künyeye göre albümdeki parçaların biri dışında hepsinin bestesi Akgün’e ait. Yani bu plak, birkaç parçasına katkı verilmiş bir Alpay albümünden çok, bir Alpay–Akgün ortaklığıdır. Elbette enstrüman çalan ve bir grupta yer almış arkadaşlarımız hemen hemfikir olacağı gibi, bu tarz güçlü müzikal altyapıya sahip albümler her grup üyesinin müzikal katkısıyla ortaya çıkabilecek albümlerdendir. Alpay’ın alıştığı pop kalıplarını kırmasında, Batı’da yükselen İngiliz progresif ve psikedelik rock anlayışını Türkiye’ye taşımasında en büyük pay Akgün’ün müzik vizyonundaydı. Akgün Ekim 2024’te hayatını kaybetti. Ardından yazılanlarda bu albüm, onun en kalıcı işlerinden biri olarak anıldı.

Ritmin omurgası: Ferit Ergin ve Merih Dumlu

Akgün’ün vizyonunu stüdyoda hayata geçiren çekirdek kadro, dönemin en yetenekli müzisyenlerinden oluşuyordu. Davulda, altmışların öncü topluluklarında ritmi taşımış, rock müziğin dinamiklerini iyi bilen Veysel Çadır vardı. Bas gitar da ise Türk pop ve rock’ının en sağlam yürüyüşlerine imza atmış, stüdyoların aranan ismi Merih Dumlu çalıyordu.

Dumlu’nun melodik bas çizgileri ile Çadır’ın canlı ve aksak davul vuruşları (çoğu şarkıda o çalmış davulu) Alpay’a kiralık bir orkestranın eşlik ettiği izlenimini dinleyicilere hiç vermiyor. İkisi birlikte, rock’ın ağırlığını taşıyabilecek kadar güçlü ve aynı anda nefes alıp veren bir ritim grubu oluşturmuştu. Albümün en sert anlarında bile o sıcaklığı hissettiren şey, bu ikilinin mutlak uyumuydu.

Albümde aynı zamanda birçok müzisyen de çalmıştı. İnternet üzerinden ilk yaptığım araştırma beni yanlış kişilere yönlendirdi. Bereket, odyofil dostumuz Ahmet Binyıldız yardımcı oldu ve orijinal dönem baskısı plağın kapak fotoğrafları sayesinde müzisyenlerin isimlerine ulaşabildik.

Albümde yer alan müzisyenlere şöyle bir bakacak olursak: Akustik gitar ve gitarlar: Müjdat Akgün, Zafer Dilek, Feridun Ergüner, Geri vokaller: Banu ve Hülya, Davul: Veysel Çadır ve Alptekin Yaldır, Flüt: Celal Kara, Cor Anglais: Feridun Ergüner, Piyano: Ertuğrul Çayıroğlu ve Doruk Onatkut, Yaylı Sazlılar: Yonca Yaylı Sazlılar Grubu. Trombon: Metin Çatal , Trompet: Metin Abdullah ve Vokal: Alpay.

Kuzen Can Arpaç ve bir kuşağın ortak hafızası

Bu müzikal gövdenin ruhu ise çok kişisel bir kaynaktan geliyordu. Alpay’ın kimliğinin merkezinde her zaman Ankara vardı. Çocukluğu Kızılay’da, Saraçoğlu Mahallesi’nin bahçeli lojmanları arasında geçmişti. Onun için Güvenpark haritadaki bir meydandan ibaret değildi. Bir kuşağın buluştuğu, ayrıldığı, yağmurda dolmuş beklediği, memleket meselelerini tartıştığı canlı bir hafıza mekânıydı.

