1961 yılında Dartford tren istasyonunda yolları yeniden kesişen Mick Jagger ile Keith Richards çocukluk yıllarından birbirlerini tanıyordu; ancak uzun süredir görüşmemişlerdi. Richards’ın dikkatini Jagger’ın kolunun altındaki plaklar çekti. Bunların arasında Chuck Berry ve Muddy Waters kayıtları vardı. Dartford’daki o karşılaşma, çok geçmeden The Rolling Stones adını alacak ve bugünlere uzanacak bir hikayenin başlangıç noktasını oluşturmuştu.
Keith Richards, Hayat (Life) adlı otobiyografisinde bu karşılaşmayı anlatırken o plakların ikisi arasında yeniden nasıl bir bağ kurduğunu da hatırlatıyordu. Chicago’dan İngiltere’ye ulaşan sesler, Dartford’daki bir tren istasyonunda iki genci yeniden yan yana getirmişti.
Bu tarihten yalnızca üç yıl sonra Haziran 1964’te The Rolling Stones üyeleri Chicago’daki Chess Stüdyoları’nın kapısından içeri girdiklerinde heyecanlarını gizleyemiyordu. Bu bina onlar için sıradan bir kayıt stüdyosu değildi. Çocukluklarından beri dinledikleri plakların, ezberledikleri rifflerin ve kurdukları ses dünyasının doğduğu yerdi.
Binaya girdiklerinde karşılaştıkları manzara yıllar içinde rock’n’roll tarihinin en çok anlatılan hikâyelerinden birine dönüştü. Ellerinde boya malzemeleri taşıyan bir adam koridorda çalışıyordu. Bu adam Muddy Waters’tı.
Hikayenin ayrıntıları zaman içinde efsane ile gerçeğin iç içe geçtiği bir anlatıya dönüşmüştü. Ancak değişmeyen bir gerçek vardı: The Rolling Stones’u Chicago’ya getiren şeyin, Chess Records’un yarattığı sesler denizi olmasıydı. Muddy Waters, Howlin’ Wolf, Willie Dixon, Chuck Berry ve Bo Diddley’nin sesleri İngiltere’ye ulaşmış, orada yeni bir kuşağın hayal gücünü ateşlemişti.
Keith Richards, gençlik yıllarında İngiltere’ye ulaşan blues plaklarının üzerlerinde yarattığı etkiyi anlatırken satır aralarında Chess Records’un önemini de ortaya koyuyordu. Richards ve arkadaşları Mississippi Deltası’nı hiç görmemiş, Chicago’nun güney yakasında hiç yürümemişti. Ancak Chess etiketi taşıyan plaklardan yükselen sesler sayesinde o dünyayı tanıyabiliyorlardı. Bu kayıtlar onlar için yeni şarkılardan ibaret değildi; başka bir kültüre, başka bir yaşam deneyimine ve bambaşka bir türe açılan kapılardı.
The Rolling Stones’un 1964 yılında Chicago’ya gelişi, izini sürdükleri ve mücevher değerinde buldukları seslerin kaynağına ulaşmaları anlamına geliyordu. Bir başka ifadeyle bu, köklere yapılan esaslı bir yolculuktu.
Aslında Chess Records’un hikâyesi tam da bu noktada başlıyor ve etkisinin büyüklüğü ilk kez burada görünür hale geliyordu.
Bir plak şirketinin kayıtları okyanusu aşmış, Atlantik’in öbür yakasında yeni bir hareketinin doğmasına katkı sağlamıştı. O nedenle Chess Records’un öyküsü blues’un elektriğe kavuşmasının, rock’n’roll’un omurga kazanmasının ve modern popüler müziğin ve kültürün şekillenmesinin hikâyesiydi.
Bunun için şimdi 1964’ten ayrılıp yıllar öncesine dönmek gerekiyordu ve bu anlamda Chess Records, Amerika’nın göçmen hikayelerinden de birisiydi.
Leonard Chess ve Phil Chess, Polonya’da doğmuş Yahudi bir ailenin çocuklarıydı. Henüz küçük yaşlarda aileleriyle birlikte Amerika Birleşik Devletleri’ne göç ederek Chicago’ya yerleşmişlerdi. Kayıt dünyasına doğrudan girmediler. Önce farklı işlerde çalıştılar, ardından Chicago’nun hareketli gece hayatının bir parçası oldular. Ancak bu süreçte, dönemin büyük şirketlerinin yeterince önemsemediği bir şeyi fark ettiler.
Şehrin güney yakasında olağanüstü bir ses ve kültür hareketliliği vardı.
Mississippi Deltası’ndan gelen siyahlar, beraberlerinde bütün bir kültürel mirası da getiriyordu. Böylece tarlalarda, kiliselerde, küçük kasabalarda şekillenen blues, Chicago’nun fabrika bacaları altında yeni bir kimlik kazanıyordu.
Leonard Chess’in büyük yeteneği bir icracı olması değildi. O, yeteneği tanıyabiliyor ve insanları dinleyebiliyordu. Pek çok yapımcının gözden kaçırdığı sanatçılarda bir şeyler görüyordu. Phil Chess ise işin organizasyon ve yönetim tarafında aynı derecede önemli bir rol üstleniyordu. 1950 yılında Aristocrat Records’un kontrolünü ele geçirip şirketin adını Chess Records olarak değiştirdiklerinde, kurdukları yapının blues ile rock’n’roll arasındaki en önemli geçiş merkezlerinden birine dönüşeceğini henüz bilmiyorlardı.
Ancak tarih bazen geriye dönüp bakıldığında anlam kazanıyordu.
1940’ların sonu ile 1950’lerin başı arasında Amerika büyük bir dönüşüm yaşıyordu. Güney eyaletlerinden yüz binlerce siyah Amerikalı, daha iyi yaşam koşulları arayışıyla kuzey kentlerine göç ediyordu. Bu hareket demografik bir değişim değildi. Beraberinde yeni sesler, yeni hikâyeler ve yeni kültürel kodlar getiriyordu.
Blues da bu yolculuğun içindeydi.
Mississippi Deltası’nın akustik blues’u Chicago’ya ulaştığında değişmeye başladı. Chicago’nun kalabalık ve gürültülü barlarında yeterince duyulabilmek için seslerin yükselmesi gerekiyordu. Gitarlar elektriklendi. Davullar sertleşti ve daha sert çalınmaya başladı. Bas gitar daha belirgin hale gelerek ritmi öne çıkardı. Blues artık kırsal yaşamın sesi olmaktan çıkıyor, büyük şehrin ritmine uyum sağlıyordu.
Chicago Blues böyle doğdu. Chess Records ise bu dönüşümün hem merkezine yerleşti hem de yeni sesin kayıt altına alındığı en önemli merkezlerden biri oldu.
Muddy Waters bunun en önemli figürlerinden, bu yeni sesin en güçlü temsilcilerinden biriydi. Elektrikli gitarı, güçlü vokali ve sahnedeki otoritesiyle Chicago Blues’un, başka bir ifadeyle blues’un şehirdeki yeni kimliğinin karakterini belirledi. Rollin’ Stone, Hoochie Coochie Man, I’m Ready ve Mannish Boy gibi kayıtları kendi dönemlerinin çok ötesine uzanarak sonraki kuşakların ses dünyasında da belirleyici bir iz bıraktı.
Ardından Howlin’ Wolf geldi.
Wolf’un sesi, blues tarihinin olduğu kadar rock tarihinin de en ayırt edici seslerinden biriydi. Sert, vahşi ve tehditkâr; aynı zamanda karanlık ve ilkel bir güç taşıyan bu sesin içinde derin bir duygusallık da vardı. Yıllar sonra Robert Plant’ten Jim Morrison’a ve Tom Waits’e kadar uzanan geniş bir yelpazede onun yankısını duymak mümkün olacaktı.
Leonard Chess’in dehası biraz da burada ortaya çıkıyordu. Muddy Waters ve Howlin’ Wolf birbirinden tamamen farklı karakterlere sahipti. Birçok yapımcı bunlardan yalnızca birini tercih etmeyi düşünebilirdi. Leonard Chess ise iki sese de sahip çıktı. Rekabetin yaratıcılığı beslediğini gördü ve Chess Records böylece Chicago Blues’un en güçlü iki kutbunu aynı çatı altında toplamayı başardı.
Ancak Chess Records’un asıl hikâyesi anlatılırken çoğu zaman gözden kaçan, şirketin görünmeyen mimarı sayılabilecek bir isim daha vardı. Bu isim Willie Dixon’dı.
Besteci, söz yazarı, yapımcı, aranjör ve basçı olarak Dixon, şirketin yaratıcı omurgasını oluşturan kişiydi. Hoochie Coochie Man, Spoonful, Little Red Rooster, I Just Want to Make Love to You ve daha onlarca klasik onun kaleminden çıktı; blues tarihinin temel taşları arasında yer alan bu şarkılar onun imzasını taşıyordu.
Dixon yazdığı şarkılarla blues’un dilini yeniden kuruyordu. Muddy Waters’ın sesiyle, Howlin’ Wolf’un karakteriyle ve dönemin icracılarının yetenekleriyle birleşen bu şarkılar, kısa süre içinde Chicago sınırlarını aşmaya başladı.
Dixon’ın etkisi blues ile sınırlı kalmadı. Yıllar sonra The Rolling Stones, Cream, Jeff Beck Group ve Led Zeppelin onun şarkılarını repertuvarlarına taşıyacak, yeniden yorumlayacaktı. Hatta Led Zeppelin’in Whole Lotta Love nedeniyle yaşadığı telif tartışmaları, rock müziğin köklerinin ne ölçüde Chess Records kataloguna uzandığını yeniden hatırlatacaktı. Bu nedenle Willie Dixon’ın etkisi blues tarihinde olduğu kadar rock’n’roll tarihinde de tartışmasız büyük rol oynamıştı.
Yine Bo Diddley, Chess ailesinin Checker etiketi altında rock’n’roll’un ritmik diline damgasını vurdu. 1955 tarihli “Bo Diddley” ve “I’m a Man” ile belirginleşen, zamanla doğrudan onun adıyla anılan “Bo Diddley beat”, gitarı melodik bir çalgı olmaktan çıkarıp ritmin asli unsurlarından birine dönüştürdü. “Who Do You Love?” ve “Pretty Thing” gibi kayıtlarla gelişen bu yaklaşım, sonraki kuşaklarda Buddy Holly’den The Rolling Stones’a, The Who’dan David Bowie’ye kadar uzanan geniş bir etki alanı yarattı. Chuck Berry rock’n’roll’un gitar dilini ve gençlik anlatısını biçimlendirirken, Bo Diddley bu yeni müziğin ritmik gramerini kuran isimlerden biri oldu.
Chess Records’un ses dünyasını genişleten en güçlü isimlerden biri de Etta James’ti. 1960’ta Argo etiketiyle başlayan Chess dönemi, onun blues, rhythm and blues, soul, gospel ve caz arasında dolaşabilen güçlü sesini daha geniş bir alana taşıdı. “All I Could Do Was Cry”, zamanla alamet-i farikası haline gelen “At Last”, ardından “Tell Mama” ve “I’d Rather Go Blind”, James’in hem kırılganlığı hem de olağanüstü vokal gücünü aynı anda taşıyabildiğini gösterdi ve Chess kataloğuna Etta James, blues ile soul arasındaki sınırları eriten mücevher değerinde bir ses bıraktı.
Sonra sahneye Chuck Berry çıktı. Chess Records’un tarihinde dönüm noktası sayılabilecek anlar vardır; Berry’nin Leonard Chess ile karşılaşması bunlardan biri, aynı zamanda şirket tarihinin en dikkat çekici hikâyelerinden biriydi.
1955 yılında Chicago’ya gelen Berry’nin aklında plak yapmak vardı. Bir konser sonrasında Muddy Waters’a ulaşmayı başaran Berry, kayıt yapmak istediğini söyledi. Waters’ın cevabı kısa ve net oldu: Leonard Chess’i bul.
Berry, bu tavsiyeyi izleyerek Chess Records’un kapısını çaldı. Yanında blues kayıtları vardı. Ancak Leonard Chess’in dikkatini başka bir şey çekti: Berry’nin country müzikten beslenen, alışılmış blues kalıplarının dışına çıkan sıra dışı ses örgüsü.
Chess Records tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri buydu. Leonard Chess’in özellikle dikkatini çeken bu kayıt Maybellene adını aldı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında Maybellene, Chuck Berry’nin ilk büyük başarısının ötesinde, rock’n’roll’un yeni dilini haber veren kayıtlardan biri olarak duruyor.
Ardından gelen Roll Over Beethoven, School Day, Sweet Little Sixteen, Memphis, Tennessee ve Johnny B. Goode gibi kayıtlar ise bu yeni dilin sözlüğünü giderek genişletti; ritim, gitar ve anlatı bakımından rock’n’roll’un ayırt edici özelliklerini belirginleştirdi.
Rock gitarının temel riffleri, gençlik kültürünün anlatımı, otomobiller, özgürlük arzusu ve hareket duygusu… Ve elbette gitar. Bütün bunlar Chuck Berry’nin şarkılarında yeni bir biçim kazandı. Bugün rock gitarının temel yapı taşları arasında kabul edilen birçok unsurun izini Chuck Berry’nin Chess Records için yaptığı kayıtlarda sürmek mümkündür.
Rock’n’roll’un kurucu figürleri üzerine farklı görüşler ileri sürülebilir. Ancak bu müziğin dilini belirleyen kişinin Chuck Berry olduğu yönündeki görüşü reddetmek kolay değildir. Kısacası, rock’n’roll’un anayasasını oluşturan kayıtların önemli bir bölümü Chess Records çatısı altında hayat buldu.
Savaş sonrası İngiltere’de büyüyen genç sanatçılar için Chess Records plakları başka bir dünyanın habercisiydi. İngiltere’nin gri ve sisli kentlerinde yaşayan gençler, Chicago’dan gelen bu seslerde farklı bir enerji buluyordu.
Mick Jagger, Keith Richards, Eric Clapton, Jeff Beck, Jimmy Page, Peter Green ve daha niceleri bu kayıtları dinleyerek yetişti.
Richards’ın otobiyografisinde aktardığı kişisel tanıklık aslında bütün bir kuşağın duygularını dile getiriyordu. Chicago’dan gelen bu sesler kulağa farklı gelmenin ötesinde, farklı bir hayatı, farklı bir dünyayı ve farklı bir özgürlük fikrini de temsil ediyordu.
The Rolling Stones’un adını Muddy Waters’ın Rollin’ Stone adlı şarkısından alması tesadüf değildi. Bu tercih, grubun beslendiği soy ağacını açıkça ortaya koyuyordu.
Ve hikâyenin en güzel taraflarından biri, yıllar sonra bu genç isimlerin kendilerini Chess Records’un merkezinde bulmalarıydı.
1964 yılında The Rolling Stones, Chess Stüdyoları’nda kayıt yaptı.
Bu ziyaret sırasında kaydedilen parçalar arasında It’s All Over Now’un yanı sıra grubun en ilginç enstrümantal çalışmalarından biri de yer alıyordu: 2120 South Michigan Avenue.
Şarkının adı doğrudan Chess Records’un adresinden geliyordu.
Rock tarihinde bir stüdyoya, bir binaya ya da bir adrese yazılmış bundan daha anlamlı saygı duruşlarından kaç tane vardır bilinmez. Çünkü The Rolling Stones için 2120 South Michigan Avenue yalnızca bir posta adresi değildi. O adres, izini sürdükleri seslerin kaynağıydı.
Muddy Waters’ın gitarının yankılandığı, Willie Dixon’ın şarkılarının şekillendiği, Chuck Berry’nin rifflerinin kayda geçtiği yerdi. Bir başka ifadeyle, blues ile rock’n’roll arasındaki geçişin kayda geçtiği adreslerden biriydi.
2120 South Michigan Avenue adresinde bir araya gelen isimler, farkında olsalar da olmasalar da, olağanüstü bir yaratıcı birliktelik oluşturdu. Muddy Waters’ın gitarı, Willie Dixon’ın kalemi, Chuck Berry’nin riffleri ve Howlin’ Wolf’un sesi aynı çatı altında buluştu; birbirinden farklı damarlar aynı stüdyonun duvarları içinde yan yana geldi.
Bugün Chess Records kataloğuna bakıldığında bir plak şirketinin arşivinden çok daha fazlası görülür. Bu kayıtlar, blues’un Chicago’da geçirdiği dönüşümü, rock’n’roll’un kendi dilini bulmasını ve Atlantik’in iki yakası arasında kurulan kültürel bağı yan yana getirir. Şirketin tarihi de bu nedenle tek tek plakların toplamından daha geniş bir anlam taşır.
Chess Records’un asıl hikâyesi de bu kesişme noktasında yatıyor.
Haziran 1964’te Chess Stüdyoları’nın kapısından içeri giren genç İngilizler de aslında bu bağın öteki ucundan geliyordu. Yıllarca plaklardan dinledikleri, kendi şarkılarına ve sahne anlayışlarına taşıdıkları seslerin doğduğu yere ulaşmışlardı; bu yolculuk, hayran oldukları isimlerle karşılaşmanın ötesinde, kendi köklerine doğru yapılan esaslı bir dönüş anlamına geliyordu.
Karşılarında duran şey bu yüzden sıradan bir kayıt stüdyosu değildi.
Muddy Waters’ın gitarında, Howlin’ Wolf’un sesinde, Willie Dixon’ın kaleminde ve Chuck Berry’nin rifflerinde biçimlenen; Chicago’dan İngiltere’ye uzanan ve oradan yeniden dünyaya yayılan büyük bir ses zincirinin başlangıç noktalarından biriydi.
2120 South Michigan Avenue adresinden yükselen kayıtlar yıllar içinde Atlantik’i aşmış, başka kuşakların ellerinde yeni biçimler kazanmış ve blues ile rock’n’roll arasında kurulan ilişkinin canlı tanıkları olarak kalmıştı.
The Rolling Stones’un 1964’te o kapıdan içeri girdiği anda hikâye kendi başlangıç noktasına dönüyordu: Yıllarca plakların üzerindeki bir adres olarak gördükleri 2120 South Michigan Avenue artık onlar için bir posta adresi değildi. Rock’n’roll’un köklerine açılan kapı olduğu kadar, bu türün kurucu anayasasının da yazıldığı yerdi.
■
Chess Records resmi web sitesi
Stax Records: Soulsville U.S.A.
Genç Amerika’nın sesi: Motown Records
Son Sultan: Ahmet Ertegün ve Atlantic Records
Güneş Memphis’te doğdu: Sun Records
