Yedikule’de Bir Fransız: Jacky Terrasson

Kariyerini neredeyse en başından bu yana takip ettiğim piyanist ve besteci Jacky Terrasson‘un 8 Ekim 2022 tarihinde Yedikule Hisarı‘nda sahne alacağını bildiren bülteni okuduğum günün akşamı bendeki albümlerini bulup dinlemeye başladım. Bu uzun dinleme seansı, Terrasson’un arkasında ne kadar zengin ve güzel bir diskografi olduğunu hatırlamama vesile oldu.

Her müzisyenin yaşam öyküsünde ilginç şeyler bulabilirsiniz ama Terrasson’ın yaşamı ve kariyeri çarpıcı detaylar barındırıyor.

Cazla her ne kadar annesinin koleksiyonunda bulduğu Billie Holiday ve Miles Davis plaklarını dinleyerek tanışmış olsa da, klasikten caza fiilen geçişi, bir okul arkadaşının babası sayesinde gerçekleşmiş. Söz konusu kişi Francis Paudras olunca, burayı biraz daha anlatmam lazım.

Fransız yönetmen Bertrand Tavernier‘nin 1986 yapımı filmi ‘Round Midnight‘ı seyrettiniz mi? Sadece caz yaşamının (en azından bir zamanlar) neye benzediğini anlamak için değil, gerçekten de mükemmel bir film izlemek için 130 dakikanızı ayırmanızı öneririm.

Filmde, efsanevi tenor saksofoncu Dexter Gordon‘ın canlandırdığı Dale Turner karakterinin ülkesinden ayrılıp geldiği Avrupa’daki yaşamı, Paris’te tanıştığı caz hayranı Francis’in gözünden anlatılır. Gordon’ın Oscar’a aday olan ve Marlon Brando‘nun dahi takdirini alan oyunculuğu öylesine mükemmeldir ki, seyirci, Dale Turner karakterinin Lester Young ve Bud Powell‘ın yaşam öyküsünden ilham alınarak yaratıldığını unutur ve sanki Dexter Gordon kendisini oynuyormuş gibi düşünür. Kendisi de filmde rol alan Herbie Hancock‘ın yazdığı ve/veya düzenlediği besteler ve onları icra eden kadro da bir cazsever için şölen niteliğindedir.

Dale Turner hayali bir karakter olabilir ancak filmde Turner’ı kollayan gözeten karakter Francis Paudras’dan başkası değil. Paudras, Bud Powell Fransa’ya geldiğinde kendine üstadın hayatını yola koyma görevini biçmiş, hatta bu uğurda, Powell’ın karısıyla, Buttercup’la kavga etmeye varacak kadar bu işi ciddiye almış. O dönemde ruh sağlığı had safhada bozuk olan Powell’ın mümkün mertebe içkiden ve beladan uzak durmasını sağlamış ve Paris’de gerçirdiği güzel günlerin ardından ülkesine geri götürmüş, orada menejerliğini yapmış. Bir nebze başarılı da olmuş Paudras; Powell eski günlerine geri dönme belirtileri göstermeye ve tekrardan kendisi gibi çalmaya başlamışsa da, bu durum uzun sürmemiş. Powell bir kaç sene içinde, 41 gibi çok genç denecek yaşta hayata gözlerini yummuş.

Francis Paudras’nın Bud Powell ile geçirdiği yılları anlattığı kitabının kapağı

İşte, Jack Terrasson’un caza olan ilgisi Francis Paudras’ın onu Bud Powell müziği ile tanıştırması sayesinde ciddiye binmiş. Hatta ünlü Berklee Müzik Koleji‘ne yazılmasını da Paudras teşvik etmiş. Anlaşılan o ki, zamanında Powell’ı kurtaramamışsa da, onun vesilesiyle bir yeteneği caz dünyasına kazandırmış.

Berklee’deki formal eğitimden sıkılan Terrasson, henüz reşit olmadığından ötürü ailesinin izniyle okuldan ayrılıp soluğu Chicago’da almış. Orada geçirdiği dönemde, haftanın her günü, sabahın erken saatlerine kadar, Sinatravari vokalistlere eşlik etmiş, şehrin üstadlarıyla birlikte çalmış, standart repertuvarı hatmetmiş ve en önemlisi kulüp ve sahne yaşamının zorlukları konusunda sıkı bir tedrisattan geçmiş. Bu özelliğiyle Terrasson’u, caz zanaatının inceliklerini okulda değil sahnede öğrenen kuşağın da son temsilcilerinden sayabiliriz. Neticede ustaların verdiği diplomanın Berklee’den alacağından daha muteber olduğu tartışılmaz.

