Türkiye’nin Pop Müziğine Ruhunu Üfleyen Adam: Onno Tunç

Beş yaşında piyano eğitimine başlayarak klasik Batı müziğine adım atmıştım. İlk birkaç yıl daha ziyade mevzuyu anlamaya çalışmakla geçmiş ancak ilkokulun ortalarında kafamı kaldırıp neler olup bittiğine bakma fırsatı bulabilmiştim. Neyse ki ailem ve bulunduğum çevre sayesinde müzik evreninin tek bir gezegenden ibaret olmadığını erkenden fark etmiş; başka gezegenlerde, oraların iklimine göre şekillenmiş farklı güzellikler olduğunu idrak edebilmiştim. Nitekim onun müziğiyle tanışmam da hayatımın keşfetme evresi diyebileceğim bu dönemde oldu. O yıllarda henüz internetin nimetlerinden mahrum bir acemi ergen olarak “aranjör” sözcüğünden haberdar oluşum bile hemen hemen aynı döneme rastlar.

Bir yandan klasik müzik devam ededursun, diğer taraftan klavyelere meraklı olduğum için okul çıkışı Sıraselviler’deki Güney İşhanı ile Şişhane’deki Aslan Han’a gidip ciğerci kedisi gibi mağaza mağaza dolaşarak yeni çıkan modelleri seyre dalıyor; harçlıklarımla aldığım kasetlerin kartonetlerinden sevip saydığım müzisyenlerin icralarını merak ve heyecanla takip ediyordum. Yaptığı düzenlemelerle ufkumu açarak bana eğitimini aldığım müzik dışında başka dünyaların kapılarını aralayan öncü müzisyenlerden biri de Onno Tunç’tu. O yıllarda henüz teori ve armoni bilgim yetersiz olduğu için teknik açıdan açıklayamasam da yaptığı işleri dinlerken bazı şeyler tanıdık geliyor, ortaya koyduğu sound çok hoşuma gidiyordu. İlk dinlediğim parçası hangisiydi doğrusu bugün hatırlamıyorum; muhtemelen 1980’lerde, henüz delibozuk bir oyun çocuğuyken farkında olmadan işittiğim bir Sezen Aksu parçasıydı. Bilinçli bir tercih ve beğeniyle dinlemeye ise 1990’ların ortasına doğru başladığımı söyleyebilirim.

Ne var ki şu an yazarken bile bir türlü gelmek istemediğim o gün gelip çatmış; 1996 yılının 14 Ocak günü elim bir uçak kazasıyla Onno Tunç aramızdan ayrılmıştı. Televizyondan kazanın haberini aldığım o anı unutamam. O güne kadar ailemde ve yakın çevremde kayıp yaşamamış, dolayısıyla ölümle adamakıllı yüzleşmemiş bir genç olarak ilk hissettiğim büyük bir şaşkınlıktı. Daha sonra bu duygu yerini kedere bırakmış, üstüme çöken ağırlık ve o karanlık ruh hâli birkaç gün devam etmişti.

Tabiatı gereği midir bilinmez, insan çoğu zaman bencilliğe meyleden bir varlıktır. Her ne kadar daha orta yaşın başlarında olan bir adamın yaşama veda etmesinin üzüntüsünü yüreğimde hissetsem de buna eşlik eden, bencilce bir düşüncenin de zihnimde dolaştığını itiraf etmeliyim. Zira artık günün birinde tanışabileceğim, belki birlikte bir kahve içip sohbet edebileceğim, en kötüsü de yeni çalışmalarını heyecanla takip edip feyz alabileceğim bir Onno Tunç yoktu artık. Şu hâlde yapılması gereken belliydi; yaşamın bu şaşmaz hakikati karşısında kıvranmak yerine, ardında bıraktığı kıymetli çalışmalara sahip çıkarak müziğini ve popüler müziğin Türkiye’deki gelişimine yaptığı katkıları gelecek kuşaklara aktarmak gerekiyordu.

