Hafta başında İstanbul Harbiye Açıkhava’da Marcus Miller ile Miles Davis’e zarif ve sofistike bir saygı duruşuna tanıklık ettikten sonra, aynı haftanın sonunda kendimi bu kez Ankara’da, rock’n’roll tarihinde emsalsiz bir yolculuğun bugünkü durağında buldum. Güzel bir Ankara akşamında, beklentilerimi fazlasıyla karşılayan bir konser mekânında, bir ömürdür hayatımın bir parçası olan bir rock’n’roll kahramanı Robert Plant ve müziğini yeniden keşfettim.
Robert Plant’i daha önce de izlemiştim. Ancak 3 Temmuz 2026 gecesi sahnede gördüğüm kişi, Led Zeppelin’in efsanevi solistinden çok, rock’n’roll tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir yolculuğun bugün geldiği noktayı temsil eden bir bilgeyi andırıyordu.
Sahnenin arka planında, Saving Grace albüm kapağından tanıdığımız boğa figürü yer alıyordu. Ön tarafta ise klasik rock konserlerinin hiyerarşik düzeninden uzak, hafif yükseltiler üzerine yerleştirilmiş bir topluluk vardı. Plant, simsiyah giysileri, artık başlı başına bir alamet-i farika haline gelen saçları ve kendine özgü duruşuyla bu topluluğun önünde değil, adeta içinde yer alıyordu. Kimi zaman yılların içinden gelen o tanıdık güçle kükrüyor, kimi zaman ise neredeyse fısıldayarak anlatıyordu. Ve anlattığı şey, şarkıların çok ötesinde, hayatın kendisiydi.
2019 yılında bir araya gelen Saving Grace, bir eşlik grubundan çok, ortak bir müzikal hafızanın taşıyıcısı. Suzi Dian’ın zarif ve anlatıcı vokalleri, Matt Worley’nin banjo ve telli çalgılar üzerindeki ustalığı, Tony Kelsey’nin gitar dokuları, Barney Morse-Brown’un çellosu ve Oli Jefferson’un incelikli ritim yaklaşımı, topluluğu bir rock grubundan çok çağdaş bir folk topluluğuna dönüştürüyor. Belki de en dikkat çekici nokta, tamamı İngiliz olan bu ekibin, 21. yüzyılda Amerikan kök müziğinin izini aynı tutkuyla sürmeleri.
Robert Plant’i 2018 yılında İstanbul’da da izlemiştim. O konser, hafızamda müziğin yanı sıra küçük ama unutulmaz bir anıyla da yer etmiş durumda. O gece konsere birlikte gittiğim Burak Sülünbaz, Harbiye Açıkhava’ya girmeden hemen önce “Abi, bir hamburger yesek mi?” diye sormuştu. Kabul ettik. Ancak sohbet uzayınca konserin açılış şarkısını kaçırdık. Yıllar sonra dönüp baktığımda, bu küçük aksiliğin bile o geceye dair hatırladığım sıcak ve insani ayrıntılardan biri olduğunu fark ediyorum.
O konser de, klasik bir Led Zeppelin nostaljisi olmaktan çok uzaktı. “Carry Fire” döneminin ruhunu taşıyan bu performansta; blues, psychedelic rock, Afrika ve Orta Doğu ezgileri ile Amerikan kök müziğinin iç içe geçtiği, sınır tanımayan bir müzikal evren kurulmuştu. Plant, daha o yıllarda kendi müzikal yolculuğunu rock’n’roll’un sınırlarının dışına taşımış; geçmişini yeniden üretmek yerine onu dönüştürmeyi seçmişti. Ankara’da tanık olduğum konser ise, rock’n’roll tarihinde eşi benzeri görülmemiş bu yolculuğun yıllar içinde daha da derinleşmiş, olgunlaşmış ve mücevher değerinde bir yansıması gibiydi. Led Zeppelin şarkıları yine bir hatırlama egzersizi olarak değil, yılların, deneyimlerin ve keşiflerin içinden süzülerek yeniden hayat bulan anlatılara dönüşüyordu.
Konser repertuvarı da bu yaklaşımın doğal bir uzantısıydı. “Ramble On”, “Four Sticks”, “Friends” ve “The Rain Song”, artık Led Zeppelin şarkıları olmaktan çıkmış; Robert Plant’in yaşam deneyimiyle yeniden şekillenmiş anlatılara dönüşmüştü. Bis bölümünde gelen “Gallows Pole” ve “Black Dog” ise, geçmişe dönük bir selamdan çok, bu eşsiz rock’n’roll yolculuğun bugün yeniden yorumlanmış durakları gibiydi. Özellikle “Gallows Pole” sırasında, Suzi Dian’ın vokalinde zaman zaman Kate Bush’un pastoral ve gizemli dünyasından yankılar duydum. Elbette bu bir benzerlikten çok bir ruh akrabalığıydı; her iki ses de gücünü gösterişten değil, hikâye anlatıcılığından, kırılganlıktan ve kök müzik geleneklerinin derinliklerinden alıyordu.
Konserin en etkileyici anlarından biri, Robert Plant’in sonlara doğru sözü Suzi Dian’a bırakmasıydı. Suzi, grup üyelerini tek tek tanıtırken; şarkı aralarındaki konuşmalarda olduğu gibi, Plant’e duyduğu saygıyı ve topluluğun kendi içindeki zarif ilişkiyi bir kez daha görünür kıldı. Bu, bir yıldızın yardımcı müzisyenlerini tanıtmasından çok, aynı yolu birlikte yürüyen insanların birbirlerine duydukları saygının sahnedeki karşılığıydı.
Belki de bu nedenle 3 Temmuz 2026 Ankara konseri, hafızamda bir Robert Plant konseri olarak değil, rock’n’roll tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir yolculuğun sahnedeki yansıması olarak kalacak. Güzel bir Ankara akşamında, çizgi üstü bir konser aracılığıyla, zamanın, rock’n’roll’un ve hayatın birbirine nasıl karışabildiğine tanıklık etme ayrıcalığını yaşadım diyebilirim…
■
Robert Plant Official Web Sitesi BURADA