Zorunlu askerliği için dönmek durumunda kaldığı Fransa’da terhis sonrası soluğu yine sahnede almış; Dee Dee Bridgewater ve Abbey Lincoln gibi, kuşaklarının yıldız isimlerine eşlik etmiş. Betty Carter‘la birlikte geldiği New York’da efsanevi davulcu Art Taylor‘ın Wailers grubuna katılmış. Çalışı şehrin kalburüstü caz kitlesinin öylesine takdirini kazanmış ki, tanıklar, çaldığı grupları seyretmeye Village Vanguard’a gelen genç seyircilerin üzerlerinde Terrasson tişörtleri giydiğini anlatıyorlar.

Jacky Terrasson, Edward Simon ve Peter Martin. 1993 Thelonious Monk Enstitüsü Piyano Yarışması’nda

Çıraklığını hatta kalfalığını çoktan arkasında bıraktığını gösteren tüm bu kariyerinden sonra artık kendini haklı olarak usta saydığı bir anda, çevresinin de itelemesiyle, dönemin (ve belki de tüm caz dünyasının) en prestijli yarışması olan Thelonious Monk Enstitüsü Piyano Yarışması‘na katılmış.

Terrasson’un, yarı finalde çıkarttığı performans öylesine mükemmel olmuş ki, kazanacağına kesin gözüyle bakılıyorken finalde, nasıl denir, eline yüzüne bulaştırmış.

İşte bu an, Terrasson’un yaşam çizgisindeki ikinci önemli kırılmanın yaşandığı an.

Dave Brubeck, Herbie Hancock ve Marian McPartland gibi piyano aristokrasisin en etkili isimlerinden oluşan jüri, finaldeki fiyaskoya rağmen Terrasson’u birinci ilan etmiş; hem de, daha sonra caz dünyasındaki seçkin yerini alacak olan Peter Martin‘in nefes kesici performansına rağmen…

Gerçi aklıma önce, 1991’de aynı yarışmaya giren Joshua Redman‘ın, kazanmamış olsaydı muhtemelen müziğe veda edip yaşamına avukat olarak devam edeceği beyanı geliyor. Sonra, müzikal yaşamında her şey yerli yerindeyken böyle bir yarışmadaki başarısızlığının Terrasson’u müzikten koparma ihtimalini düşünüyorum. Diğer kefeye, onun günümüze kadar sergilediği müzisyenlik seviyesini ve üretimini koyuyorum ve hal böyle olunca içimden jüriye de en iyi jüri ödülü vermek gelmiyor değil ama, yine de hiçbirimiz Martin’in yerinde olmak istemezdi.

Şimdilerde hakim pozisyonlarını bağımsız dijital plak şirketlerine bırakmış olsalar da, 90’lar dev şirketlerin kısmen de olsa büyük oynamaya devam ettiği yıllardı. Blue Note, genç yeteneğe olağan rakamın bir hayli üzerinde ücret önermiş ve Terrasson, arada başka şirketlerden albümler çıkarmışsa da diskografisinin tamamına yakınını yayınlatacağı plak şirketiyle anlaşmış.

Güzel bir yükseliş öyküsü, değil mi?

Blue Note’tan yayınladığı, kendi adını taşıyan ilk albümünün açılışı, aslında 27 yıldır sergilediği müzikal duruşun simgesi niteliğinde.

Amerikalı bir anne ve Fransız bir babanın oğlu olarak Berlin’de doğmuş, Paris’te büyümüş, kalfalık beratını Chicago’da kazanmış bir piyanistin ilk albümü için Parisien bir şarkı seçmesi kadar doğal ne olabilir ki?

Basta Ugonna Okeqwo ve davulda Leon Parker‘ın yer aldığı üçlü, Cole Porter mücevheri I Love Paris‘i, ritmik yapısını alışılmadık şekilde değiştirerek, armonik diziyi ters yüz ederek, tahmin edilemez yollara saparak icra ediyor. Terrasson, açılışı takip eden Just a Blues parçasına, bir öncekinin melodisini hatırlatarak başlıyor ve kendi deyimiyle, Amerika’da bir Fransız hüviyetindeki bir piyanistin blues formuna olan muazzam hakimiyetini sergiliyor.

İlk gençliğinde Paudras’nın tanıştırdığı ve detaylı şekilde etüd ettiğine emin olduğum Bud Powell’ın yerine, çalışında Ahmad Jamal‘in etkisini duymak ilginç. Ancak, dinlemeye devam ettikçe bu etkinin de efervesan nitelikte olduğunu ve Terrasson’un tuşesinin ve cümle yapısının kimselere benzemediğini fark ediyorsunuz.

Jacky Terrasson’un arkada bıraktığı 15 albüme baktığımızda, ilkindeki ekiple yaptığı Reach (1995), Smile (2002) ve Jazz Standard kulübünde canlı kaydedilmiş Alive (1998) albümlerinde olduğu üzere, akustik piyano üçlüsü formunda çalmayı sevdiğini görebiliyoruz. Into the Blue (2002), flütçü Emmanuel Pahud‘un ve Kindred (2001), vibrafoncu Stefon Harris‘ın trio forma eklendiği ortaklaşa albümler. Rendezvous (1997) ise Terrasson’u vokalist Cassandra Wilson ile bir araya getirmişti.