Ben de öyle yaptım. Yaklaşık iki yıllık bir çalışmayla, besteci, aranjör ve icracı olarak imza attığı tüm işlerini sindire sindire dinleyip hatmettim. Bu, aynı zamanda yıllar sonra yazacağım kitap için amatörce de olsa bir ön hazırlık olmuştu benim için. Çünkü 2000’li yılların başlarına geldiğimizde, yapmayı planladığım çalışmalar arasına popüler Türk müziği üzerine kapsamlı bir araştırma da eklenmişti artık. İşte Onno Tunç’un müziğiyle tanışmam böyle bir atmosferde, özetlemeye çalıştığım koşullar içerisinde olmuştu. Bugün de bu satırları onun doğduğu semtten, amacına ulaşmış olmanın gönül rahatlığıyla yazıyorum.

20 Aralık 1949’da İstanbul’un Feriköy semtinde doğan Onno Tunç, müziğe küçük yaşlarda kilise korosunda başlamış. Lise çağlarında kurduğu Black Stones adlı müzik grubunun ardından 1965’te Üstün Poyraz Set Orkestrası ile bas gitarist olarak profesyonelliğe adım atmış. Yine bu dönemde, 1967’de, kendisinden çok şey öğreneceği Emin Fındıkoğlu’nun orkestrasında jazz’la tanışmış; ardından her ikisi de ilk gelişim döneminde pop müziğe önemli katkılar sağlamış olan Durul Gence ve Süheyl Denizci orkestralarında çalışarak deneyimini artırmış. Sonraki yıllarda kendisini öne çıkaracak olan aranjör kimliğiyle ise 1970’lerde adından söz ettirmeye başlıyor. Albümlerine emeği geçen kişiler arasında Özdemir Erdoğan, Tanju Okan, Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Nilüfer, Bülent Ortaçgil, Salim Dündar, Asu Maralman, Gülden Karaböcek ve Neco gibi pop müziğin önemli isimleri var. 1973’te The Bracelet/Melissa adlı, çalgısal olarak icra edilmiş parçalardan oluşan bir de kırkbeşlik çıkarmış Yonca Plak’tan.

1970’lerin ikinci yarısına geldiğimizde, uzun yıllar Türkiye için adeta hayat memat meselesi olma özelliğini koruyacak olan Eurovision macerasında da onun ismini görüyoruz. Yarışmanın Türkiye finallerinde besteci ve aranjör olarak yer alan Tunç, 1978 ve 1981 yıllarında da aranjör ve orkestra şefi sıfatıyla Türkiye’yi temsil ediyor. Nitekim sonradan birlikte önemli albümlere imza atacağı Sezen Aksu’yla tanışıp çalışmaya başlamaları da yine bu dönemde oluyor. İlk defa Aksu’nun Şan Tiyatrosu’ndaki programında birlikte çalışmaya başlayan ikilinin albüm bazında ortaklığı 1984 tarihli Sen Ağlama ile başlayıp 1991’de çıkan Gülümse albümüne kadar sürüyor. Daha ziyade Batıyı taklide dayalı çalışmalarla 1950’lerden itibaren çeşitli arayışlara sahne olan; ancak 1970’lerin ortasında yerel unsurlardan beslenmeye başlayan pop müziğin makamsal bir zemine oturarak kimliğinin oluştuğu 1980’lere imzasını atan isimlerden biri olan Onno Tunç’un Sezen Aksu’yla yaptığı bu çalışmalar, pop müziğin gelişim sürecinin kilometre taşları olmuştur.

