Kanada, benim için hiçbir zaman yalnızca bir ülke olmadı. Daha çok, bir sesler denizini ifade ediyordu. Gençliğimden beri zihnimde biriken o sesler. Neil Young’ın kırılgan gitarı, Leonard Cohen’in derin ve gölgeli sesi, Joni Mitchell’in sınır tanımayan dünyası, Rush’ın katmanlı evreni ve Oscar Peterson’ın piyanosunda kurulan o kusursuz denge. Başka bir ifadeyle, bu sesler benim için Kanada’yı bir haritadan çok bir hafıza alanına dönüştürdü diyebilirim.

Şimdi o hafızanın somut bir karşılığı var: Montreal. Büyük kızım Eylül’ün hayatından bir parçayı geride bırakarak gittiği bu şehir, benim için ilk kez bir yer adı olmaktan çıkıyor. Sanki yıllardır dinlediğim seslerin içinde saklı olan bir mekân, nihayet görünür hale geliyor. Montreal’i düşünürken, yalnızca bir coğrafyayı değil, seslerin dolaştığı bir atmosferi hayal ediyordum. Cazın sokaklara sızdığı, müziğin bir tür gündelik dile dönüştüğü bir şehir.

Belki de bu yüzden bu yolculuk fikri beni heyecanlandırıyor. Çünkü bu, sadece bir ziyaret değil; yıllardır zihnimde dolaşan seslerin izini sürmek anlamını taşıyor.

Ama her yolculuğun bir eşiği var. Bizimkisi, bir kapının önünde durup beklemek gibi başlıyor. Belgeler, formlar, kanıtlar… Hayatın kağıt üzerinde yeniden kurulması. Emekli iki insan ve yeni mezun eczacı bir genç olarak küçük kızım Nisan ile birlikte, anlatılabilir bir hikâyemiz olduğunu düşünüyoruz. Oysa bazı hikâyeler anlatılsa da yeterli olmuyor. Kızımın vize başvurusu reddediliyor. Gerekçe kısa ve tanıdık: genç olmak ve kalma ihtimali.

İnsan o an tuhaf bir ikiliğin içinde kalıyor. Yıllardır dinlediğiniz müzik size dünyanın açık, geçirgen ve ortak bir yer olduğunu fısıldıyor. Oysa aynı anda, çok somut bir gerçeklik size bunun hiç de öyle olmadığını yüzünüze bir tokat gibi vuruyor. Bir yerde, birileri sizin ne kadar kalabileceğinize, hatta gidip gidemeyeceğinize karar verecek kadar hayatınıza müdahil iken siz hiçbir şey yapamıyorsunuz buna karşılık. Çaresizlik çok  zor ve dayanılmaz…

O an anlıyorum ki,  Kanada’yı var eden özgür, dolaşan, sınır tanımayan o sesler aslında yalnızca benim dünyama aitmiş. Gerçek dünya ise daha katı, daha ölçülü ve daha mesafeli.

Yine de bu hikâye burada bitmiyor.

Çünkü bazen bir yolculuk, varılacak yerden çok, varılamayan yerle anlam kazanıyor. Montreal artık benim için bu güne kadar gidilememiş bir şehir değil; kızımın hikâyesiyle, benim hafızamla ve yıllardır dinlediğim müzikle iç içe geçmiş bir yer. Belki de bazı şehirler, en çok gidilemediklerinde yer ediyor insanın içinde.

İstanbul’dan uçağa binerken, geride bıraktığımız küçük kızım Nisan’ı düşünmeden edemiyorum. Onu havaalanına getirmedik; fazla üzülmemesi, bizim de daha fazla üzülmememiz için. Yine de bu yokluk, yolculuğun her anına sızıyor. Ellerini, gülüşünü, o hafif ağırlığını ve ablasına sonsuz özlemini, hepsini geride bırakıyoruz.