Albüme adını veren ve on dakikayı aşan “Güven Parkı” şarkısının sözleri, Alpay’ın kuzeni Can Arpaç‘a ait. Arpaç, sadece bir park anlatmıyor. Banklarda bekleyen, Anadolu’dan gelip kentin çarkları arasında iş arayan Fatma Kız’ın dramını, dönemin toplumsal çalkantılarını ve bir kentin yalnızlığını aynı hikâyede örüyor. İki kuzenin bir araya gelmesi bu şarkıyı profesyonel bir plak kaydının ötesine taşıdı. Ortaya ortak bir çocukluğun, paylaşılan bir şehrin, bir aile yadigârının sesi çıktı. Alpay’ı ticari kaygıları bir kenara bırakıp on dakikalık deneysel bir eser kaydetmeye ikna eden belki de büyük ölçüde bu hikâyenin sahicilik hissiyatı ve “fabrika kızıyla” kurulabilen paralelliğiydi.

Türkiye’nin ilk Rock Opera denemesi: Tommy ve Salisbury izleri

Plak raflara çıktığında dinleyiciyi çok hazırlıksız yakaladı. “Güven Parkı” bildikleri pop şarkıları gibi akmıyordu. Kıta-nakarat döngüsünü bırakıp bölümler halinde ilerleyen, teatral bir süite dönüşmüştü. Farklı pasajları, farklı kurgusu ve 11 dakika süren uzunluğuyla Türk müzik tarihindeki ilk “rock opera” denemelerinden biri olarak anılmasının sebebi tam da buydu.

Bu kurgunun en önemli ilham kaynaklarından biri The Who‘nun dünyayı sarsan rock operası Tommy‘ydi. Albümün kaydedildiği 1975’te sinemaya da uyarlanan ve ülkemizde o tarihte gösterime giren Tommy, Alpay, Akgün ve ekibi üzerinde derin bir iz bırakmıştı. Bir diğer referans noktası da bana göre Uriah Heep‘in on altı dakikalık senfonik rock anıtı Salisbury‘ydi. Bu iki eser gibi “Güven Parkı” da farklı duygu duraklarından geçen bölümlerle tasarlanmıştı. Diğer şarkılara zaten bir bakış atacağız ama öncesinde “Güven Park” şarkısı yazının en başında özel bir analizi bana göre hak ediyor.

Güven Park

Sakin, pastoral bir gitar melodisiyle açılıyor, Alpay’ın kuzeninin yazdığı şiirin okunmasıyla ilerliyor, yaylı ve üflemelilerin eşlik ettiği zengin bir orkestra ve o dönemin progresif yapısındaki rock gitarlar müziğe girdikçe gerilimi adım adım yükseltiyor. Şarkı boyunca bas gitarın progresif yürüyüşlerine şahit oluyoruz. Yine dönemin aksak rock davul ritimleri ve sürekli değişen zengin orkestral aranjmanın üzerine Alpay’ın alışılagelmiş vokallerine eşlik eden çok sesli ve harmonik yapıdaki geri vokaller ve 11 dakika süren parçanın süresi boyunca sürekli değişen tempo ve efektlere şahit oluyoruz. İşsizliğin, yalnızlığın ve o dönemin umutla başlayan köyden kente göçünün ardından gelen hayat mücadelesine Fatma Kız’ın hikâyesinden yola çıkarak bir şarkıdan çok rock müzikle harmanlanmış bir hikâyeye tanıklık ediyorsunuz. Bir rock operanın tam karşılığı bu değil de nedir?

Alpay ve arkadaşları İngiliz progresif rock omurgasının üstüne Fransız şansonunun ağırbaşlı kederini eklemiş. “Serge Gainsbourg’un Histoire de Melody Nelson”‘daki konuşur gibi şarkı söyleme tavrı ve “Jacques Brel”’in teatral hikâye anlatıcılığına benzer yaklaşımlar, Alpay’ın buğulu sesinde yeniden hayat bulmuş. Ortaya çıkan ses ne tam bir İngiliz rock’ı ne de bir şanson. Kendine özgü, “Ankaralı bir melez” ancak dönemin alışılagelmiş Anadolu ritimlerini içermeyen ve Batı’daki işlerinden geriye kalmayan sapına kadar batılı bir rock operası.