What It Is (1999) ve Gouache (2012) gibi nefeslilerin, vurmalıların hatta vokalin de yer aldığı, görece pop estetik motiflerinin baskın olduğu albümler de yayınlayan Terrasson’un, bana kalırsa, en güzel albümlerinden birisi, üflemeli çalgılar ustası Stéphane Belmondo ile düet albümü Mother (2016). Mirror (2007) ise Terrasson’un teknik yetkinliğini ve şaşırtıcı melodik buluşlarını cömertçe sergilediği solo albümü.

Jacky Terrrasson’un Blue Note Records’a geri döndüğü 2019 albümü, adını, müzisyenin yaşından almış. Vokal içerenleri saymazsak temelde trio formatındaki 53, biri hariç sanatçının bestelerini içeriyor. Albümlerinde yer yer kendi bestelerini çalmışsa da, daha ziyade standart repertuvarın şarkılarını kendine has yapıbozum tekniğiyle yorumlamaktaki başarısı ile takdir görmüş bir müzisyenin tümüyle kendi bestelerinden oluşan bir albüm yapması; albümde, sabit bir üçlü ile değil, farklı üçlülerle çalışmasına rağmen akışta bir kopukluğa sebep olmaksızın bir bütüncüllük yaratmış olması takdire şayan bir durum.

Ahmad Jamal’in Poinciana düzenlemesinden öykündüğü The Call, Keith Jarrett‘a adadığı Kiss Jannett for Me, annesi için yaptığı bestesi Resilience, Powellvari bebop Jump, sağlam adımlarla yürüyen Blues en Femmes Majeures başta olmak üzere Terrasson besteleri çok iyi kurgulanmış ve kusursuz şekilde icra edilmişler. Beni en çok etkileyenler ise, şaşırtıcı duruluktaki balad La part des anges ve en çok da Mozart’ın Re Minör Requiem eserinin Lacrimosa bölümünün solo yorumu.

Terrasson her ne kadar ününe ABD’de kavuşmuş, albümlerinin çoğunluğunu ABD menşeili plak şirketlerinden çıkarmış olsa da, kayıtlarının çoğunu Fransa’da yapmış, gruplarına ve albümlerine, genelde, memleketlilerini davet etmiş ve halen ülkesinde yaşayan bir piyanist. Çaldığını Avrupa cazı diye nitelendirmek mümkün olmasa da, çalışında bir Fransız dokunuşu olduğu aşikar. Hızını ve kontrollü keskinliğini aldığı Bud Powell, cümle anlayışını esinlendiği Ahmad Jamal olsa da, çalışında Ravel ya da Fauré gibi Fransız bestecilerden etkilendiği de net. Terrasson bir anlamda en Fransız Amerikalı ya da en Amerikalı Fransız. Siz seçin.

Jacky Terrasson 8 Ekim 2022 gecesi Yedikule Hisarı’nda sahne alacak. Bu yazının yazıldığı zamanda Türkiye’ye nasıl bir tertiple geleceği bilgisine erişememiştim. Ancak trio olarak gelecekse, biri hariç tümüyle kendi bestelerinden oluşan 53 albümünden örnekler çalacak olmaları muhtemel. Her ne formatta gelecek olursa olsun, Terrasson gibi tutarlı performansı olan önemli bir piyanisti canlı izlemenin cazseverleri mutlu edeceğine eminim.

*

Not: Jale Demirdöğen‘in yolu buraya düşerse, Terrasson’un Lacrimosa yorumuna ne diyeceğini merak ediyorum. Biz de onun her kitabını Lacrimosa ile bitirmesine öykünerek yazıyı bu yorumla kapatalım.

Turgay Yalçın

Yayın Yönetmeni. Müziksever. Yazar. Radyo Programcısı.

Turgay Yalçın 'in 55 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Turgay Yalçın ait tüm yazıları gör

2 thoughts on “Yedikule’de Bir Fransız: Jacky Terrasson

  • 3 Ekim, 2022 tarihinde, saat 19:02
    Permalink

    Turgay üstadım, Terrasson’u kalbinle dinleyip, bilginle yorumlamışsın. Kalemine sağlık.

    Yanıtla
    • 3 Ekim, 2022 tarihinde, saat 19:04
      Permalink

      Hakancım sağolasın. Frankofon dokunuşunu hep sevdim. Terrasson da o nefaseti, nezaketi üslubuna çok dengeli yedirmiş.
      Keşke Ankara’ya da gelse.
      Sevgiler

      Yanıtla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.