Vize verilmediği için geride bıraktığımız bu genç kız, varlığımın belki de en büyük nedeni olarak yolculuğun duygusal ağırlığını oluşturuyor. Ama Montreal’de varlığımın bir diğer nedeni olan büyük kızım Eylül’e de özlemimiz sonsuz; işte bu zorunluluk, İstanbul’u geride bırakmanın mantığını da oluşturuyor. Uçak yükseldikçe, geride kalan ve ulaşmamız gereken her iki hayatın ağırlığı aynı anda hissediliyor: biri Türkiye’de küçük bir eksiliş, diğeri Kanada’da bir bekleyiş olarak.

Bir de Latte var. Evde alıştığımız o sessiz varlığı, kapının önünde bekleyişi, geliş gidişlerimizi takip eden o tanıdık ritim… Onu bırakmak, beklediğimden daha zor oluyor. İnsan bazen, en çok alıştığı şeyin eksikliğini en derinden hissediyor.

Uçak sabit bir hızla yükselirken, İstanbul’un karmaşası geride küçülüyor. Bulutların üstüne çıktığımızda, kabin sessizliği birden daha yoğun hâle geliyor; motor uğultusu artık sadece bir fon; gözlem ve düşünceler için bir alan oluşturuyor. Bu yükseklikte, geride bıraktığımız Nisan’ın küçük gülüşü ile Montréal’de bekleyen Eylül’ün hayali aynı anda zihnimde yankılanıyor. Her iki eksiklik, bulutların arasına sıkışmış bir boşluk gibi görünüyor.

Uçuşun ortalarına doğru kabin kendi düzenini kuruyor. Işıklar kısılıyor, konuşmalar azalıyor, herkes yolculuğun uzunluğuna göre kendine küçük bir alan açıyor. Uçağın arka bölümünde ise daha hareketli bir hayat var; küçük bir bar düzeni kurulmuş, alkollü ve alkolsüz içecekler, sıcak kahveler, küçük atıştırmalıklar sessiz bir ritimle servis ediliyor.

Türk Hava Yolları’nın iç hat uçuşlarında alışık olmadığım bu sahne, uzun yıllardır yapmadığım uluslararası uçuşun başka bir yüzünü gösteriyor. Aynı havayolu, aynı gövde, ama kurallar değiştiğinde bambaşka bir atmosfer. İnsan ister istemez düşünüyor: sınırlar sadece ülkeler arasında değil, gündelik hayatın en küçük detaylarında bile yeniden çiziliyor.

Yol boyunca zaman zaman koltuğumun önündeki ekrana dönüp uçuş bilgilerini kontrol ediyorum. Kaç kilometre kalmış, hangi yükseklikteyiz, dışarıdaki sıcaklık ne… Her seferinde yaptığım bu küçük alışkanlık, bu yolculukta farklı bir anlam kazanıyor. Sanki mesafeyi sayılarla ölçerek, içimdeki o belirsiz boşluğu daha anlaşılır kılmaya çalışıyorum.

Ama ne rakamlar ne de harita üzerindeki o ince çizgi, İstanbul ile Montreal arasındaki gerçek mesafeyi anlatmaya yetiyor.

Kulaklığı taktığım ve evrenin sesine ayırdığım zamanlarda tanıdık bir Kanada sesi, Neil Young’ın kırılgan gitarından gelen bir akor ya da Leonard Cohen’in derin vokali… Sesler, uçağın metal ve motor gürültüsüyle karışıyor ama tam da bu karışıklıkta anlam buluyor. Müzik, mesafeyi ölçüyor, eksikliği görünür kılıyor, bir yandan da bir sığınak sunuyor.

Kabin içinde dolaşan hostesin ilgisi, yolcuların sessizliği, uçaktaki Arap yolcuların kendi dünyalarıyla oluşturduğu renkli mikro evren; hepsi yaşamın görsel fonlarını oluşturuyor.

Öğlen üzeri; yanılmıyorsam saat 14’e doğru Montreal havaalanına iniyoruz. Uçağın içindeki o askıda kalmış zaman hissi, yerini daha somut bir akışa bırakıyor. Bavul kontrolü, pasaport işlemleri, kısa bekleyişler… Her adım, biraz daha yaklaşmak demek…

Kapıdan çıktığımızda, o uzun yolculuğun içimde biriktirdiği eksiklik bir anda yer değiştiriyor. Eylül orada; yanında damat İbrahim. Sarılmanın süresi ölçülemez; ama bazı sarılmalar, zamanın yerini alır. Bu da öyle. Günlerdir, haftalardır biriken o mesafe, o belirsizlik, o eksiklik… Hepsi bir anda dağılıyor. Vize verilmediği için yarım kalan bir hikâye, burada, bu buluşmayla başka bir biçimde tamamlanıyor.