Stüdyoda: Gitarlar, ekolar ve çok sesli fısıltılar

1975’te Londra’nın ve Los Angeles’ın büyük stüdyolarında 16 ve 24 kanallı bant makineleri olağan hale gelmişti. Her enstrüman ayrı kaydediliyordu, defalarca üst üste kayıt (overdub) yapılabiliyordu, miks aşamasında her şey yeniden dengelenebiliyordu. Türkiye’de ise birçok kayıt az kanallı makinelerde, çoğu zaman bütün grubun aynı anda çaldığı canlı seanslarda yapılıyordu. Bir hata olduğunda parçayı baştan çalmak gerekiyordu. Mikseri sonradan düzeltme imkânı da çok sınırlıydı veya yoktu.

O yıllarda Türkiye ciddi bir döviz sıkıntısı yaşıyordu ve ithalat ağır biçimde kısıtlanmıştı. Kaliteli mikrofonlar, konsollar, kompresörler, hatta iyi bir gitar ya da amfi bile ya çok pahalıydı ya da hiç bulunamıyordu. Müzisyenler yerli üretim ya da elden düşme ekipmanla idare ediyordu. Batılı gruplar Marshall ve Hammond kullanırken, burada aynı tını çoğu zaman doğaçlama ve yaratıcı çözümlerle aranıyordu.

Dönemin Türk dinleyicisinin elinde büyük hoparlörlü müzik setleri değil; çantalı pikaplar, transistörlü radyolar ve dâhili küçük hoparlörlü cihazlar vardı. Bu hoparlörler derin bas frekanslarını zaten veremiyordu. Basa yüklenen bir miks bu cihazlarda boğuk, çamurlu ve cızırtılı duyulurdu. Dönemin (çoğu alaylı) ses mühendisleri de plağın dinleneceği ortama göre hep benzer alışkanlıklarla çalıştılar: orta ve tiz frekanslar öne, bas geriye. Radyo için de aynısı geçerliydi. Mono yayında ve dar bant genişliğinde en iyi taşınan şey insan sesiydi. Dolayısıyla Batı’da enstrümanların ve soundun tüm renklerini kayda aktarmaya çalışan bir anlayış ve teknik imkânlar varken, bizde işler hep ufak dinleme cihazlarına göre çok standart bir anlayışla yapılıyordu.

Kayıt nispeten iyi olsa bile kalite son aşamada kaybolabiliyordu. Lake kesimi, mastering ve plak baskısı Batı standartlarının çok gerisindeydi. Hammadde sıkıntısı yüzünden geri dönüştürülmüş vinil kullanılması da yaygındı. Hışırtılı, çabuk aşınan, bas frekansları zayıf baskılar bu yüzden çoktu.

İşte tüm bu nedenlerin birleşiminden dolayı dönemin en iyi sanatçılarının bile kayıt kaliteleri Batı’daki meslektaşlarının fersah fersah gerisindeydi. Hatta az sayıda Batı’da kaydedilen veya mikslenen albümlerin bile yerli basım sonrası benzer şekilde duyulduğuna şahit oluyoruz.

Yetmişlerin tüm bu kısıtlı stüdyo imkânlarına rağmen Akgün, albümün senfonik ve psikedelik altyapısını büyük bir titizlikle işledi. Bugün iyi bir pikapta ya da kaliteli bir ses sisteminde dinlendiğinde, o günün stüdyo sıcaklığı, stereo derinliği ve enstrümanların net ayrımı kendini belli etmeye çalışıyor (kayıt kalitesinin izin verdiği ölçüde). En azından dönemine göre özel bir işin yapılmaya çalışıldığı hemen anlaşılıyor.