1980’li yıllarda film müziklerine de imza atmış; 1986-1993 yılları arasında Aaahh Belinda, Yağmur Kaçakları, Rumuz Goncagül, Büyük Yalnızlık, Tersine Dünya, Eylül ve Dünden Sonra Yarından Önce filmlerinin müziklerini yapmıştır. Bülent Ortaçgil’den Okay Temiz’e, Nükhet Ruacan’dan MFÖ ve Mustafa Sandal’a dek farklı tarzlara sahip isimlerin albümlerinde bas gitar çalarak icracı yönüyle de zaman zaman adından söz ettirmiştir. 1990’lı yıllara gelindiğinde artık çoktan rüştünü ispatlamış, piyasanın en önemli aranjör ve bestecilerinden biri olarak büyük bir saygınlık kazanmış olan Tunç, bu dönemde Aksu’nun desteğiyle ilk albümlerini çıkaran Aşkın Nur Yengi, Harun Kolçak ve Levent Yüksel gibi daha sonradan pop müziğin önemli vokalleri arasına girecek olan genç isimlerle çalışmıştır. Ezcümle son güne kadar müzikle yatıp kalkmış; kırk yedi yıllık ömrüne, adından uzun yıllar bahsettirecek ve müziğin bambaşka bir yere gittiği günümüzde genç kuşakların bile kendisini saygıyla andıkları nitelikli işler sığdırmıştır.

Türkiye’de popüler müziğin seyrine yön vermiş birkaç müzisyenden biri olan Onno Tunç’un vefatının üzerinden yirmi yedi yıl geçti. Yazmaktan ve var olan değerleri koruyup saklamaktan delicesine imtina eden bir zihniyetin yaygın olduğu Türk toplumunda; Tunç veya diğer kıymetli şahsiyetler adına, yaptıkları işlerin mahiyetini hakkıyla ortaya koyan ve onları nesnel bir şekilde anlatan çalışmalar yapılmasını beklemenin beyhude bir çaba olduğunun farkındayım. Ne var ki bugün elimizde yaşamına, bilhassa da beslendiği kaynaklara, alaylı ve didaktik de olsa nasıl bir eğitimden geçtiğine, müziğe ve sanata yaklaşımına ilişkin ip uçları verebilecek, özet niteliğinde bir biyografi dahi yok. Yedi yıl önce çıkan, kendisine ithaf ettiğim Türkiye’nin Pop Müziği adlı kitabımın kapağında kullanmak için fotoğrafının yüksek çözünürlüklü bir kopyasını yana yakıla aramama rağmen elim boş döndüğümde durumun vahametini bir kez daha görmüştüm.

Elbette vefat etmiş bir müzisyeni zihinlerde ve gönüllerde yaşatmanın en anlamlı, en direkt yolu onun müziğini seslendirmeye devam etmektir. Türkiye’de çoğunlukla hangi kaygılarla ve niyetle, nasıl yapıldığını bilmekle birlikte bu tarz çalışmalara bir itirazım yok. Fakat biliyorum ki bir müzisyeni sadece müziğini icra ederek hakkıyla anlatmak mümkün değil. Hayatının köşe taşlarını, eğitimini, müziğe bakış açısını, beklentilerini, kariyerindeki değişim evrelerini, müzik dışı konulardaki fikirlerini (eldeki malzemenin imkânları ölçüsünde) ve gerektiği kadarıyla özel yaşamını ortaya koyarak onu her şeyden önce bir insan olarak görünür ve ulaşılabilir kılmanın, anlaşılabilmesi açısından elzem olduğu kanaatindeyim. Müziği sadece kulağına gelen birtakım sesler üzerinden hoş vakit geçirme aracı olarak görmeyen herkesin de az çok buna katılacağını düşünüyorum.