Tam değil belki. Ama yeterince.

Bir süre sonra Eylül yüzüme bakıyor ve hafifçe gülümsüyor. “Baba,” diyor, “seni bir yere götüreceğim.” Bir müzik tutkunu olan babasını, bu şehirde ilk nereye götürebilir ki? Cevabı fazla uzak değil. Şehrin bir duvarında, ama aslında yıllardır zihnimde duran bir yerde: Leonard Cohen Mural.

Duvarın önünde durduğumda, bir an için zaman yine yer değiştiriyor. Yıllardır dinlediğim Leonard Cohen, artık  bir ses değil, bu şehrin dokusuna işlemiş bir iz. O derin, ağır, biraz hüzünlü ama her zaman sahici ses, şimdi bir yüz olarak karşımda.

Eylül yanımda.

O an anlıyorum, bazı yolculuklar eksik başlar, eksik devam eder… ama yine de insanı doğru bir yere getirir ve bazen, bir duvarın önünde, bir şarkının içinden geçerek, hem geçmişe hem bugüne aynı anda varırsınız.

Leonard Cohen Mural’in önünden ayrıldığımızda, Eylül “yakınız” diyor. Gerçekten de öyle; bu şehirde mesafeler kilometreyle değil, yürüyüşle ölçülüyor. Araca binmiyor, yürümeye başlıyoruz.

Montreal kendini yürüyerek anlatan bir şehir gibi. İlk bakışta fark edilmeyen ama adım attıkça açılan bir katmanlar bütünü. Sokaklar ne tamamen eski ne de bütünüyle yeni; sanki zaman burada üst üste binmiş. Bir binanın cephesinde Avrupa’yı andıran bir taş işçiliği, hemen yanında modern cam yüzeyler… Aralarında keskin bir kopuş yok; daha çok, birbirini tamamlayan bir süreklilik hissi.

Dikkatimi en çok çeken şeylerden biri, binaların dış cephelerinden yükselen o karakteristik merdivenler oluyor. Her biri sokağa açılan, kamusal alanla özel alan arasında ince bir geçit kuran bu yapılar, şehrin ritmini yukarıdan aşağıya doğru taşıyor. İnsanlar bu merdivenlerden inip çıkarken, şehir yalnızca yatayda değil, dikeyde de hareket ediyor.

Yürüdükçe, az önce duvarda karşıma çıkan Leonard Cohen’in yüzü, bu kez şehrin içine dağılmış bir his olarak geri dönüyor. Sanki bu şehirde müzik, yalnızca konser salonlarında değil; duvarlarda, kaldırımlarda, yürüyen insanların hafızasında yaşıyor.

Küçük kafeler, vitrinlerinde plaklar olan dükkânlar, sokak köşelerinde konuşan insanlar… Her şey, gündelik hayatın içinde doğal bir kültür akışı oluşturuyor. Zorlama bir ‘kültür üretimi’ değil; daha çok, yaşanarak oluşmuş bir birikim hissi.

Eylül yanımda yürüyor. Arada bir dönüp bir şeyler gösteriyor, “buraya geliyoruz bazen”, “işte yanda şu market Montreal’in en büyük market zinciri; ama eczane marketi… Burada bizim bildiğimiz anlamda eczane yok, eczane marketler var…” ya da “ Bob Dylan için yapılan son filmi bu sinemada izledik…” diyor. Onun bu şehre karışmış hâlini görmek, benim için yolculuğun en beklenmedik tamamlanma biçimi. Bir yandan hâlâ dışarıdan bakıyorum, ama bir yandan da bu yürüyüşle, onun hayatının içine kısa bir süreliğine dahil oluyorum.

Bir süre sonra bir kapının önünde duruyoruz.

“Burası!” diyor. Anlıyorum ki, bu uzun yolculuk İstanbul’dan başlayan, bulutların üzerinde asılı kalan, eksiklerle ilerleyen o yol, aslında buraya, bu kapının önüne varmak için.

Bazı şehirler, müzikle hatırlanır. Bazıları, bir yüzle. Ama bazıları, insanın kendi hayatına değdiği yer olarak kalır. Montreal benim için artık tam olarak böyle bir yerin tanımını oluşturuyor.

Eylül’ün evine yerleştikten bir ya da iki gün sonra, Montreal’in bir başka yüzünü keşfetme hedefimizi gerçekleştireceğiz artık. Bir caz kulübü deneyimi. Çünkü, şehrin ritmini ve ruhunu başka bir açıdan görmek istiyorum; müzik, yalnızca duvarda ya da sokakta değil, canlı olarak da yaşanmalı diye düşünüyorum.

Bizim kadrodan Burak Sülünbaz ile kısa bir araştırma sonucunda belirlediğimiz Upstairs Jazz Bar’a bir gün öncesinden telefon ederek yerimizi ayırıyoruz. Mekâna adım attığımızda, girişten hemen sağda, bu kulüpte  tarihi boyunca sahne alan isimlerin fotoğrafları ve cazın ikonik isimlerinin portreleri duvarda sıralanmış. Her kare, geçmişin canlı bir anısını taşıyor, kulübün tarihine göz kırpıyor gibi.

Küçücük sahnesi ise özellikle dikkat çekiyor. Sanki buradaki herkes için bir ilham kaynağı olarak hazırlanmış gibi, Oscar Peterson’un samimi bir çizimi sahnenin köşesinde yer alıyor ve sessizce caza davet ediyor. Piyanonun tuşlarıyla hayali bir sohbet başlatan bu resim, mekânın ruhunu hemen hissettiriyor.

Barın genel atmosferi klasik bir caz kulübü gibi: loş ışıklar, sıcak ahşap tonları, masaların üzerine düşen yumuşak gölgeler… Her şey, hem gözleri hem de kulakları hazır hâle getiriyor, yaklaşan müzik deneyimini bekletmeden hissettirmeye başlıyor. Sonra sahneye Mira Choquette ve arkadaşları çıkıyor.  samimi ve sımsıcak piyano dokunuşlarıyla başlıyor konser; bas yürüyüşleri, kulübün küçük sahnesini dolduruyor, ritim adeta mekânın her köşesine yayılıyor. Her akor, her geçiş, hem gözler hem kulaklar için görünür bir enerji yaratıyor.

Bu başlangıca, naif ve kırılgan bir vokal eşlik ediyor; ses, piyanonun sıcaklığının üzerine ince bir tül gibi… Her melodi, her armoni, insanın içinde daha önce fark etmediği boşlukları dolduruyor, geçmiş yolculuğun ve Montreal’in kentsel dokusunun yankılarıyla birleşiyor.

Küçük bar, loş ışıkları ve ahşap tonlarıyla birlikte bir konser salonundan çok daha samimi bir deneyim sunuyor; müzik burada çalınmıyor, yaşıyor, nefes alıyor ve  içine çekiyor. Mira Choquette’in vokali insanın içine işlerken bas yürüyüşleriyle dans eden mücevher değerinde ses örgüsü, yıllardır hayalini kurduğum o Kanada seslerinin somut  karşılığını sunuyor.

O anda fark ediyorum, bir duvar, bir müzik, bir yürüyüş ve bir sarılma… Tüm bu yolculuk boyunca eksik kalan parçalar, bu sahnede bir bütün hâline gelmiş. Montreal artık bir şehir değil; seslerin, anıların ve duyguların birbirine karıştığı bir deneyim alanı olarak  somutlaşıyor.

Sahneye kısa bir ara veridiğinde, Eylül ve İbrahim öncülüğünde cazın bu güzel kahramanıyla tanışma ve konuşma fırsatı buluyorum. Türk olduğumuzu öğrendiğinde yüzünde hafif bir gülümseme belirliyor. Sohbet kendiliğinden caza kayıyor. Leonard Cohen’in sokağında doğup büyüdüğünü öğreniyorum. Ortak dil, bir köprü gibi kelimelerle değil aynı caz gibi doğaçlamalarla kuruluyor.

O anlarda belki de bir konserin sınırlarını aşarak cazın ruhuna dokunuyorum. Bu yazıyı yazarken birden Mira Choquette’in aynı zamanda bir hukukçu olduğunu hatırlıyor ve gülümsüyorum.

Bu nadide caz kulübünden olumsuz olarak aklımda kalan ve bu olağanüstü büyüyü bozan tek şey ise yemeklerin kötülüğü; yazmayayım diyorum ama yine de yazma ihtiyacı hissediyorum.

Caz kulübündeki bu gecenin ardından sırada Leonard Cohen’in mezarını ziyaret ve yine Montreal’in başka bir köşesindeki bir diğer Cohen Mural’i var.  Ama bunun için birazcık daha zaman geçmesi gerekiyor.

Çünkü Kanada seyahatinin ikinci haftası programında Toronto yolculuğu var.

Montreal’den Toronto’ya doğru yolculuk, yeni bir maceranın başlangıcı gibi. Eylül bana Toronto kırsalında bir ev kiraladığını, buranın aynı zamanda bir at çiftliği olduğunu söylediğinde, aklımda şehrin karmaşasından uzak, doğal ve sakin bir yaşamın görüntüsü beliriyor.

Ama bu yolculuğun asıl heyecanı, varılacak yerden önce yolun kendisi belki de.

Bir başka kıtada, Kuzey Amerika’da, bir şehirden diğerine karayoluyla gitmek… Bu düşünce bile başlı başına bir deneyim. Daha arabayı kiralayıp yola çıktığımız anda zihnimde eski yol filmleri canlanıyor. Sonsuzlukta uzanan asfalt, ufka doğru akan şeritler ve o meşhur Amerikan tırları… Gözümün önüne bir anda bir Sam Pekinpah klasiği olan Kris Kristofferson ve Ali Macgraw oyunculuğu ile çizgi üstü Konvoy’ın tozlu, sert dünyası geliyor. Ardından, daha hafif ama aynı derecede ikonik bir başka yol filmi: Hal Neednam’a ait  Burt Reynolds ve Sally Field oyunculuğu ile belleğime kazınan Smokey and the Bandit.

Yol boyunca içimden şu cümle geçiyor: “İşte bu!”

Yol uzadıkça, bu kıtaya özgü o genişlik hissi daha da belirginleşiyor. Şehirler arası mesafe, kilometreyle ölçüldüğü gibi yemyeşil bir doğayla ölçülüyor. Uzayan otoyollar, arada karşılaşılan devasa tırlar, ufuk çizgisinin neredeyse hiç değişmemesi… Hepsi, insanı bir filmin içindeymiş gibi hissettiriyor.

Yaklaşık altı saatlik yolculuğun ardından Toronto’ya ulaşıyoruz. Ama asıl sınav şehir içinde başlıyor. Trafik, beklediğimizin çok ötesinde; adeta bir akış değil, bir sıkışmışlık hali. Gökdelenler ve iş merkezleriyle çevrili şehir, bir anda insanı hem etkiliyor hem de korkutuyor. Montreal’in daha insani ve katmanlı dokusundan sonra, Toronto’nun bu sert ve dikey yapısı farklı bir yüzünü gösteriyor bize.

Önce şehir merkezinde, çok sevdiğim arkadaşımın çocuğu Umut ve eşiyle buluşuyoruz. Kısa ama içten bir buluşma… Yolun yorgunluğu ile şehir kalabalığı arasında sıkışmış bir an.

Şimdi hedefimiz, Toronto’nun yaklaşık 80 kilometre kuzeyinde yer alan Orangeville…

Yol uzadıkça gece de derinleşiyor. Şehir ışıkları tamamen kaybolduğunda, karanlık köy yollarının içine giriyoruz. Bu karanlık, ürkütücü olmaktan çok, bilinmeyene doğru ilerlemenin verdiği o eski yolculuk hissini taşıyor. Yola yoğun sis ve yağmur eşlik etmeye başlıyor. Farların aydınlattığı dar yol, etrafı saran sessizlik ve arada bir karşılaşılan tek tük araç… Her şey, sanki bir filmin içindeymişiz hissini yeniden güçlendiriyor.

O an, birkaç saat önce zihnimden geçen Konvoy ve Smokey and the Bandit sahneleri bu kez daha gerçek, daha dokunulabilir bir hâl alıyor. Ama bu kez kovalamaca yok; sadece yol, gece ve varılacak bir yer var.

Gece geç saatlerde çiftliğe ulaştığımızda, şehirden tamamen kopmuş olduğumuzu hissediyoruz. Sessizlik neredeyse somut. Uzakta belli belirsiz duyulan hayvan sesleri, hafif bir rüzgâr ve karanlığın içindeki o genişlik hissi…

Sanki Neil Young yanıbaşımızda ve Harvest şarkısının içindeydeyiz; rüzgârın sesi, atların ayak sesleri ve kırsalın o kendine özgü dinginliği… Şehirde biriken tüm gürültü, burada yerini derin bir sessizliğe bırakıyor.

Erkin Koray için coğrafya hiçbir zaman bir sınır olmadı. Onun müziği, İstanbul’dan çıkıp Anadolu’nun derinliklerine, oradan da hiç beklenmedik yerlere uzanan bir hat çizdi. Benim için bu hat, bu yolculukla birlikte yeniden kuruluyor.

Toronto yolculuğumda  o sesi bu kez başka bir şekilde dinlemek istiyorum. Sessizlikte.

Pine Hills Cemetery’ye vardığımızda saat dörde geliyor. Güneşli bir hava… Uçsuz bucaksız ama bir o kadar tertemiz bir mezarlık.

Uçsuz bucaksız bir yeşil alan, aralıklı dizilmiş mezar taşları, rüzgârın neredeyse duyulmadığı bir durağanlık. Şehir hemen yakında ama buraya uğramıyor gibi.

Mezar taşında yazanlar sade ama çok şey anlatıyor:

“BABA
Erkin Koray
The Inventor of Anatolian Rock
June 24, 1941 – August 7, 2023”

Buradaki “Baba” kelimesi, bir unvandan çok bir aidiyet gibi duruyor.

Ve “Anatolian Rock” ifadesi…Bir türün adı değil sadece, bir hafızanın adı. Orada dururken şunu düşünüyorum: Zaman geçiyor. Mevsimler değişiyor.

“Çılgın bir rüzgârla geçiyor mevsimler…
Aramızda mesafeler.”

Mesafeler bu yüzden  bir şarkı değil artık. Bir mesafe ölçüsü. Bir hayatın içinden geçen o görünmez çizgi. Bu müzik, bu topraklardan çıktı. Ama şimdi, binlerce kilometre ötede, başka bir gökyüzünün altında yankılanıyor.

Bir demet çiçek, birkaç taş, sessiz bir saygı. Toprağın üstü sakin, ama hafıza hâlâ hareketli. Ama asıl olan şu: Onun sesi burada değil. Başka bir yerde. Kulak veren herkesin içinde; o an anlıyorsun: “Mesafeler” adıyla özdeşleşmiş bir şarkı olduğu gibi  belki de onun hayatının özeti.

Anadolu’dan çıkan o ses, Toronto’da bir mezar taşına yazıldı. Ama onun yarattığı, kaynağını bu topraklardan alan sesler, evrene mücevher değerinde izler bırakmaya ve genişlemeye devam ediyor.

Toronto sonrası gezimizin üçüncü haftasında yeniden Montreal’deyiz.

Güzel bir akşam üstü; Montreal’in o dingin ve aydınlık yüzü yavaş yavaş geceye bırakıyor kendini. Şehrin farklı semtlerinden geçerek  yönümüzü, Mount Royal Cemetery’de yer alan Leonard Cohen’in mezarına doğru belirliyoruz.

Burası büyük ve gösterişli bir anıt alanından çok, daha kişisel ve daha sessiz bir yer; bir aile mezarlığı. Bu sadelik, Cohen’in müziğindeki o içten ve doğrudan tonu hatırlatıyor. Mezara yaklaştıkça, taşların ve bırakılmış çiçeklerin oluşturduğu küçük, özenli düzen dikkat çekiyor. Her biri, buraya gelmiş insanların sessiz bir selamı gibi…

Mezarın başında durduğumda,  hüzünlü olmaktan çok, derin bir bağlantı duygusu kaplıyor içimi. Sanki şehrin sokaklarında dolaşan o ses, burada toplanmış, yoğunlaşmış ve sessizliğe karışmış.

Gün ışığı tamamen çekilirken, mezarlığın içindeki sessizlik daha da belirginleşiyor. Ağaçların arasından süzülen loş ışık, taşların üzerindeki yazıları zar zor görünür kılıyor; ama aynı zamanda her şeyi daha anlamlı hâle getiriyor. Bu, bir ziyaret değil; bir durak. Geçmişten gelen ve bana yön veren o ses, burada bir duaya dönüşüyor.

Ertesi gün, Montréal’i bu kez daha gündelik ve daha dokunulabilir bir yer olarak keşfetmeye başlıyoruz. Dün akşam, Leonard Cohen’in mezarı başında yaşanan o içe dönük, neredeyse zamansız anın ardından, şehir bu kez başka bir yüzünü açıyor bize…

Yolumuz bu kez oldukça geniş, neredeyse bir arşiv hissi veren bir ikinci el plakçıya düşüyor.

İçeri adım attığım anda şunu düşünüyorum: burada zaman sadece geçmişte kalmamış, katman katman biriktirilmiş. Raflar dolusu plak, türler arasında hiçbir hiyerarşi kurmadan yan yana duruyor. Ray Charles’tan Motörhead’e, Bob Seger’dan Kenny Rogers’a uzanan bir bütünlük… Sanki müzik burada türlere ayrılmamış, tek bir büyük hikâye olarak saklanmış.

Sonra, beklenmedik bir karşılaşma: Bir Phil Manzanera projesi olan 801 karşımda! Plak elimdeyken hissettiğim şey, yalnızca bir koleksiyon parçasına ulaşmak değil. Bu, yıllardır süren bir müzik yolculuğunun, bambaşka bir şehirde, hiç ummadığım bir anda karşıma çıkması. Bu hikâye, başka bir yazının konusu olarak Stüdyoİmge’de yerini çoktan alıyor.

Plakçıdan çıktığımızda, hâlâ o rafların arasında dolaşan sesler kulaklarımda. Şehir, sanki müziği yalnızca saklamıyor, onu dışarıya da taşıyor. Bu kez yolumuz, Montréal’in başka bir hafıza alanına düşüyor: yemek.

Schwartz’s Deli’nin bulunduğu caddeye doğru yürürken, şehrin ritmi bir kez daha değişiyor. Bu kez sesler değil, kokular yön veriyor bize. Tütsülenmiş etin ağır ve derin aroması, daha caddenin başında kendini hissettiriyor.

Mekânın önüne geldiğimizde, her milletten insanın oluşturduğu bir sıra bizi karşılıyor. Herkes aynı sabırla, aynı beklentide. Sırada geçen her dakika, sanki o lezzete bir adım daha yaklaşmak demek. İçeriye girip çıkanların yüzündeki memnuniyet, bekleyişi neredeyse ritüele dönüştürüyor.

İçeri adım attığımızda bambaşka bir atmosferle karşılaşıyoruz. Küçük, hatta yer yer sıkışık bir mekân… Masalar birbirine yakın, hareket alanı dar. Ama tam da bu sıkışıklık, mekânın ruhunu oluşturuyor. Gürültü, hareket ve o yoğun et kokusu… Hepsi bir araya gelerek, burayı sıradan bir restoran olmaktan çıkarıyor.

İlk lokmada anlaşılıyor; bu bir yemek değil, zamanla kurulmuş bir gelenek. Katman katman açılan bir tat. Yoğun ama dengeli. Sanki müzikteki o derinlik hissinin, bu kez damakta karşılık bulmuş hâli. Yanında gelen o turşu… Beklenmedik ölçüde canlı, keskin ve dengeli. Tütsülenmiş etin ağırlığını kıran, ama onu gölgelemeyen bir eşlikçi. Küçük bir ayrıntı gibi görünse de, bu deneyimi tamamlayan şeyin tam da bu denge olduğunu hissettiriyor.

Tütsülenmiş et ile yetinmiyoruz. Montreal’e özgü bir tat daha var. Genelde her mekanın kendi yapımı birasına eşlik eden bir tat bu. Schwartz Deli’de tütsülenmiş et ile birlikte sunuluyor.

Montréal’e özgü o basit ama şaşırtıcı  bu lezzetin adı: poutine. İlk bakışta sıradan görünen bu patates, peynir ve sos birleşimi, beklenmedik bir bütünlük oluşturuyor. Tıpkı bu şehir gibi farklı unsurlar bir araya geliyor ve ortaya kendine özgü bir tat çıkıyor.

Schwartz’s Deli’nin tütsülenmiş etinin ağır ve katmanlı aroması hâlâ damağımızdayken, hemen arkasındaki sokağa saptığımızda Montréal bir kez daha yön değiştiriyor; kokuların yerini bu kez duvarlara sinmiş bir hafıza alıyor. Köşeyi döner dönmez, Leonard Cohen’in devasa silueti karşımıza çıkıyor. Sanki şehir, az önce tattığımız o derinliği şimdi görsel bir ses örgüsüne dönüştürmüş gibi. Tütsülü etin yavaş pişen zamanı ile Cohen’in şarkılarındaki ağır akış arasında tuhaf bir akrabalık var: ikisi de acele etmiyor, ikisi de katman katman açılıyor. O sokakta yürürken insan, Montreal’in yaşanan bir şehir değil, aynı zamanda dinlenen bir yapı olduğunu fark ediyor.

Gezinin son günlerine yaklaşırken,  birden aklıma geliveriyor ve gülümsüyorum. Bu kez Eylül’e dönüp, beni bir yere götürmesini istiyorum.

John Lennon’un, o efsanevi barış eylemini gerçekleştirdiği otel burası.

Şehrin içinde ilerlerken, bu isteğin yalnızca bir merak olmadığını fark ediyorum. Bu, yıllardır dinlediğim bir sesin, bu kez başka bir bağlamda, başka bir anlamda karşıma çıkma heyecanı. Kısa süre sonra, Fairmont The Queen Elizabeth’in önündeyiz.

1969’da, Lennon ve Yoko Ono’nun Bed-In for Peace eylemini gerçekleştirdiği oda, bu büyük yapının içinde bir yerlerde. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir otel gibi görünen bu yapı, aslında modern müzik tarihinin en sembolik anlarından birine ev sahipliği yapmış.

Bir odada, bir yatakta, bir şarkının doğduğu yer: “Give Peace a Chance.”

Otelin içinde dolaşırken, insanın aklına şu geliyor: Bazen en büyük sözler, en sade mekânlarda söyleniyor. Ve o sözler, mekânı dönüştürüyor.

O an, bu şehrin, müziğin farklı yüzlerinin kesiştiği bir yer olduğu sonucuna ulaşıyorum. Bir yanda Leonard Cohen’in içe dönük, derin sesi; diğer yanda Lennon’un dünyaya açık, kolektif çağrısı; bu iki sesin arasında  yolculuğumu tamamlıyorum.

Dark Blue Notes’da Görüş yazıları
Dark Blue Notes’da Bülent Seyitdanlıoğlu

Share.

Her şeyden önce iyi bir müzik dinleyicisi. Uzun yıllardır Radyo ODTÜ'de Kulak Misafiri isimli programı hazırlıyor ve sunuyor, Dark Blue Notes ve Stüdyoİmge dergilerinde rock kültürüne dair yazılar yazıyor. Rock 'n' roll'un bir yaşam tarzı olduğuna inancı sonsuz. Ona göre müzik, büyük bir disiplin ve ciddiyet demek.

Exit mobile version