Bu albümü dinlerken kendimi “keşke bu albümü çok daha iyi şartlarda kayıt edebilselerdi” diye düşünmekten alamadım. Bu albümün orijinal kayıtlarının nerede olduğunu, var olup olmadıklarını merak edip durdum. Kendi kendime “Keşke var olsalar da günümüz teknolojisiyle güncelleyip bize ulaştırabilseler” dedim. Gerçi dönemin hangi sanatçısı “yeniden kayıt etmeden” bunu başarabildi ki? Benzer birçok kayıt ya maddi imkânsızlıklar yüzünden bantların üzerine yeniden kayıt alışkanlığına kurban gitti ya da pis, rutubetli depolarda yitip gitti.

Kayda dönersek, psikedelik müziğin imzası olan bant ekoları ve derin reverbler kullanılmaya çalışılmış. Çok katmanlı orkestra aranjmanları ve Dumlu’nun tekrar eden, hipnotik bas yürüyüşleri dinleyiciyi içine çekmeyi başarıyor. Bunun üstünde Akgün’ün elektro gitarındaki fuzz, phaser ve wah-wah renkleri dönemin pop kalıplarını bozan tekinsiz bir hava kuruyor. Ancak albüm genelinde distortion pedallarının kullanıldığı gitarlara pek yer verilmediğini veya verilemediğini duydum (teknolojik imkânsızlıklar). Zaten o dönemlerde adam gibi distortion tonu kullanan Türkiye’de yapılmış bir gitar kaydı ben duymadım. Hepsi sivrisinek vızıltısı gibidir. Çadır’ın akıp giden bas gitara eşlik eden aksak davul vuruşları ise şarkılara o istenen havayı katmayı başarıyor. Orkestra aranjmanlarına özellikle vurgu yapmak isterim. Üflemeli, yaylı çok sayıda enstrüman ustalıkla şarkılara adapte edilmiş ve diğer enstrüman ve efektlerle başarılı bir biçimde bir arada kullanılmış. Üstelik muhtemelen bu parçaların hepsi canlı ve tüm orkestra ile birlikte kaydedilmiş.

Vokallerdeki en büyük inceliği çok sesli koro partisyonları oluşturuyor. Alpay’ın tane tane, oturaklı sesinin arkasına yerleştirilen geri vokaller güçlü bir tezat oluşturuyor. Geri vokallerin harmonik ve yer yer Alpay’ın sesine tezat yapısı kulaklara bir psikedelik resital yaşatıyor. Bazı parçalarda Alpay’ın o oturaklı sesini pes seslere doğru (ince) indirdiğini ve bunu başardığını da duyuyoruz.

Genel olarak yaratılmaya çalışılan “sound” dönemin imkânsızlıklarına kurban gitmiş. “Edilmiş” kelimesini özellikle kullanmıyorum çünkü eldeki teknik imkânlar belli ki sonuna kadar kullanılmış. Bu kayıt “Uriah Heep”, “Deep Purple” ya da “Led Zeppelin” gibi dönem gruplarının teknik imkânlarıyla buluşabilseydi ne olurdu sorusu dinleyiciyi ortaya çıkacak soundu hayal ederek gülümsetebiliyor. Paralel evrende başka bir galakside belki…

Bir konsept albümün anatomisi: Parça parça “Güven Parkı”

Bu plağı Türk pop ve rock tarihinde benzersiz kılan şey yalnızca on bir dakikalık isim parçası değil. Plağın bütününe yayılan kurgu ve şarkılar arasındaki tematik bağ da en az onun kadar önemli. Albüm, A yüzünün ilk notasından B yüzünün son saniyesine kadar dinleyiciyi başkentin sonbahar hüznünde, aşk acıları yanında umutla dolu mesajlarla da dolaştırıyor. Tabii ki sizler bu albümü (benim gibi) muhtemelen bir streaming servisinden dinleyeceksiniz ama orijinal plak formatına sağdık kalarak analizimizi yapalım.

A yüzü

Akgün’ün bestelerinden oluşuyor ve Alpay’ın tanıdık romantizmini senfonik bir zemine taşıyor. Bu yüzü, B yüzündeki büyük hikâyeye hazırlanan uzun bir giriş olarak dinlemek mümkün. Genel olarak A yüzü aşk acısı, unutulamamış sevgili ikileminde gidip geliyor.

Mutluluktan Ağlarken: Albüm dinleyiciyi yanıltıcı bir gitar yumuşaklıkla karşılıyor. Sonrasında yürüyen bas gitarın, aksak davulların, Alpay’ın şanson duyarlılığına dokunan sesi, rengi, geri vokallerin yarattığı harmonik hava ve zengin orkestra düzenlemesiyle buluşuyor. İlk bakışta klasik bir aşk şarkısı gibi duruyor, ama düzenlemedeki tüm bu müzikal zenginlik ilerleyen dakikalarda gelecek ciddiyetin ilk işaretlerini veriyor. Eski Alpay dinleyicisine tanıdık bir kapıdan girme imkânı tanısa bile, farklılıklar barındırıyor. Kayıtta gelişmiş teknik imkânlara sahip olsalardı daha sert bir şarkı olur muydu sorusunu diğer şarkıların çoğunda olduğu gibi bana sordurdu.

İşte Bak Yeni Bir Gün Doğuyor: Albümün en aydınlık, en umutlu durağı. 60’ların Batı popundaki folk-rock esintilerini taşıyor. Akustik gitar ritimleri ve ferah yaylılarıyla sabahın taze havasını hissettiriyor. Bana göre epey bir popa kayan düzenlemesi var. Özellikle nakarattaki cici kızlara benzer “la la la” vokalli bölümler dönemin Türk popuna selam veriyor. Albümün genel havası düşünüldüğünde, fazla umut dolu bir şarkı olarak kaldığını düşünüyorum. Düzenleme olarak da bana çok hitap etmediğini söylemem lazım.  Herhalde albümün geneline yayılan karamsar havayı biraz dağıtalım diye düşünmüşler.

Unutamadım: Şarkı adının hakkını veriyor ve dinleyicinin zihninde eski bir fotoğraf albümünün sayfalarını çevirirken geçmişte kalmış ama unutulmamış sevgiliye özlemi yaşatıyor. Piyanonun ve gitarın puslu atmosferi üzerine kurulan melodi Alpay’ın daha pes vokalleriyle dinleyiciyi yavaş bir özlem havasına atıveriyor. Yine derinden orkestra aranjmanları etkileyici bir hava yaratıyor.  Üç yıllık bir ilişkinin bitmesinin verdiği duygu yoğunluğunu dinleyiciye yansıtmayı başaran bir parça olmuş.

Bir Bir Canlanır Gözümde: A yüzü sona yaklaşırken melankoli koyulaşıyor. Şarkı delay efektli elektro gitarla başlıyor. Yine burada da melankolik bir hava korunuyor. Şarkının melankolik yapısı ara ara klasik rock ile harmanlanan temponun yükseldiği pasajlara dönüşüyor. Mandolinin kullanımı ve Alpay’ın bu şarkıdaki vokal ve genel düzenleme bana büyük üstat Tanju Okan’ı hatırlatmadı desem yalan olmaz.  

Yağmurda Bu Gece Sensiz: A yüzü biterken, ardı ardına gelen bu ayrılık şarkısı çok sesli ve harmonik yapıda ki geri vokallerin klasik Alpay vokaliyle buluştuğu en güzel girişlerden biriyle başlıyor. Yavaş bit tempoda başlayan şarkı, daha sonra orkestral aranjmanları ve Dumlu’nun melodik yürüyen bas gitar partisyonları ve Yaldır’ın aksak davulları şarkıyı sıradan bir melankolik şarkı olmaktan çıkarıp dönemin progresif, psikedelik rock resitaline dönüştürüyor. Değişken temposu ve farklı düzenlemesiyle A yüzünü kapatırken dinleyiciyi Güvenpark’ın kapısına kadar getiriyor.

B yüzü

B yüzü ise Türk müzik tarihinin en cesur stüdyo işlerinden birine ev sahipliği yapıyor. Ancak B yüzünün ilk şarkısına albüme olan saygımdan dolayı yazının başında yer vermiştim. Bütünlüğü bozmaması için aynen aşağıya taşıyorum.

Güven Park: Sakin, pastoral bir gitar melodisiyle açılıyor, Alpay’ın bir şiir okumasıyla ilerliyor, yaylı ve üflemelilerin eşlik ettiği zengin bir orkestra ve o dönemin kompleks yapısındaki rock gitarlar girdikçe gerilimi adım adım yükseltiyor. Şarkı boyunca bas gitarın progresif yürüyüşlerine şahit oluyoruz. Yine dönemin aksak rock davul ritimleri ve zengin orkestral aranjmanın yanında Alpay’ın alışılagelmiş vokalleri üzerine çok sesli harmonik yapıdaki geri vokaller ve 11 dakika süren parça süresi boyunca sürekli değişen tempo ve efektlere şahit oluyoruz. Özellikle teatral anlar dikkat çekiyor. İşsizliğin, yalnızlığın ve o dönemin köyden kente göçünün ardından gelen hayat mücadelesine “Fatma Kızın” hikâyesinden yola çıkarak bir şarkı dinlemekten çok rock müzikle harmanlanmış bir hikâyeye tanıklık ediyorsunuz. Bir rock operanın tam karşılığı bu değil de nedir?

Alpay ve arkadaşları bu İngiliz progresif rock omurgasının üstüne Fransız şansonunun ağırbaşlı kederini ülkemizin köyden kente göç gerçeklerini eklemiş. Serge Gainsbourg’un Histoire de Melody Nelson‘daki konuşur gibi şarkı söyleme tavrı ve Jacques Brel’in teatral hikâye anlatıcılığı, Alpay’ın buğulu ama kendi çapında farklı vokal stilleri denediği sesinde yeniden hayat bulmuş. Ortaya çıkan ses ne tam bir İngiliz rock’ı ne de bir şanson. Kendine özgü, “Ankaralı bir melez” ancak Anadolu ritimlerini içermeyen ve döneminin işlerinden geriye kalmayan sapına kadar Batılı bir rock operası diyebilirim.

Kimbilir Nerdesin?: Rock operanın hemen ardından gelen kısa bir köprü parçası. Davul ve gitar birlikteliği ile başlıyor ve Güven Parkı’nın sarsıcı atmosferinden sonra dinleyiciyi bu sefer orta tempolu yazılmış tam bir rock’n’roll şarkısıyla karşılıyor. Yine sound dönemin kayıt kalitesine kurban verilmiş.Dumlu’nun akıp giden yürüyen rock’n’roll bas gitarları ve Çadır’ın ufak bir davul solosuyla bağladığı Akgün’ün temiz tonda çaldığı elektro gitar solosuyla final yapıyor şarkı.

Ayrılık Rüzgârı (Concerto Pour Une Voix): Albümün kapanışı ve Akgün’ün bestelemediği tek parça. Fransız besteci Saint-Préux’un orijinalinde bir kadın sesiyle taşınan ünlü melodisi, burada Alpay’ın yazdığı Türkçe sözlerle bambaşka bir kimlik kazanıyor. Akgün’ün orkestra aranjmanları ve Alpay’ın çaresizliği iliklere kadar hissettiren baritonu plağı unutulmaz bir kederle kapatıyor. Bana göre “hadi dinleyiciye bu kadar şoktan sonra alıştığı bir şarkı da verelim” diyorlar. Klasik bir Alpay şarkısı yorumu bu şarkı için tam oturuyor. Muhtemelen Alpay’ın bu albümde genel kitlelerin hafızasına kazanan parçası bu parça.

Altın plaklardan sessiz raflara

Yonca Plak yeni albümün arkasında durdu. Dergilere verilen ilanlarda iddialı bir dil kullanılmıştı: “Bu albüm bir olaydır. Bu plağı dinlediğinizde Türkiye’de ileri bir müzik anlayışı olduğuna inanacak ve haklı bir gurur duyacaksınız.”

Ama dinleyici bu heyecanı paylaşmadı. Alpay, 2004’te Doğan Kitap’tan çıkan anı kitabı Eylülde Gel‘de bu plağı tek cümleyle anlatır: “Hiç satılmayan, bana gurur veren bir uzunçalar.” Otuz bin satan bir 45’likten “hiç satılmayan” bir uzunçalara düşüş, yalnızca bir sanatçının değil, bir dinleyici kitlesinin de hikâyesi.

Bu düşüşü daha çarpıcı kılan şey, Alpay’ın o güne kadar hep satan, hep sevilen bir isim olması. Fabrika Kızı piyasanın ortalamasının yirmi katı satmıştı. Aynı sesin, aynı şirketten, iddialı bir tanıtımla çıkan uzunçaları ise neredeyse hiç alıcı bulmadı. Arada değişen şey Alpay’ın sesi değil, o sesin içine yerleştirildiği müzikti.

Kulakların henüz hazır olmadığı bir ses

Albümün ticari olarak başarısızlığındaki sorun kalitede değil, zamanlamadaydı. 1975 Türkiye’sinde dinleyicinin kulağı üç dakikalık kopyala-yapıştır aranjmanlara, ilk dinleyişte akılda kalan nakaratlara ve Anadolu Rock’ın tanıdık “bizden” ezgilerine alışmıştı. Radyoda çalınabilecek uzunluğu çoktan aşan, kıta-nakarat düzeni olmayan, inişli, çıkışlı kompleks yapısıyla dönem dinleyicisinin alışkanlıklarına meydan okuyan ve iş arayan bir kızın dramını anlatan on dakikalık bir Rock Opera, standartların hepsine aykırıydı.

Albüm iki kitlenin arasında kaldı. Alpay’ı kadife sesli bir romantik olarak sevenler plakta aradıklarını bulamadılar. Progresif rock dinleyen küçük kitle ise bu sesi Alpay gibi bir isimden belki beklemiyordu. Ticari başarıyı getirecek genel kitle için fazla tuhaf, öteki için fazla “popçu” bir isimdi.

Alpay bunu yıllar sonra açıkça kabul etti. Derya Bengi’nin Görecek Günler Var Daha kitabında aktardığı sözleri, albümün neden tutmadığını en iyi anlatan cümleler: “Bana göre çok güzeldi o plak, ama Türkiye’de dinlenen müziğin çok ilerisindeydi.” Ona göre “Güven Parkı” anlaşılması zor bir müzikti, o günün Türkiye’si için lükstü, “Pink Floyd” gibi bir şeydi. Başka bir söyleşide kendine karşı daha da sertti: “Sevdiğim için yaptım, ama sadece ODTÜ öğrencileri sevdi. Güven Parkı, bu iletişimsizliğin bir örneğidir, benim çok sevdiğim bir denemedir ve kendi ukalalığımı tatminden ibarettir.”

Bu sözlerde pişmanlık yoktu; bir denge arayışı vardı. Alpay hem plağını savunuyordu hem de dinleyiciyle bağ kuramamanın bedelini kabul ediyordu.

İşin ironik yanı, albümden zamanla öne çıkan şarkının en “anlaşılır” olanı olması. Ayrılık Rüzgârı sanatçının sevilen şarkıları arasına girdi. On dakikalık “Güven Parkı” ise uzun yıllar yalnızca koleksiyoncuların ve meraklıların bildiği bir eser olarak kaldı.

Kızılay’da bir bankta baş başa

Zaman, ODTÜ öğrencilerini haklı çıkardı. Bugün Yonca etiketli orijinal baskı koleksiyonerlerin aradığı bir plak. Müjdat Akgün’ün ölümünün ardından yazılanlarda da albümün hâlâ “bütün zamanların en iyi yerli yapıtları arasında” anıldığı vurgulandı. 1975’te kimsenin almadığı plak, yarım asır sonra Türk pop ve rock tarihinin en cesur denemelerinden biri olarak bugünün gençleri arasında konuşuluyor.

Alpay, kuzeni Can Arpaç, besteci ve aranjör Müjdat Akgün, bas gitarda Merih Dumlu, davulda Veysel Çadır ve diğer eşlik eden kıymetli müzisyenler. Bu ekip 1970’ler Türkiye’sinin popüler müzik sınırlarını zorlamanın ötesine geçti. The Who’dan aldıkları rock opera cesaretini psikedelik rock’ın tekinsizliği ve Ankara’nın gri hüznüyle yoğurup başkentin ortasına benzeri az bulunan bir müzikal anıt diktiler. Bu anıtın bedeli, kariyerinin zirvesindeki bir yıldızın satış grafiğinde açılan derin bir çukur oldu belki, ama sanatçının gönlünde özel bir yeri olduğu açık. Alpay bunu hiç saklamadı. Ama o plaktan söz ederken sesindeki gururu da hiç kaybetmedi.

Alpay’ı 14 Ekim 2026’da, 91 yaşında kaybettik. Plak pikaba konup o şarkı başladığında, arkadaki çok sesli vokallerin fısıltısı dinleyiciyi hâlâ aynı parkın bankında, ıslak bir sonbahar akşamında Fatma Kız’ın dramında bekletiyor.

Büyük ustaya selam olsun! Huzur içinde uyu…

■

Erim Erdi’nin diğer yazıları
Dark Blue Notes’da Vitrin
Alpay Instagram

Not: Kapak fotoğrafları için Ahmet Binyıldız’a çok teşekkür ederiz.

Erim Erdi
Erim Erdi, 1977 Ankara da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara da tamamladı. Daha sonra üniversite eğitimini Ankara Bilkent Üniversitesin de İşletme alanında tamamladı. Bilişim alanına merak duyduğu ve bu alanda çalışma arzusu nedeniyle San Diego da University of San Diego California da Microsoft Sistem Mühendisliği ve İş Geliştirme üzerine eğitim aldı ve University of Phoenix de Information Systems okudu. Yaklaşık 10 sene kadar ABD de San Diego şehrinde yaşadı ve bilişim üzerine çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra bilişim alanında çalışmalarına devam etti. Çeşitli alanlarda kendi ticari iştiraklerini kurdu ve yönetti. Bu iştiraklerden biri de Fil Audio adı altında dijital müzik çalarlar başta olmak üzere çeşitli hifi ekipmanları tasarlayan ve üreten bir girişimdir. Müzikle daima iç içe olmuştur, lise yıllarından beridir de bateri çalar, ABD ve Türkiye de çeşitli gruplar kurmuş ve sahne almıştır. Evli ve bir kız babasıdır.
Share.

Erim Erdi, 1977 Ankara da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara da tamamladı. Daha sonra üniversite eğitimini Ankara Bilkent Üniversitesin de İşletme alanında tamamladı. Bilişim alanına merak duyduğu ve bu alanda çalışma arzusu nedeniyle San Diego da University of San Diego California da Microsoft Sistem Mühendisliği ve İş Geliştirme üzerine eğitim aldı ve University of Phoenix de Information Systems okudu. Yaklaşık 10 sene kadar ABD de San Diego şehrinde yaşadı ve bilişim üzerine çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra bilişim alanında çalışmalarına devam etti. Çeşitli alanlarda kendi ticari iştiraklerini kurdu ve yönetti. Bu iştiraklerden biri de Fil Audio adı altında dijital müzik çalarlar başta olmak üzere çeşitli hifi ekipmanları tasarlayan ve üreten bir girişimdir. Müzikle daima iç içe olmuştur, lise yıllarından beridir de bateri çalar, ABD ve Türkiye de çeşitli gruplar kurmuş ve sahne almıştır. Evli ve bir kız babasıdır.

Exit mobile version