Aradan geçen yirmi yedi yıl içinde, özellikle benim kuşağım ve bizden önceki kuşaklar adına söyleyebilirim ki çoğu müzisyen için Onno Tunç hâlâ “efsane müzisyen” sıfatıyla anılan birkaç isimden biri olmaya devam ediyor. Müzisyen kimliği ve yaptığı işler açısından bakıldığında bu yaklaşım oldukça makûl ve anlaşılır. Fakat benim de bulunduğum çeşitli ortamlarda dönen pek çok sohbette, müziğin geldiği noktadan yakınanların hep bir ağızdan söyledikleri “Onno yaşasa müzik böyle mi olurdu!” gibi afaki bir sözü defalarca işittim. Tam da yukarıda bahsettiğim şeyi daha iyi anlatabilmek adına verdiğim bu örnekte, yaptığı işlerden dolayı hayranlık duyulan bir müzisyen, gerçeklikten kopuk biçimde bir “süper kahraman” hâline getiriliyordu. Oysa müzik, tarihin hiçbir döneminde çağın siyasi ve toplumsal koşullarından bağımsız, birkaç müzisyenin hudayinabit birtakım fikir ve yönelimleri istikametinde birdenbire değişmemiştir. Önce yavaş yavaş şartlar olgunlaşmış, sonra da yetenekli, öngörü sahibi, öncü diyebileceğimiz müzisyenler sayesinde su akıp yolunu bulmuştur. Popüler müzik tarihi açısından bakıldığında ise endüstrinin gelişmesi ve oyuna başka yön vericilerin girmesiyle bu süreç daha da çetrefilli bir hâl almıştır. Nitekim Türkiye’nin popüler müziğinde olan da buydu.

Başlığa bakarak vefatının yıl dönümünde Onno Tunç’a methiyeler düzen bir yazı beklentisi içine giren okurları hayal kırıklığına uğratmanın hafif bir mahcubiyetini yaşasam da birinin bu hususlara kısaca temas etmesi gerekiyordu. Onun, makamsal ezgilerin dokusunu zedelemeyen zengin armoni dilinden; her bir çalgıyı renklerini kaybetmeden eşleştirebilen enstrumantasyon anlayışından; parçanın çapına uygun, vokalin hareket alanını ihlâl etmeyen orkestrasyonundan da bir başka yazıda bahsederiz artık.

Tavsiyem odur ki bu yazıyı okuduktan sonra şöyle keyifli bir Onno Tunç düzenlemesi ya da bestesi açıp dinleyin. Müziği, müzisyeni anlamak önemli ve gerekliyse de onun hazzına varmak sadece dinleyerek olur. Ve tabii yalnız doğum/ölüm yıl dönümlerinde veya yakındığınızda değil her dinlediğinizde anın onu. Hele bir de yolunuz düşer, Şişli Ermeni Mezarlığı’nın civarından geçerken meşrebinizce yad edip bir selâm verirseniz şahane olur.

Daha önceki çalışmalarımda kendisinden ve müziğinden bahsetmiş olsam da kişisel tonumu duyurma hakkım olmadığı için görüşlerime yer verememiştim. O nedenle biraz geç kalmış olan bu yazıyla içimde kalanları da söylemek istedim.

Benim ve benim gibi birçok gencin ufkunu açıp müzisyen kahramanlarımızdan biri olduğun ve bu memleketin müziğine yaptığın katkılar için teşekkürler Onno Tunç. Gitmesen, biraz daha bizimle kalsan güzel olurdu elbet; fakat malûm, emir büyük yerden. O yüzden bu yazı ne inkâr, ne itiraf, yalnızca tüm erken vedalar için bir sitem…

Uğur Küçükkaplan’ın Dark Blue Notes’daki yazıları BURADA.

Uğur Küçükkaplan’ın kitaplarını Ayrıntı’dan edinebilirsiniz.

Uğur Küçükkaplan

Müzikolog, piyanist ve müzik eğitimcisi. Arabesk, Türkiye'nin Pop Müziği ve Türk Beşleri isimli üç kitabı yayımlandı.

Uğur Küçükkaplan 'in 17 yazısı var ve artmaya devam ediyor.. Uğur Küçükkaplan ait tüm yazıları gör

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir